şükela:  tümü | bugün
  • bu konu ile ilgili ayşe düzkan'ın harika bir yazısı var. bu kadın akademik takılmıyor, terimlere boğulmuyor ya bayılıyorum. somut örnekler ve argo sosu ile keyifle okuduğum bir yazı..

    kadın kurdu kadınlar / ayşe düzkan

    yıllar yıllar önce, feminizm tartışmalarının yeni başladığı zamanlardı. hatırlayanlar vardır. o ara habire panel yapılırdı. o
    panellerden birinde, yazar bir ağabeyimiz konuşmacıydı; fakat sizden maddeci olmasın, nasıl marksist, nasıl marksist; kimsenin akıl edemediği bir cevabı akıl etmiş olmanın gururu içinde, "madem evlilik bu kadar kötü, bu kadınlar niye evleniyorlar?" diye sormuş ve bir başka yazardan cevabını almıştı, "çok güzel bir soru, insanın aklına başka bir soruyu getiriyor. bu işçiler sömürüldüklerinin farkında oldukları halde neden işe giriyorlar acaba?"

    çok basit gibi görünen bu tartışma modern zamanları anlamanın bütün temel ipuçlarını veriyor bize aslında, emek artık "özgür", kimse kimseye kölelik etmek zorunda değil, ancak çoğunluk çalışma ve ücret koşulları ne olursa olsun çalışmak zorunda; aksi halde aç kalıyorlar. yani bu "özgürlük", tercih hakkı, açlıkla ağır sömürü koşulları arasında oluyor.

    bugün kadınların bir kısmı da "özgür" hakikaten. koca diye evlendikleri puştlarla yaşamak zorunda değiller, bunun karşılığında
    daha yoksul hayatlara razı olabilir, çocuklarını istedikleri okullarda okutmayabilir, yalnızlığa mahkum olabilirler. bu durumu o
    kadınların özgür iradesi olarak "okumak" ya liberalizmin ne olduğunu okumamak anlamına gelir ya da kadın düşmanlığının belirtisidir. bu noktada bir gözlemimi paylaşmak isterim. kadın düşmanlığı kadınlar arasında sanıldığından yaygın. özelllikle hayatlarını kadınlık kaderlerini değiştirmeye adamış, okumuş yazmış kadınlar kaderlerine itiraz etmeyen kadınlarla farklarını vurgulamak konusunda pek titiz oluyor ve bu da kadın düşmanlığı şeklinde tezahür ediyor.

    bunların aklıma gelmesinin sebebi, nuray mert'in 24 ocak salı günü radikal'de çıkan "kendisinin düşmanı kadınlar" adlı yazısı. linkini veriyorum isterseniz tamamını okuyun; www.radikal.com.tr, ben zaten bellli kısımlarını alıntılayacağım:

    "gazetemizin dördüncü sayfasında 'yatağımdaki düşman' başlıklı bir dizi var, ilk bölümde kadınlar anlatıyordu, ister istemez kulak misafiri oldum. yok, dizinin teması olan evlilik sorunlarına ilişkin fikir yürütmeye kalkmayacağım. bir süredir, ortalığı kasıp kavuran, 'kadına karşı şiddet' furyası olmasa, bu konuya hiç girmeyeceğim. ama, bir yandan, 'ben de dayak yedim' itirafları devam ediyor, bir yanda, bizim gazeteyi açıyorum, meslek sahibi, okumuş yazmış kadınlar, kocalarını ellerinde tutmak için ne çileler döküyorlar şeklinde hikâyeler gözüme çarpıyor. daha fazla dayanamadım.

    öteden beri, kadın dergilerinde bu tür hikâyelere sıkça rastlıyoruz. bir bakıyorsunuz, 35 yaşında iyi para kazanan, iyi eğitim görmüş bir kadın kocasından beş senedir dayak yiyor, öbürü aldatılıyor, sineye çekiyor veya estetik operasyonla başlayan yarışlara giriyor. doğrusu bana hepsi inanılmaz, inanılırsa da feci asap bozucu geliyor. yok, adamlara değil, en başta ve en çok, bu muameleye maruz kalıp, bir şekilde sinip oturan, fırsat bulunca da bunu toplumsal sorun haline getiren kadınlara kızıyorum. en çok onlara kızıyorum, çünkü hemcinslerim olarak utanç verici davranıyorlar."

    "kadına karşı şiddet" furyası derken mert tam olarak ne kastediyor anlamak zor ancak aklımıza gelen bütün ihtimaller utanç verici; acaba nuray mert doğan grubunun bu konudaki kampanyasını mı kastediyor? konu onun gündemine nihayet, nasıl girdi acaba? töre cinayetlerinin gündemleştirilmesinden sonra olmasın? sonra furya kelimesindeki aşağılayıcı anlam. belki de yapay bir fırtınanın ima edilişi... ve en utanç verici olan; bir ezme ezilme ilişkisinin karşısında ezeni
    değil, ezileni suçlu bulmak. tabii canım, şu kadınlar da az onur sahibi olsalar ya. güzel türkçemizde bekâra koca boşamanın kolaylığı terimiyle çok güzel açıklanabilecek bir ruh ve düşünce hali. ama daha önemlisi toplumun nasıl bir örgü olduğunun kavranması konusunda açık bir yetersizlik.bu yetersizliğe nuray mert'in "solcu" yazılarında da rastlıyoruz; kendisi, sizin de dikkatinizi çekmiştir, marksizmin böyle feminizm/kadın düşmanlığı falan gibi, bütün -şükür ki- arkaikleşmiş geyiklerini benimsemekle birlikte, devrimci bir yenilenme konusundaki en özgün ve "faydalı" yaklaşımını dışlar. kendisiyle yıllar önce pazartesi için bir röportaj yapmıştım, sınıf meselesine değindiği için pek solcu göründüğü zamanlardı, "bu işlerin çözümü ne" diye sorduğumda "zenginlerin paylaşması" falan gibi önerilerini dillendirmişti ve ona "sınıf"a ne önerdiğini sorduğumu anlatmam epey zaman almıştı ve bunu anlattığımda da somut bir cevap alamamıştım. yazılarında da bunu görürsünüz, ezilenler ne yapsın konusuna bir türlü gelmez çünkü onlarla değil ezenlerle özdeşleşir.

    devam edelim:

    "bu kadınların, (belli ki kendi hayatlarını dolduran fakat) incir çekirdeğini doldurmayacak hikâyelerini, toplumsal soruna çevirmenin bedelini gerçekten ezilen, sömürülen, her türlü haksızlığa maruz kalan kesimlerin kadınları ödüyor. şöyle ki, her kadının sızlanması aynı ölçüde 'sorun' seviyesine yükseltildiği için, gerçekten ezilen ve buna karşı çıkma şansı olmayan kadınların sorunları bir şekilde gölgeleniyor. hatta, belki doğallaşıyor. koskoca doktor bir hanım aldatıldıktan, kocasını ağlayarak uğurlayıp, falcı büyücü peşinde dolaştıktan sonra, venüs gibi kızlar bir temiz dövüldükten sonra,
    temizlikçi kadının çektikleri görece hafif kalıyor, sorun 'kadın olmak'mış gerisi, çeşitlemeymiş gibi görünüyor."

    yoksul denince akla temizlikçi kadınların ve kapıcıların gelmesi bir türk aydın alışkanlığıdır, onu bağışlayabiliriz ancak sosyoloji bize gelir düzeyinden önemli olanın sahip olunan gelir üzerindeki tasarruf hakkı olduğunu söylüyor ve bu anlamda kazandığı parayı istediği gibi harcayabilen bekâr bir tekstil işçisi kadın (bekâr yaşama hakkı neyse
    ki nişantaşı'nda ve cihangir'de oturmayan kadınlara da tanınıyor ve bizler de şükür yararlanabiliyoruz bu haktan) hayatı boyunca yalnız yaşamamış, yalnız ev bile tutmamış bir doktor hanımdan daha "özgür" olabiliyor. hayır, tek ezilme ilişkisi kadın olmak değil ama kadın olmak da bir ezilme ilişkisi doğuruyor ve başka ezilme ilişkilerini görmemiz bunu görmemize engel değil. venüs gibi güzel olmanın dayak konusunda nasıl bir farklılık yarattığını ise anlayamadım. acaba güzellere kıyamaz erkekler diye mi düşündü nuray mert? zayıf bir hayat tecrübesi. o venüs gibi kızlar da, başında erkek olmadan ne
    yapacağını bilmeyen meslek sahibi kadınlar da, otobüs biletinin fiyatını bilmeyen ev kadınları da, mehmet barlas'ın "saçlarınız
    uzamış, güzelleşmişsiniz küçük hanım ama aklınız hâlâ aynı" diye küçümseyebildiği kendisi de kadın olmanın sonuçlarını yaşıyor. tek bir sebep birbirinden çok farklı görüngü ve sonuçlara yol açabilir çünkü, yine sosyolojiden öğrendiğimize göre. "kimse lütfen, evet daha ağır baskılara maruz kalanlar var, o da sorun ama bu da sorun demeye kalkmasın. hele sakın, kocalarını/sevgililerini ellerinde tutmak adına her türlü aşağılamaya boyun eğen kadınların durumunu 'kültürel
    koşullama' ile açıklamaya kalkmasın. evet, belli ki, doktor, mühendis, burjuva kadınlarınki, de 'sorun' ama toplumsal değil,
    fazlasıyla kişisel sorun." demek de olmuyor. böyle bir kişisel sorun yok, zaten tarihte bu biçimde "kişisel" diye tanımlanabilecek sorunlar da yok. ama fiziki, hatta iktisadi zora dayanmayan her olgu kültürel koşullanmadır diyen de, galiba ondan başkası yok.

    yine devam edelim:

    "zaten, bu derece açıklayıcı olduğunu kabul edersek, hepimiz, kültürel, geleneksel anlayışların sonuna kadar kölesi olmak durumunda kalırız. eğitim imkânı bulan, ekonomik gücü olan, toplumsal baskının en hafif olduğu liberal çevrelerde yaşayan kadınlar, bu koşullanmaların kurbanı değil, dönüştürücüsü olmaya aday olmalı değil mi? bu kadar şanslı toplumsal konumlara sahip bu hanımlar, 'koşullanma' kurbanı olmaktan kurtulamıyorsa, yapacak şey yok, evlerinde oturup kocalarının yolunu gözleyecekler, benden zırnık sempati ve destek beklemesinler."

    "toplumsal baskının en hafif olduğu liberal çevrelerde yaşayan kadınlar" pek özensiz bir ifade olmuş ama rahatı yerinde olan
    toplumsal dönüşüm yaratır demek... aslında sınıf mücadelesi konusundaki karışık kafasını da açıklıyor mert'in. bütün mesele de bu değil mi zaten, kaderden kaçmanın aslında mümkün olmaması, toplumsal zor denen şey de bu değil mi; seçme hakkının "aslında" olmaması. o yüzden kendi tercihlerimizi yapmaktan değil bir toplumsal dönüşümden, toplumun tamamını kapsayan çözümlerden söz ediyoruz, şu ya da bu biçimde.

    ve en acıklısı şu bence; nuray mert'in sempati ve desteğini esirgediği, bizzat "kendisi" aslında. hiç mi aşk acısı çekmedin nuray, hiç mi bir adamın yolunu gözlemedin, hiç mi bir adama hizmet etmedin, hiç mi bir adam seni aşağılamadı, sokakta laf bile mi
    yemedin, hiç mi? sen bizden değil misin? gerçekten mi?
  • (bkz: sibel üresin)

    gerçi varlığıyla sadece kadınlara değil cümle insanlık alemine zararlı.
  • erkeklerin sozkonusu oldugu durumlarda, muhakeme yeteneklerini kullanmadan olaylara bodoslama dalip, baska kadinlara ofke saciyorlarsa, menfaat pesinde olduklarini dusunmekten baska secenek birakmazlar insana.

    (bkz: tacizci erkekleri koruyan kadinlar)
  • hemcinslerinden çok çekmiş kadınlardır... kadınların kadınları sevmediğini aslında açıkca gösterebilen ve söyleyebilen ve bu yüzden tebrik edilmesi gerekenlerdir....
  • iş ortamları bunlarla doludur.
  • düşman oldukları kadınlar fazlasıyla çirkef ve uyuzdur. buna rağmen iyi niyetli ve düzgün sevgili/kocaları vardır.
    böyle yazınca kıskanıyormuşum gibi oldu ama kıskançlık değil bu. böyle kadınlar o düzgün adamları yarın kadın düşmanı yapacaklar. buna eminim. hepsi böyle yanılgısına sebep olacaklar.
    sonuç olarak kadın düşmanı kadın, kadın düşmanı erkekten daha zararsızdır diye düşünüyorum.
  • hemcinsi olan ayse'den kotu muamele gordugu icin, hemcinsi olan fatma'ya otomatik olarak haksizlik yapma hakki dogan kadina ornek kadinlar(mis)

    gerizekali misiniz nesiniz bilmem ki.