şükela:  tümü | bugün
  • beyazıt öztürk'ün programında "çocuklar ölüyor" dediği için 1 yıl 3 ay mahkumiyet aldığını öğrendiğim kadın...

    o gün programı rastlantısal olarak canlı izlemişliğim var. pek beyaz izlediğim söylenemez oysa...

    kadın ne demek istedi?

    (bkz: yazdıklarımı sildim)

    ben bu ülkedeki 80 milyonun ayşe öğretmenin bulunduğu algıda aynı cümleyi kuracağına kefilim.

    80 milyona 1 yıl 3 ay mahkumiyet kaç yıla tekabül eder? biri hesaplayabilir mi?

    (bkz: fetö üzerinden kurduğum örneklemi de sildim)

    adaletin kadını gözlerini açmış, terazi arkasında, kılıç ise demoklesin kılıcı.
  • ülkenin geldiği en güzel noktadadır kendisi. öğretmenleri içeri atıyoruz çocuklar ölmesin dediği için.

    bu şartlar altında idam çıksın ve ilk olarak akp'yi komple yargılayıp sonucu verelim. tek çelsede biter zaten çoğunun davası.

    öğretmen içeri giriyor ahali. öğretmen.
  • çocuklar ölmesin dediği için 15 ay hapis cezası almış. merak ediyorum çocuklar ölsün deseydi acaba ne olurdu?
  • levent gültekin'in 'çocuklar ölmesin' dediği için15 ay hapis cezası alan ayşe öğretmen hakkında dün yazdığı köşe yazısı, yazdıklarına hak verdiğim ve benzer şekilde düşündüğüm için buraya aktarmak istedim. kaynak: diken;

    çocuklar ölsün mü diyeceğiz?

    bir ülkenin, bir toplumun vicdanını, insanlığını yitirdiğinin, yani çürümeye yüz tuttuğunun birçok belirtisi vardır.

    elbette her toplumda iyilikler de olur kötülükler de. yani birilerinin yaptığı kötülüklere, yanlışlara bakarak tüm toplum hakkında toptancı bir kanaate varmak doğru değil.

    fakat devletin, yani ülkeyi yönetenlerin ve toplumun, kötülükte ittifak ettiği dönemler, çürüme dönemleridir.

    mesela 14 yaşında evladını kaybetmiş bir annenin miting meydanında yuhalatılması ve toplumun buna yeterli tepkiyi vermemesi.

    ya da soma’da yakınını kaybetmiş acılı bir vatandaşın bir siyasetçi tarafından tekme tokat dövülmesi ve toplumda bunun normal bir şeymiş gibi karşılanması.

    bunlara benzer daha birçok örnek verilebilir.

    son günlerde tüm bunlara bir yenisi eklendi: bir tv kanalına bağlanıp “bir şeyler yapın çocuklar ölmesin” diyen, kamuoyunda ‘ayşe öğretmen’ olarak bilinen ayşe çelik’e hapis cezası verildi.

    “çocuklar ölmesin” diyen bir insana hapis cezası vermek…

    verilen bu cezayı toplumun normal bir şeymiş gibi karşılaması ve kayda değer bir tepkinin ortaya çıkmaması…

    bütün bunlar bir ülkenin, bir toplumun hassasiyetlerini, vicdanını, insanlığını kaybettiğinin, çürüdüğünün göstergesi değil de ne?

    ayşe öğretmen ne demiş? “çocuklar ölmesin.”

    “ama ayşe öğretmen pkk’lılar için ölmesin dedi” diyenlerin var olduğunu biliyorum

    konuşmasında pkk’lı ya da asker, polis diye bir ayrım yapmadan sadece “çocuklar ölmesin” dediği halde, “hayır, o, pkk’lıları kastetti” demek hastalıklı bir düşüncenin ürünüdür.

    ne yapacağız? “çocukların ölmesi normal” mi diyeceğiz?

    bütün bu ölümlere, yıkımlara böyle mi bakacağız?

    her gün üç beş asker, polis, sivilin ölüm haberi geliyor.

    sadece geçen hafta 14 asker, polis şehit olmuş.

    bu ölümleri o kadar kanıksadık ki artık doğru düzgün haber bile olmuyor.

    tam 30 yıldır gariban, yoksul ailelerin çocukları birer birer ölüme gönderiliyor.

    diğer taraftan eğitim çökmüş, hukuk yerle yeksan olmuş, ekonomi can çekişiyor 40 milyona yakın insan yoksulluk sınırında yaşıyor.

    şehirler bir gecekondu çöplüğüne dönmüş.

    kabadayılık ülkenin tek geçer kültürü haline gelmiş.

    bilimde, sanatta, teknolojide dünyanın fersah fersah gerisinde kalmışız.

    bütün bunları dert etmeden, bir çıkış yolu aramdan yaşayıp gitmek çürüme değil de ne?

    eğer toplum olarak çürümemiş olsaydık her gün asker, polis, sivil üç beş insanın ölümünü bu kadar normal karşılar mıydık?

    eğer çürümemiş olsaydık sırf “çocuklar ölmesin” dediği için doğumuna 20 gün kalmış hamile bir kadının hapse atılacak olmasına bu kadar sessiz kalabilir miydik?

    eğer çürümemiş olsaydık insanlara, sokakta çırılçıplak soyundurularak işkence yapılmasına ve işkence fotoğraflarının pervasızca yayınlanmasına bu kadar duyarsız olabilir miydik?

    eğer çürümemiş olsaydık çocuklarımızın geleceğini, yaşamını yok eden eğitim sistemindeki bu yıkım karşısında sessizliğimizi koruyabilir miydik?

    eğer çürümemiş olsaydık 40 milyonun yoksulluk sınırında yaşadığı bir ülkede, saray şatafatına, ülke yöneticilerinin har vurup harman savurmasına karşı bu kadar seyirci kalabilir miydik?

    eğer çürümemiş olsaydık gazetecilerin, hamile kadınların, insan hakları savunucularının hapislerde çürütülmesini izler miydik?

    tüm bunlardan daha kötüsü ise ölümlerin, yıkımların ve bu sefil yaşamın, ülkede, toplumda giderek kanıksanıyor olması.

    çocukların ölmesinin normalmiş gibi görülüyor olması.

    yani yaşadığımız bu berbat hayatın kaderimiz olduğu, insan gibi bir yaşama kavuşmamızın hayal olduğu, iyi, huzurlu, kimsenin öldürülmediği, değerleri, hassasiyetleri olan bir ülke olmanın imkansız olduğu fikri giderek toplumda yer ediyor.

    öğrenilmiş çaresizlik bütün ülkeyi teslim alıyor.

    “hayır böyle bir yaşam olmaz, daha iyi bir yaşam var. çocukların ölmediği, sorunların konuşarak çözüldüğü, herkesin özgür, eşit olduğu, hukukun herkesin hakkını teslim ettiği bir yaşam mümkün. sorunlarımızı çözeriz, meselelere şöyle bakmalıyız” dediğimizde “burası norveç değil türkiye, çok ütopik şeyler söylüyorsun” gibi akıl almaz tepkiler geliyor.

    buranın bir ortadoğu ülkesi olduğu, ortadoğu’da insana yakışır bir yaşam kurmanın, saygın, barış içinde yaşayan bir ülke olmanın imkansız olduğu fikri neredeyse bir kader olarak görülmeye başladı.

    siyasetçiler, kendileri çürüdüler şimdi toplumu, bütün ülkeyi çürütüyorlar.

    kendi yetersizliklerini, cehaletlerini, ideolojik kavgalarını, kişisel çıkar için yaptıkları akıl almaz işleri ve neticesinde hepimizi mahkum ettikleri sefil hayatı kaderimizmiş gibi göstermeye çalışıyorlar.

    biz de toplum olarak ne yazık ki onların attığı bu zokayı yutuyoruz.

    hepimiz ‘hayır ben değil ötekiler yuttu’ diye bakıyoruz.

    bütün suçu ‘öteki’nin üzerine atarak sorumluluktan kurtulduğumuzu sanıyoruz.

    futbol maçları, gece kulüpleri, eğlence mekanları, konser salonları, “hayır ben değil ötekiler çürüdü ben olayın farkındayım” diyen insanlarla dolu.

    titanic filminde gemi batarken çalmaya devam eden o orkestra ekibi gibiyiz.

    mesele, farkında olmak ya da olmamak değil.

    esas olan şu: “çocuklar ölmesin” diyen bir kadın hapse atılırken neredeyiz, ne yapıyoruz?

    yapılan bir araştırmaya göre toplumun yüzde 65’i gidişattan umutsuz.

    ama buna rağmen kimse bir şey yapmıyor ya da yapamıyor.

    kimisi korkuyor, kimisi ‘elimdekini de kaybederim’ endişesiyle sessizliğe gömülüyor, kimisi de ‘ben ne yapabilirim ki?’ çaresizliğine teslim oluyor.

    korkunun teslim aldığı bütün toplumlar çürür.

    biz de bu korkulu çürümeyi yaşıyoruz.

    böyle sefil bir yaşama razı olamayız. çünkü bu kader değil.

    kötülükleri kanıksamış, bozulmuş, onurunu yitirmiş toplumların varacağı yer bellidir. o da sefil bir hayatın içinde yok olup gitmektir.

    dünyada bizden daha iyi yaşam kuran, süren toplumlar, ülkeler var.

    bizden daha zeki, daha çalışkan değiller.

    biz de yapabiliriz.

    biz de burayı insana yakışır bir hayat sürülen bir ülke haline getirebiliriz.

    biz de değerleri olan, eşit özgür ülke olabiliriz.

    yazıyı okuduktan sonra eminim ki aklınıza ilk gelen soru ‘ben ne yapabilirim ki?’ olacak.

    ilk iş, olup biten korkunçlukları görmezden gelmeyin.

    ve ses verin. susmaktan vazgeçin. haykıramıyorsanız bile, homurdanın.

    unutmayın ki, makam mevki sahipleri de bu ülkenin insanları. onlar da en az sizin kadar korkuyor.

    sadece, sizin daha çok korkmanızdan faydalanıyorlar.

    daha az korkun. iyi bir başlangıç için, şu yurdun selameti için, daha az korkun kardeşim