şükela:  tümü | bugün
  • tarık akan ve zeliha berksoyun başrollerinde oynadığı 1989 irfan tözüm filmi..

    --- spoiler ---
    tarık akan ve zeliha berksoy 68 kuşağından evli bir çifttir..filmde 78 senesinde evli olan kıt kanaat geçinen ama entellektüelliği tavana vurmuş bir tarık akan ve ev işlerinden bunalan daralan ve kendini kaybeden(neydim nasıl bu hale geldim karmaşası içinde olan) bir zeliha berksoy görürüz..aynı sene çıktıkları bir tatil sonrasında ayrılmaya karar veren çiftin aynı zamanda ara ara 88 yılı görüntüleri de verilmiş..
    10 sene içinde çok şey değişmiş olarak,zengin bir prof olan tarık akan ve onu asiste eden(flirtive durumlarda var)kızla,eski eşi coquette olmuş zeliha berksoy bir şekilde barda karşılaşırlar..
    bu çiçek çocukların geçirdikleri dejenerasyonu anlatması bakımından
    güzel bir film olabilecekken bazı diyaloglarla,o heryerde görünen tuhaf adamın gereksizliğiyle maalesef aralarda kalmıştır..
    --- spoiler ---
  • bir allegori bombardımanı olan filmdir.
    soyle ki:

    68 kusagının devrim hayalleri nasıl umutla ve heyecanla dolu bir bilinmezlikti, tıpkı yeni evli bir çiftin ilk günleri gibi.
    78 kusagiysa her seyi daha profesyonel, daha bilerek, ama daha acı cekerek, yıpranarak, ayrılarak, birbirini kırarak yaşıyordu, tıpkı evliliğinin son demlerinde, ayrılmak üzere olan, aynı evde görünse de birbirini kırmaktan vazgeçemeyen 10 yıllık evli bir çift gibi. birbirlerini sevseler de bir arada yaşayamıyorlardı.
    88'deyse yıkımın gerisinde çok şey kalmamıştı artık. bitmiş evlilik, bitmiş hayaller gibiydi. o eski ömür boyu sürecek evlilik hayalleri (devrim hayalleri) bitmiş, yerine sadece eski anılar ve gündelik ilişkiler kalmıştı.

    hatta 68 kusagi icin muthis bir simge olan komer in arabasi, 88'de bir bar dekoruydu.

    devrimci ciftimizin cocukları, tıpkı tum kusakdasları gibi ne arabayı, ne robert william komeri duymamıştı bile.
  • 68 kuşağını yaşamış pek çok kişideki dejenerasyonu gayet iyi anlatmış sağlam bir filmdir kanımca. döneminin ateşli solcularının büyük bir kısmı siyasetten kaçar apolitik olmuş, bir kısmı sağcı azınlıkdaki kısım da fikren solcu olarak kalabilmiş ama çoğunluk çıkarlarına yenik düşmüştür

    (bkz: tarık akan) ve (bkz: zeliha berksoy)un oyunculukları cidden vay be dedirten cinstendir ve film kukla ibiş gibi pek çok sembolle doludur.
  • hakikaten çok enteresan bir film. resmen solculara giydirmişler, aslında türkiyedeki sol zihniyetin neden başarısız olduğunu yüze vuran bir film. bizim solcular hep ağızda maalesef. uygulamada faşistlerden beter olduklarını biliyoruz. 68 kuşağını tabii ki böyle basitçe eleştiremeyiz, aralarında çok değerli insanlar vardı ama toplumla bütünleşme konusunda yaşanan sıkıntılardan ötürü bugünkü rezil türkiyeyle baş başa kaldık. konu çok derin, filmde de çok kabaca değiniliyor zaten ama bu konuda çok daha iyi filmler üretilebilmeliydi zira 12 eylül ve çakma solcuların ortaya çıkışı ile birlikte türkiye çağın dışına itilmiş ve birbirini sevmeyen kast sistemine benzer bir yapı oluşmuştur. sırf bu konu çokça filme girdi olmalı. fakat ikili oyunlar filmini bile tesadüfen kendi imkanlarımla izleyebilmişken, bıyıksız tarık akan filmleri defalarca tvde gösterilirken bu filme hiç ama hiç denk gelmemiş olmam da filmin tvde gösterimini engelleyenler olduğunu düşündürmekte. bu nedenle bu tarz konulu filmler hem bütçe sorunu yaşıyor hem de oynayacak oyuncu bile bulmayı zorlaştırıyor gibi düşünmeme de neden oluyor. yumurta tavuk muhabbeti gibi oldu fakat bu ülke böyle işte.

    konu çok güzel iken, ben oyunculukları çok beğenmedim. tarık akana hastayımdır ama bu filmde olmamış gibi zira senaryo da konunun gerisindeydi bence, bu da performansları etkiledi. kim bilir ne sıkıntılar içinde çekildi film bu yüzden üstüne gitmiyorum.

    bulutlar oynar oynaşır türküsünü de ciğerimize yapıştırdı film.
  • sol, 68'liler, 70'ler, darbe, üniversite, 80'ler, türkiye... olmuşuna olmamışına bakmadan tarık abiyi özlemle andığım bir filmdir. sözü, bestesi bora ebeoğlu'na ait aşk güzel şeydir adlı şarkının müziği de 89 yapımlı bu filme ve elbet tarık abiye pek yakışmıştır. izleyiniz, bu rant ve sadaka düzenine kolay gelmediğimizi görmek ve toplumsal savrulmalara tekrar, içeriden bir gözle bakmak için.

    özlemle..
  • bilgesu erenus’un aynı adlı tiyatro oyunundan yazarın kendisi tarafından senaryolaştırılan, zeliha berksoy ve tarık akan’ın başrollerde oynadığı irfan tözüm filmi olan ‘ikili oyunlar’, 1989 yapımı kayda değer bir filmdir. filmde nur ve erol’un çıkmaza giren evlilikleri, 68 kuşağının coşkusuzlaşan yaşamıyla karşımıza çıkar. filmin başında mutsuz baba ve koca figürü erol, mutfakta yaşamının anlamsızlığını sorgulayan ve yedinci sigarasını içerken kocasıyla iletişimi anlamsız bulan yorgun ‘kadın’ ve ‘anne’ figürü ‘nur’ olarak çıkar. 68’den 78’e sokağın hareketliliği ve siyasal eylemler değişkenlik kazanmamış olsa da görevler, ödevler ve aile kavramı karı-koca için başlı başına bir boşluk halini almıştır. bankacı nur, iş yaşamının ödevleri ve evdeki ‘kadın’lık hallerine dair büyük bir bunalmışlık içindedir. erol, kendince ödün vermediği siyasal tutumuna karşın edilgenleşmenin ve örgütsüzleşmenin açmazları içindeki akademisyen olarak izleyiciye aktarılır. film boyunca iç konuşmalar iki tarafın (karı-kocanın) sevgilerini taşıyamaz hale geldiklerini de ortaya koyar. ilişkileri türkiye’nin 78’li yıllardaki politik açmazları ve çelişkilerinin yansımasıdır bir açıdan. erol’un tüm çaresizce ilişkilerini kurtarma çabası giderek anlamsız bir monologa dönüşür aralarında.

    yola çıkış, tatilde evliliklerini değerlendirme çabasına karşın nur’un otobüsü aniden durdurarak tarihsel kalıntılar ortasında anlamsızca yürümesi, kocasının onun çaresizliğini kavrama çabası filmin siyasal atmosferiyle birlikte aktarılır. kentten uzak kalıntıların yanı başında kamp kurarlar, annelerinin çantalarına yerleştirdiği, yerleşik ve kurumsal ilişkilerini yansıtan tüm ev eşyaları öfkeyle çıkarılır, sistemin yarattığı tüm bağımlılıklarla öfkeli bir hesaplaşma başlamıştır bu andan itibaren. dağılmış hayatlarını toplamak mümkün değildir geldikleri bu kamp yerinde. kadının filmde sıklıkla kurduğu şu cümle bir özet gibidir bu iletişimsizliği özetleyen: ‘o ve ben 68 kuşağının cesetleriyiz.’ televizyonun etki alanından dört yıl uzak kalmak isterken eve giren televizyon, kuklalaştıklarının itirafı, ideallerin ve ütopyanın yitimi kamptaki bu iletişim kurma mücadelesi ve tatmin etmeyen cinsellik girişimiyle beraber oğulları ozan’ın kuklası ‘ibiş’in diliyle aktarılır ikisi tarafından. ayrılmaları gerekmektedir, tüm sevgilerine rağmen tükenmişi sürdürmenin anlamı yoktur. bir didişmeye, anlaşamama haline dönen kampta ibiş’in ağzından 68’den 78’e türkiye coğrafyasının siyasal vicdanı yeniden canlanır. nur ve erol’un anımsadıkları her olay, geçmişin politik dayanışmasının izlerini taşır. grevler, eylemler, umut, toplumsal gelecek düşü.

    tatile çıkışlarının ardından sorgulama ve hesaplaşmanın keskinleştiğini, nur’un hem kendi içindeki yabancılaşmaya hem de süre giden aydın yozlaşması veya kirlenmesine öfkesine tanık olur izleyici. tatile çıkmadan birkaç gün önce elindeki çöplerle çöp tenekesinin yanına oturan ve ülkedeki leş ve çöp yığınlarının bir parçası olduğunu düşünür nur. otobüsten inip öfkeyle tapınağın yanından ilerlerken erol’a söylediği şu sözler de çarpıcıdır:
    ‘sabah gazeteleri okumazsam kimse öldürülmeyecek. akşam kahvesi, haberler, yapışkan suretler ekranda, hangisi üzerimizde kalacak belli değil.’

    kampa getirilen nesneler de dikkat çekicidir. çantadan saatli maarif takvimi, limon sıkacağı, çalar saat, faraş, şamdan çıkar. önce şaşkınlık ve öfkeyle reddedilen nesneler ardından çadırın kurulmasıyla evdeki düzenin burada da oluşturulmasıyla yerini alır masada, ağaçta ve çadırda. yerleşiklik halinden kurtulamaz ikisi de, küçük burjuva aydının hesaplaşması o değerleri terk etmek anlamına gelemez bir türlü. nur’un kadınlık kimliğini sorguladığı diyaloglar bir pazarlık üzerine şekillenmiş evliliğin itiraflarını da beraberinden getirir. nur, ‘ev sahibinin banka hesabını çoğaltmak için mi geldim dünyaya’’ sorusunu sorar erol’a. erol’un ‘ev çöker senin getirdiğin olmasa.’ sözü aslında çoktan kurumsallaşmış birlikteliğin bir şirkete dönüştüğünü de göstermektedir. nur’un ifadesiyle ‘sahte değerler ülkesinde’ evlilik de aynı yapaylaşmanın ürünüdür. kadının çalışmasının kapitalist üretim sürecinde ucuz, uysal işgücü yaratmak adına ikinci savaştan bu yana var olan bir numara olduğunu da söyler nur bu öfkeli seslenişi sürecinde.

    yıllar sonra komer’in arabası adlı barda (68 kuşağı için önemli bir politik simgeyken bir bardaki ‘imaj’ a döner.) karşılarına çıkan adamın tekrar eden repliği tüm bu yozlaşan aydını vicdanına çağırma çabası gibidir. 88’li yıllarda ideallerini yitirmiş 68’li kuşağın uğrak yeri olan barda adam nur’a şu soruyu sorar: yüzünüz sizin mi’’ yitirilen yüzler, geçmişe yapılan bir dizi güzelleme ve anımsamanın ötesine gitmeyen ütopyasızlaşmış bir ‘68’lilik olarak yansır izleyiciye. oğulları ozan, yeni kuşağın tüm bağsızlıklarıyla karşımıza çıkarken ‘68’lilik üzerine söylenenler ötesinde her biri sisteme uyum sağlamış, ‘aslında biz de pavlov’un köpeği değiliz’ ezberinden öteye gitmeyen kuklalaşmanın içindedir. 70’lerde silahlı eylemi tek çözüm olarak öngören taner, sanayicidir 80’lerin sonunda. doğu bloku’nun dağılmasına dair saptaması ‘aslında en iyi sistem kapitalizm.’ savunmasıyla yozlaşmışlığı somutlar. unutma isteği, belleksizleşme ‘komer’in arabası’ (barın içindeki kamyon simgesi) önündeki geçmişi parça parça anımsama girişimine rağmen egemendir her biri için. taner’in isteğiyle erol bir vakıf üniversitesinde çalışmaya başlamıştır. bankada çalışan reyzan ve şükran’ın derneklerde toplumsal duyarlılık adına çalışma isteğini nur’a belirtmesi bardaki günah çıkarma ayinlerinin bir parçası gibidir. cezaevindeki tuğrul anımsanır ara sıra, hatta filmin sonlarına doğru herbiri lüks bir lokantada cezaevindeki arkadaşlarına göndermek üzere peçeteye aklından geçenleri yazarlar. kadeh kaldırarak ‘aslında pavlov’un köpeği değiliz.’ diyerek ayağa kalkarlar tüm bu yozlaşmış aydın tipinin ironik halleriyle. erol’un peçeteye yazdığı cümle de önemlidir elbette: ‘özür dilerim.’

    nur’un kamptaki hesaplaşması sırasında söylediği bir iki söz yitik ve değersizleşmiş bir kuşağın üyelerine dair önemli bir eleştiri de sayılabilir:

    ‘sürüngenler ülkesinde yaşadığımızı nasıl unutabilirsin?’
    ‘düzenin sorumlusu değiliz biz, elimizde tef, ağzımızda düdük kışkırtıp duruyoruz kuklaları. belki de çoktan kuklalaştık biz.’ikili oyunlar hakkında bir inceleme
  • tanrı öldü, marx öldü ve ben kendimi hiç iyi hissetmiyorum gibi bir repliği; postaljik toplum gibi manidar bir benzetmeyi içinde barındıran filmdir ayrıyeten.

    uyarlandığı eserden kaynaklansa gerek, kitabi ve ironik bir dil filme fazlasıyla sinmiştir. sentetik diyaloglarının verebileceği rahatsızlık bir yana bırakılacak olursa, türk sinemasının bir geçişle ve bir kuşakla en dolaysız şekilde yüzleştiği filmlerden biri denebilir. seviyorum irfan tözüm'ün filmlerini.
  • sözlük sayesinde haberdar olduğum, beni allak bullak eden film.

    bittiğinde, jenerik yazıları akarken kala kaldım. bugüne kadar hiç bu denli etkileyici bir senaryoyla karşılaşmamıştım. bu film neden hiç duyulmamış bilemiyorum. fakat bilgesu erenus'un kaleminin ne denli güçlü olduğunu gördüm. ve keşke başka senaryolar da yazsaydı.

    filmdeki birçok sembolik öğe, sinema sanatının etkileyici bir başyapıta dönüşmesini sağlamış. bu sinema dilini sevdim ben. hem ironik hem de zekice. öyle bir sinema dili ki bu, film bittikten sonra kalakaldığınız çomar cumhuriyetindeki gerçeklere döndüğünüzde, bir nebze aydınlanmış zihninizi terk etmek zorunda kalmış olmak sizi üzüyor. tüm kanatları açılmış üst bilinciniz dumura uğruyor bir anda. nereden nereye geldik diye sorguluyorsunuz acı acı. tıpkı bu filmdeki karı koca gibi.

    yıkılan, yitip giden, amaçlanan fakat bir türlü yapılamayan tüm güzel şeylerin üstüne kadeh kaldırıyorsunuz anca. tıpkı filmdeki karakterler gibi.