şükela:  tümü | bugün
  • kartvizitlerin arkasına ilk çapraz atıldı.(1953).
  • dünya gıda günü.
  • kızıl ordu macaristan'a girdi. (1944)

    patronlar günü. http://www.calendar-updates.com/…idays/us/boss.aspx
  • 1793 yılında fransa kraliçesi marie-antoinette başı giyotinle kesilerek idam edildi
    1854 yılında "dorian gray'in portresi" adlı romanıyla tanınan irlanda doğumlu ingiliz yazar oscar wilde doğdu.
    1854 yılında fransız anarşist-komünist hareketin önemli figürlerinden, kropotkin'in anarko-komünizm görüşlerini yayan jean grave doğdu.
    1924 yılında topkapı sarayı müze olarak ziyarete açıldı.
    1927 yılında "teneke trampet" adlı romanıyla tanınan alman yazar gunter grass doğdu.
    1934 yılında çin'de "uzun yürüyüş" başladı
    1946 yılında fevzi çakmak önderliğinde bir grup insan hakları cemiyeti kurmak üzere başvurdu.
    1964 yılında çin ilk atom bombasını patlattı
    1971 yılında sosyalist hareketin önde gelen teorisyenlerinden dr. hikmet kıvılcımlı, eski yugoslavya'nın başkenti belgrad'da sürgünde öldü
    1981 yılında yılmaz güney'in isparta yarıaçık cezaevi'nden bayram izni bittiği halde geri dönmediği açıklandı.
    1987 yılında kapatılan türkiye işçi partisi (tip) genel başkanı ve eski milletvekili behice boran için meclis'te tören düzenlendi. boran 11 ekim günü sürgünde ölmüştü.
    1988 yılında cumhurbaşkanı kenan evren federal almanya'da "bir zaman gelecek türkiye'de de komünist partisi kurulacak" dedi
    2002 yılında irak devlet başkanı saddam hüseyin, 7 yıllık yeni görev süresi için düzenlenen halk oylamasında oyların tamamını aldı
  • 16/ekim/1998- cuma.

    dün gibi hatırımda.
    güneşli, güzel bir sonbahar. yapraklar hala sarı-yeşil.
    güneş değdiği tende karıncalar gibi geziyor. isıtmıyor, üşütmüyor. sonbaharı bu itidallik yüzünden sevmiyorum galiba.
    bir de sonbaharda ölüm çok şımarırmış. arsızlığa vurup işini, yapraklara özenirmiş. bunu kim uydurdu? duma duma dum.
    ölüm, ölümü görmek bir ağacın yaprak dökmesine benzemiyor. ben de bir ağaca hiç benzemiyorum.
    çok umudum var benim, önümde öyle taze bir hayat vaadi var ki hepsini sonuna kadar tüketme arzusu içinde bir enerji taşıyorum. çok gencim. bilmezliğim var. bilmiyorum hiç. en azından neler olacak bu günün sonunda, neler değişecek ve artık neleri öğreneceğim?

    bilmemek beni sevinçten coşturuyor.
    bilmeden uyanmak bu dünyanın sabahına, ne hoş. evdekilerden daha geç kahvaltı etmem gerekse de, hiçbir şeye dikkat kesilmeden yiyip içmek ne devlet.
    ama elimi çabuk tutmam lazım. neredeyse öğlen olacak.
    işim var hem. gazete bayiine uğrayıp dergiyi alıcam, aman allahım yayımlandı mı acaba? geçen hafta yoktu, hiç mi olmayacak? neyse ki kimse bilmiyor. ben de hiçbir şey bilmemenin sevincini biliyorum.

    o'nu sabahleyin evde gördüm mü hatırlamıyorum. aklımda takılıp kalan merak yüzünden dikkatim dağınık.
    evde değilse atölyededir. nerde olacak. soluk yeşil tulumunu giymiş, kulağının arkasına iliştirdiği kalemiyle desen çizip oyma yapıyordur. ya da kesif ispirto kokusunu yayarak cila ile ceviz sandıkları parlatıyordur. gri çivileri dudak arasına sıkıştırmış tek tek çakıveriyordur. ya da şeritte birbirinin aynısı tahtalardan kesiyordur. toz ve talaş kokusuna karışmış bedeniyle kendinden sonra bizimle “yaşayacak” eşyalar yapıyordur.
    hiç planya sesi duydum mu o sabah hatırlamıyorum. neden unuttum ki, neden bilmiyorum? aklım ne kadar da havada.

    hava güzel, gideceğim yere kadar yürümeye karar verdim.
    bayii dönüşü atlayıp zıplamamak için kendimi zor tutuyorum. özene bezene yazıp yolladığım yazımı dergide tam sayfa görünce sevincimi paylaşacak kimse bulamamanın sıkıntısıyla sadece sırıtıyorum. amma güzel fotoğraflar koymuşlar be, hayalimden bile güzel.

    öğlen şule'nin ofise gidip kahve içiyorum. öğle yemeğine beraber çıkıyoruz. o yeni işine, ben okuluma alışmaya çalışıyoruz. bu yepyenilik bizi salaklaştırmış, sürekli bundan bahsediyoruz.
    şule "gelecek hafta sendeyim..." diyor. "iyi ki yakınsın" diyor.
    babam beni "başka şehre gitme kızım, ayrılma bizden" diyerek ikna ediyor da ondan. yoksa beni kim tutar ya. okul bitsin gidicem zaten, hep babamın yüzünden...
    yine de istiyorum diye bana ev tutuyoruz, yeni tanıştığım iki kızla yaşayacağım eve geliyor babam. "içim çok rahat" diyor. "ne güzel evin, ne güzel arkadaşların var" diyor. artık her hafta sonu da evdesin. kıymetini bil.
    yarın hafta sonu. ne yapsak bilmiyorum. bilmemek çok iyi.

    eve dönerken çekirdeksiz frenk üzümü görüyorum. eve meyvesiz dönmemek babamdan gördüğüm bir gelenek. şimdi nasıl sevinir.
    dergiyi göstersem mi acaba? çok utanırım ya, olmaz. herkese söyler. çok sevinir, duramaz söylemeden. annem zaten umursamaz. söylemicem.
    akşam yemeğine beni beklemiş, tabağıma halleniyor. "sen bundan yemee" diyorum. "birazcıktan bişey olmaz" diyor.
    üzümü görüyor, neşeleniyor, tabağına dolduruyor salkımı, oturma odasına giderken yüksek sesle söyleniyor: "benim bir tane kızım bana üzüm almış..."
    annem galiba yine kıskanıyor. yarın artık kıskanmayacak, artık hiç kıskanamayacak. kimse bilmiyor.

    odama çekildim yine. sehpaya çöküp bir şeyler yazıyorum. kapımı çalıp babam giriyor. elinde iki kocaman ceviz. ama nasıl iri. sehpaya koyuyor. kırmamış. “bak ne güzel bu cevizler...”
    dergiyi görüyor. kalbim çarpıyor. "ne yapıyon?" diyor. "hiiç" diyorum. "gelsene yanımıza" diyor. "ya sonra" diyorum. "bugün göğsüm çok yandı biliyor musun?" diyor. "her şeyi yersen öyle olur" diye kızıyorum. "yok, midem değil ki kalbim..." deyip göğüs kafesini ovuyor. "dil altını aldın mı" diye sorunca olumlu cevap verip, kızıyorum diye hevesi kaçan bir çocuk gibi kapıyı kapatıp çıkıyor.

    saat:20:00
    zil çaldı. abimler. 6 yaşındaki yeğen. yine sevinçler, öpücükler. hoşbeş. hava serinledi ama. herkes hemfikir. televizyonun sesi amma açık. haberleri dinliyor çünkü babam. çay içmek istemiyor ama "katalitik yaksak iyi olacak" diyor. bana dönüp "ayaklarım çok üşüyor, ovsana kızım" diyor. çorabı çıkarınca mum sarısına dönen ayaklarını, 20 dakika sonra öperek "ölme" diye yalvaracağım ayaklarını görüyorum. buz gibi olmuş, "su ısıtayım" diyorum. "yok".

    abim kuzeni arayıp çıktı evden. aksiliğe bak. gelmesi lazım. babamın göğsü sıkıştı. çok çabuk akmaya başladı zaman. rahatsızlanıyor ama ilk defa "beni hastaneye götürün" demiyor. gerçekten ilk defa. nerdeyse haftada bir, kalp sıkıntısı olmaya başladı. ama bu akşam “sakın bi yere götürmeyin beni” diyor. yeğenimi yanına çağırıp ağlıyor gibi oluyor ama çok zoruma gidiyor bu. "hemen kendini salıyorsun, yapma böyle" diye çıkışıyorum ama ödüm kopmuş panikliyorum. yüzü kızarıyor. aradım, abim geliyor. babam uzanıyor ve birkaç dakika sonra kusmaya başlıyor. "sadece üşütmüş" diyorum. tesellim tutmuyor. çok fenalaşıyor, abimi ilk defa böyle panik halde. babamın dili boğazına kaçıyor, hayatımda ilk defa böyle bir şey görüyorum. babam nefes alamıyor, gözümün önünde baygın. abimin ellerinin çabukluğunu izliyorum. “doktoru ara...” diyor. “bu beyin şoku...” diyor. “çocuğu çıkarın...” diyor. uğultular geliyor kulağıma. abim dilini kurtarıyor. babam rahatladı. gözlerini açtı. ağladığımı görüyor ama ilk defa hiç tepki vermiyor, gözleri irileşmiş.

    20:45
    yarı baygın. bizi duymuyor. beni duymuyor. doktor tam bir asır sonra geldi. herkes geldi. amcamlar, kuzenler. herkes gitsin. hepiniz gidin.
    doktor iğne yapacak. iğne girmiyor. anlamazdan geliyorum. “elimden geleni yapıyorum ama yapacak fazla bir şey yok” diyor. “kalp krizi”.
    “içiniz rahat edecekse hastaneye götürün” diyor. yapılacak şey bitmemiştir, diyorum. “ölme babacım” diyorum. buz gibi, mum gibi, mermer parçası ayaklarına sarılıp. babam tepki vermedi. aramıza görünmez, soğuk bir perde çekildi.

    kesik kesik nefes alışı var. bu umut demek. sonra onlar da azaldı ama beni yanına yaklaştırmıyorlar.
    zaman esnekleşmeye başladı. ambulans kapıda. ben bu kadar hızlı ve boşuna bir yolculuk yapmamıştım. babamın cesedi başucumuzdaydı ama ambulanstaki 3 kişi, hepimiz apaçık gerçeği birbirimizden gizledik.
    hızla elektroşok odasına alındı ve 1 dakika sonra ağlayarak çıkan abimi gördüm. artık daha fazla saklamaya gerek duymadı: babamı kaybettik...
    dedi.
    acil servis koridorundaki herkes bize baktı. vereceğimiz tepkiye acıkmış gibi iştahlıydılar. hiçbir şey söylemedim. sessizce ağlamak için dişlerimi kıracaktım. içimden korkunç çığlıklar yükseliyordu. “eve gidelim” dedi biri. bize hemen verdiler onu. 45 dakika içinde soğuyan bedenini sabaha kadar sarılarak ısıtmaya çalıştım. gördüğüm en güzel cesetti. ağlayamadım nedense hakkıyla. bir de ağlamak o esnada çok yetersiz bir fiildi.
    birden dergiyi gördüm odada. bir daha bakmamak üzere kaldırdım.

    artık bir daha asla gülmem, konuşmam, frenk üzümü yiyemem sanıyordum.
    hepsi bu akşam frenk üzümü yerken aklıma geldi.
  • california valisi tarafından steve jobs günü ilan edilmiş olan tarih: http://kclt.me/9s
  • sözlük karıştırma günü.

    (bkz: 2012 metis ajandası)
  • kişisel yapılmış en aptalca dalgınlık rekorumu kırdığım gün. eski sevgilinin doğum günü diyerek taksime yardırılıp, "ver bakam votkayı, ver bakam birayı, ver bakam tekilayı" şeklinde ilerleyen, "aç bakalım şu orta boylardan" ile son bulan bir geceydi bu. ertesi gün ayın ekim olduğunu fark edince üzüldüm lan, ayın ismiyle değil de numarasıyla hareket edince karıştırdık demek ki.

    bu akşam eve giderken şöyle un kurabiyesi falan alıyım da çayın yanında iyi gider.
  • doğum günüm.