şükela:  tümü | bugün
  • izmir bornova da. altındağ semti girişinde bulunan ulu ağaçları ve ürpertici görünüşü ile hayranı olduğum mezarlık. ismide ayrı bir semptiktir. lakin öğrendim ki yer kalmamış burada. mezarlıklar müdürlüğüne aile mezarı için başvuruda bulunup nasıl yer alırım diye kara kara düşünüyorum işte.
  • bir zamanlar, onlarca çocuğun uçurtma kuyruğu gibi ziyaretçilerin peşine takılarak oluşturduğu canlılığının yerinde yeller esen izmir'in tarihi mezarlığı. ki konuyla ilgili 3 eylül 2014'de mezarlıklardaki çocuk başlığında şöyle bir entry girmişim:

    '' ortamın trajikomik kardeleni.

    kabristandan içeri her ne kadar ''merhaba hüzün'' modunda sessiz sedasız adımınızı atmış olsanız da, yanı başınızda tüm saflığıyla beliriveren küçük bir su bidonunun sahibidir ''merhaba'' diyen ses. ortama inat, pür neşe sağınızda solunuzda koşuşturarak hedefe varıncaya kadar size eşlik eder. üzerinizdeki kasvetli havayı dağıtmanın en güzel yoludur kulağınıza gelecek bu ''miniman''in adım sesleri.

    sonra birken birdenbire çoğalıverirler ve fareli köyün kavalcısı gibi her adım sesinin mıknatıs etkisi yaratarak bir diğerini çektiği halde yürürken bulursunuz kendinizi. fahri bir bodyguard ordusu. hele ki küçük kutu sütler, meyve suları, gofretler varsa dağıtmak üzere yanınızda getirdiğiniz; tüm kalpleri fetheden bir mezarlığın kraliçesi olarak hissedebilirsiniz kendinizi. canla başla mezar yıkanıp parlatılır; yabani otlar iki dakikada temizlenir, toprak havalandırılır ve gerekirse ilave toprakla zenginleştirilir.

    bir dahaki gidişinizde sürpriz çiçeklerle dolu bir ortam sizi beklemektedir kardelenlerin hediyesi...sizden habersiz kendi zevklerince toprağa diktikleri bir tohumun yıllar içinde nasıl bir gül ağacına dönüştüğünü görürsünüz, baş ucuna dikilen küçücük, cılız bir çam fidesinin nasıl metrelerce uzayarak kol kanat gerdiğine tanık olursunuz o garip mabedin üzerinde. kanatsız meleklerin gölgesindedir her şey...''

    o günden bu yana ara ara gene oradaydım. en son dün bir ziyarette bulundum, sanki canım seslenmiş ve beni çağırmış gibi hissettim bir an. sanki onun bulunduğu yerden yayılan çok güçlü bir mıknatıs beni kendine çekti. anlatılamaz.

    iki demet karanfil aldım; biri kırçıllı vişne çürüğü renginde ve misler gibi kokuyor. diğeri bilmem neden pembe. bahar tıpkı bir bebeğin kokusu gibi pudra pembesi benim için, yumuşacık; onunla da paylaşmak istedim bu duygumu. çiçekleri aldığım çingenem, güzelyalı ilköğretim okulu'na yakın, sohbetimiz sıcak, sevecen, duygu yüklü. o da canımı tanırdı. farklı.

    sonrası marketten çocuklara dağıtmak üzere aldığım gofretler ve otobüs durağı. yıllar önce tek bir otobüsle - yanılmıyorsam 604'tü- kabristana gidebiliyorken, o hat kaldırıldı. önce konak'a gidiyor ve oradan tekrar biniyordum. ancak nadiren otobüse bindiğim ve ibb'nin de yeni düzenlemesinde konak'a direkt gidişin kaldırıldığından bihaber olduğum için, dal budak saracak bir kıvama gelinceye kadar bekledim. dakikalar sonra gelen bir otobüs şoförüne sorduğumda ise, o alerji yaratan ''aktarma'' lafını duyunca vazgeçtim ve önce 581'e binip halkapınar'a, oradan da 53 numara ile bornova altındağ'a doğru yola koyuldum. izmir turu.

    nihayetinde tıka basa yeşilliklere gömülü dünyaya, ardına kadar açılmış bir çift beyaz, büyük demir parmaklıklı kapıdan ulaşabilmeyi başardığımda ise gerçekten sevindim. gözlerimle hemen çevreyi taradım, bir tanecik bile çocuk yok? oranın görevlisi yasaklama getirildiğini söyledi. evet, çocuklar elbette ki ne mezarlığa, ne hastaneye, ne sokaklara ne de hapishaneye yakışıyorlar. bu noktada sevindim ama insan yaklaşık 7 yıl boyunca görmeye alışınca ister istemez bir an eksikliklerini duyuyor. ne gofretleri verdiğim küçük eller vardı, ne de bıcır bıcır sohbet eden masum kalplerin sesleri. yalnızlık.

    hemen ilk sola dönüp, mezarlık dışında kalan caddeye paralel toprak yoldan ilerlemeye başladım. oldukça düzensiz bir yer aslında. birbirine komşu yüzlerce sembolik irili ufaklı adres; o yemyeşil ağaçlar ya da özenle dikildiği belli olan veya kendiliğinden açan çiçekler ve yeşeren otlarla sıkı bir yakınlık içindeler. kolkola girmiş komşudan farksız bir himaye durumu. sanki. mezar taşları ise birbirinden ilginç. hiç şüphe yok ki canı yanmayanın, kalbine ateş düşmeyenin aklına bile getirmeyeceği bir yer orası.

    osmanlı döneminden kalma ve üzerinde arapça harflerin yer aldığı, oyma sanatının inceliklerini gösteren zarif modellerin yanı sıra; yalnızca üzeri yaban otları bürümüş ve başucuna konmuş bir tahta parçasıyla bir yaşamı gizleyen toprak tümseklerin doldurduğu bir suskunluk.

    insanoğlu garip. ya da ben. bilemedim. ama öylesi bir yerde bile insan avuntu babında güzellikler bulabiliyor şükretmek için. örneğin çeşme hemen canımınkinin çaprazında. yedi yıl önce benim tanış olduğum küçük arkadaş grubumdan yakup'un kendi elleriyle diktiği küçük bir gül fidanını -ki bayağı bir ağaca dönmüş durumda- ve yine hemen ayak dibindeki çam ağacını -o da iyice uzayıp serpilmeye başlamış artık- hemen yanı başında ve ayak ucunda duran diğer mezarlıklarla birlikte suluyorum bol bol.

    benim canım hareketi severdi, allah da gönlüne göre verdi. iç tarafta olmasına rağmen öyle kargacık burgacık labirentlere dalmadan aydınlık, ferah bir yerde. yola yakın. yolcu. müziği severdi, tenisi de. ne ilginç; söz ettiğim kulvarlardan yan yana duran iki medyatik isimle arkadaşlık yapıyor şu anda da. notalar da basılmadığı sürece sessiz değil midir. biz duymasak da vardır kendi aralarında bir melodi.

    dönüş zor işte. kaç defa öpüp kokladığımı saymadım. her gün okumaktan pıllım pırtık olmuş dua kitabım bir elimde; diğer elim onun mermere nakşolmuş güzel, nurlu yüzünde. bazen ara verip bir öpücük konduruyorum kendisine. mutlu oluyor, resim gülümsüyor. onun fotoğrafının ve altında benim yazdığım yazının olduğu yeri çeşme suyu ile değil, evden getirdiğim içme suyuyla yıkıyorum. sanki oradan süzülen sularla o da ferahlayacakmış gibi hissediyorum. kana kana. en son toprağı üzerindeki gül ağacının yapraklarını ve diğer yeşillikleri okşuyorum, bıraktığım karanfile bir öpücük konduruyorum kokusunu içime çekerek. birkaç adım atıyorum, dönüp arkama baktığımda sanki onun da bana - yaz kış fark etmez- mavi anorağı üstünde, mermerin hemen yanı başında ve ayakta dimdik durarak; mutlulukla gülümseyip el salladığını görüyorum capcanlı. ben de el sallıyorum avucuma koyduğum öpücüğü ona yollayarak. tekrar yürümeye koyuluyorum. birkaç metre sonra dönüp bakıyorum hala orda, el sallıyor bana. hep.
  • geçmişi 1600'li yıllara kadar uzanan eski bir izmir mezarlığıdır.
    ama birçok mezar tahrip olmuş ve üzerine gömüler yapılmıştır.
    ----------

    "bu bölgedeki mezar taşları özellikle 1850 ile 1930 arasında yoğunlaşıyor.
    17. yüzyılın ikinci yarısına kadar da tarihleyebildiğimiz birkaç taşla da karşılaştık.

    dolayısıyla izmir’in son iki asrındaki ticaret hayatı, sosyal hayatı, siyaset hayatı ve kültür hayatını
    taşlar üzerinden takip etmek mümkün oluyor.

    halkın karşılaştığı yaşam güçlükleri, toplu ölümlere sebep olan salgın hastalıklar,
    bireysel trajediler, taşlara zarif şiirlerle yansıtılmış.

    250 mezar taşı tespit ettik;
    ancak eğer bu proje 30 sene önce yapılmış olsa bu sayı 500'lerin üzerinde olurdu.
    projeye geç kalınsaydı bu sayı 100’ün altına düşmüş olacaktı." kaynak
  • ayla dikmen , kazım dirik ve ziya hurşit bu mezarlıkta yatmaktadırlar.