şükela:  tümü | bugün soru sor
140 entry daha
  • pazartesi asla gelmeyecek

    albüm kritiği yazmak ne adetimdir, ne de becerebildiğim bir şey; ancak yine de merhumun vefatının ardından birkaç şey karalamadan duramayacağımı anladım. blackstar'ın piyasaya sürüldüğü gün lennyleonard'la laf arasında "david bowie daha ne kadar yaşar?" geyiği çevirmiştik. ben kendisinin daha uzun yıllar yaşayacağından emindim ve hatta yanlış hatırlamıyorsam "ohoo, o herif ikimizi de gömer" minvalinde bir şeyler de gevelemiştim.* iddiamın kökeninde bowie'nin dünyamıza ait olmadığına dair tutunduğum saplantılı bir inanış yatmaktaydı. iki gün sonra ölüm haberini aldığım(ız)daysa geçirdiğim şok, haberin kendisinden ziyade bu inanışımın sarsılışıyla ilintili oldu. ölümünü müteakip günlerde bunun üzerine biraz daha kafa yorma fırsatı buldum. bowie karakterlerini öylesine iyi oynuyordu ve bizler üzerinde öyle derin bir etki bırakıyordu ki, kendini bildi bileli her türlü batıl inanışı yadırgayan benim gibi birisini dahi uzaylı olabileceği illüzyonuna kaptırmayı başarmıştı. hiç değilse böylesi hoşuma gidiyordu.

    ölümle yüzleşmek, mütemadiyen içimi kemiren bir mesele. bir sanatçının bu vaziyet içerisindeyken metanetle üretimini sürdürmesini, ve dahası, ortaya bu denli harikulade bir eser koymasınıysa havsalam bir türlü almıyor. bowie çok az vakti kaldığının farkındaydı ve ölümü karşılamadan evvel, son bir persona* daha yaratmayı seçti. gelgelelim bu sonuncusunu diğerleri**** gibi sahnede sergileme fırsatına sahip olamayacağını biliyordu. sanırım diğer tüm albümlerinin aksine, kapakta bowie'nin kendisi yerine kara bir yıldızla karşılaşmamızı da bununla ilişkilendirebiliriz. aynı zamanda, albümün yankı bulduğu zamanlarda hayatta olmayacağı öngörüsü de muhtemelen fotoğraf-sembol ikamesinin gerçekleşmesinde bir diğer etmen. peki sanatçının alışılageldik köşesinde karşımıza çıkan bu kara yıldızı nasıl yorumlamalı, hangi düzleme oturtmalı?

    "something happened on the day he died
    spirit rose a metre and stepped aside
    somebody else took his place, and bravely cried
    (i’m a blackstar, i’m a blackstar)"

    albümün aynı adlı açılış ağıtında karşımıza çıkan bu dizeler, blackstar'ın diğer tüm bowie personalarının aksine bu hayata değil, bir sonrakine ait olduğunu ima eder gibi. zaten -her ne kadar bunu şimdi söylemek cevap anahtarı üzerinden test çözmeye benzese de- ölüm teması albüm boyunca kendisini fazlasıyla hissettiriyor. lazarus'a (artık) cennette olduğunu müjdeleyerek başlıyor bowie, dollar days'de "i'm dying to..." dizesini dinleyiciyi işkillendirecek kadar sıkça yineliyor (ki burada çaktırmadan "i'm dying, too" mesajı verildiği de söylenebilir), perdeyi kapattığı i can't give everything away'deyse bir cenaze tablosu çiziyor, tabii bu arada son mesajını iletmekten de geri durmuyor: henüz dünyaya vermek istediği çok şey vardı...

    bowie'nin ölüme bakış açısınıysa albümün içerisine serpiştirdiği çeşitli ipuçlarıyla kavramak mümkün. misal yine i can't give everything away, a new career in a new town'daki armonika tınısıyla açılıyor. az önce bahsettiğim cenaze tasvirinin ikinci dizesindeki* pulse, bir döngüyü ifade ediyor. lazarus'ta kurtuluş ve özgürlüğe kavuşma teması hakim (charles bukowski'nin bluebird şiirine* de bir gönderme mevcut); öte yandan lazarus'un hıristiyanlıkta, ölümünün ardından isa tarafından yaşama geri döndürülen bir karakter olarak yer aldığını biliyoruz. tüm bunlar bize, bowie'nin ölümü bir sondan ziyade yeni bir başlangıç olarak gördüğünü, ya da en azından görmek istediğini anlatıyor. bu noktada kendisinin budizme duyduğu yakınlığı anımsatmak da yerinde olabilir.

    bir bowie albümünden beklenmeyecek derecede karanlık temalar barındıran blackstar, müzikalite açısından da dinleyiciyi ters köşeye yatırmayı başarıyor. albümde ağırlığını en fazla hissettiren enstrüman, donny mccaslin'in saksafonu. bu sayede caz temaları öylesine ağır basıyor ki, denklemin rock kısmını unutuverdiğiniz anlar oluyor. david bowie'nin kırk yıllık prodüktörü tony visconti, bunun sebebini şöyle izah ediyor: "(albümü yaparken) fazlasıyla kendrick lamar dinledik. rock 'n' roll çizgisinden mümkün olduğunca çıkmak istedik." burada ufak bir not düşmek gerekirse, visconti'nin kendrick lamar ile ifade ettiği, kanımca 2015'in açık ara en iyisi olan to pimp a butterfly albümü. neden to pimp a butterfly? çünkü kendrick lamar, bu albümle rap'i alışılageldik çizgisinden çıkararak onu funk başta olmak üzere birçok janr ile zenginleştirdi ve bu sayede bir anlamda siyahi müziğinin rotasını yeniden (hem müzikal, hem de içeriksel anlamda) kökenine çevirmesine yardımcı oldu. david bowie de blackstar'da buna benzer bir çaba içerisine giriyor ve son derece deneysel, caz ile harmanlanmış bir art rock sound'u yaratıyor. ortaya çıkan sonuçsa fazlasıyla tatmin edici: kırk iki dakika boyunca ne karakterinden ödün veren, ne de tekdüzeliğin girdabında boğulan bir gürültü silsilesiyle karşı karşıyayız.

    lafı daha fazla uzatmadan albümün beni en fazla etkileyen dizesini ve bunun sebebini açıklayayak bitireyim: girl loves me'de bowie, defaatle "where the fuck did monday go?" diye soruyor. aramızdan bir pazar günü ayrıldığını ve ardından gelen pazartesiyi görme şansını bulamadığını hesaba kattığımda, bu soruyu bilinçli bir şekilde sorduğu ihtimalini aklıma getiriyor ve istemsizce gülümsüyorum.
20 entry daha