şükela:  tümü | bugün
  • zeki demirkubuz, nuri bilge ceylan, andrey tarkovski, stanley kubrick nispeten az sayıda film çekmiş bir yönetmen ise olasıdır.
    alfred hitchcock gibi onlarca film çekmiş bir yönetmen söz konusu ise zordur.
  • ilginç bir deneyim. sırayla filmler izlendiği zaman yönetmeni daha iyi idrak etmekle/içselleştirmekle birlikte; sinemaya bakışını, hayata bakışını, hangi muhtevalara yoğunlaştığını (filme göre değişebilir bittabi) filmlerde kullandığı müziklerinin benzerliği veya oyuncu seçimindeki kendine has üslubu, kamera çekimi, renk kullanımı da ayriyeten görülebiliyor (tamam tamam bazen hiçbi şey anlaşılmıyo lan. hatta bazen filmlerin yorumlarını okuyorum ağzım açık kalıyo yeminle. yahu benim izlediğim filmler başka filan mı acaba diye adına bakıyorum tekrar. ne yorumlar ne alt metinler, ne göndermeler. anam anam. acaaayip böyle. yönetmen bile "hasss.. heee.. o mu? yok ya öyle miymiş?" diyebilecek; fular ne bileyim şişe dibi gözlük falan takmak lazım. o radde. neyse paranteze gel).

    bilakis, favori bellediğim yönetmenlerin alt yazılı ne kadar filmleri varsa izledim, onu bi kere söyleyeyim. bunu derken izleyemediklerim de var onların alt yazılı hali yok, olsa onları da izlerdim. haa bi de; filmleri karışık şekilde izlemedim atilla dorsay ustam. mesela her gün yönetmen babanın bir filmini izledim bu böyle gitti, gün gün yani. araya başka film/dizi, ıvır zıvır sığdırmadım, o da dediğim gibi (çok anladığımdan değil de az çok öhöm) yönetmenin hayata bakışını gösterttiydi resmen. ya da ben anladığım kadarını gördüm. filmlerini izlemekten keyif aldığım, en sevdiğim yönetmenler, şöyle alalım:

    (bkz: gaspar noe)
    (bkz: jean pierre jeunet)
    (bkz: michael haneke)
    (bkz: aki kaurismaki)
    (bkz: federico fellini)
    (bkz: tony gatlif)
    (bkz: bernardo bertolucci)
    (bkz: françois truffaut)
    (bkz: luis bunuel)

    düdüt: imla. yoksa hiçbir neden yok.
  • söz konusu tim burton ise şahsım tarafından gerçekleştirilebilitesi daha yüksektir. bir insan evladının her yapıtında ayrı bir şahsına münhasırlık, ayrı bir izleme isteği uyandırıcılık olabilir mi? tim ise oluyor işte.
  • ilgili yönetmenin hayata ve sinemaya bakışının nasıl geliştiğini, değişip değişmediğini, en baştan başlayarak bir çocuğun büyümesini izler gibi izlemek. dengeli ve oturmuş kişiliği olan yönetmenlerde hikaye anlatım tarzı pek değişmez; uçarı ve dengesiz karakterli yönetmenlerde ise farklı hikayeler ve anlatım tarzları yada farklı ışık kullanımı gibi temel sinemasal farklılıklar görülebilir. birkaç yönetmende bu deneyimi yaşayan biri olarak naçizane görüşüm budur.
  • fellini, kubrick, scorsese, bergman gibi birkaç yönetmen için yaptığım ve yapmaya devam ettiğim aktivite. dahası filmler hakkında yazılar okuyorum, röportajlar ya da belgeseller izliyorum, varsa yönetmenin kitabını ya da yönetmen hakkında yazılmış bir kitabı okumaya çalışıyorum. yönetmen hakkında daha kapsamlı bilgi edinebiliyorum böylelikle.

    ilk filmler sıkıcı olabiliyor çünkü genelde yönetmen tarzını oluşturamamıştır, film çekmenin tekniğine henüz çok da vakıf değildir, oyuncularla nasıl bir iletişim kurması gerektiğini bilemiyordur. bergman'da görülebilir bu rahatlıkla. melodramlarla başlamıştır ve oyuncular ile set ekibi tarafından henüz pek saygı duyulan biri değildir ilk filmlerinde. melodram dönemi bitince ise art arda usta yapıtları gelir ve artık kötü filmi yoktur diyebiliriz.

    shichinin no samurai, rashomon, kagemuşa, ran filmleriyle öne çıkan akira kurosava'nın 2. dünya savaşı döneminde propaganda filmi* de çektiğini öğrenirsiniz yine bu yöntemle. ilk filmleri genel olarak çok parlak olmasa da bu filmlerde dahi yeteneğinin bir çiçek gibi açılmaya başladığına* şahit olursunuz. samuray olarak izleyeceğiniz toşiro mifune'yi sarhoş bir melek* olarak da izlersiniz. hayat hikayesini okuyunca intihara kalkıştığını ama başarısız olduğunu, amerika'daki ona hayran meslektaşlarının*** yardımlarıyla finansal destek bularak 70 yaşından sonra dahi çok önemli filmler yaptığını izlersiniz.

    tabii ki daha ilk filmiyle yıldızlaşan yönetmenler de var, en bilineni orson welles. sahte özgüvenin dahi insanı ne kadar etkileyebileceğine bir örnek. daha 16 yaşında iskoçya'da kendisini usta bir broadway yıldızı olarak tanıtıp tiyatrolarda rol almaya başlar, üstelik oyuncu bile değildir kendisi. war of the worlds ile büyük bir sansasyona sebep olduğunu, stüdyoların egemen olduğu hollywood'da rko'ya kendi şartlarını kabul ettirdiğini ve daha 26 yaşında gelmiş geçmiş en iyi filmlerden birini, citizen kane'yi yaptığını, 2. filmi the magnificent ambersons'un yapımcı rko tarafından nasıl katledildiğini ama buna rağmen yine de çok iyi bir film olduğunu, birçok zorluğu aşarak othello'yu tamamladığını, f for fake ile montajın bir filmi nasıl değiştirdiğini vs vs görebilirsiniz. her filminde başka bir güzellik vardır, hepsini dile getirmek uzun sürer.

    ilk filmiyle yıldızlaşan başka bir yönetmen de fransızlardan: françois truffaut. zor bir çocukluk geçirmiştir, andre bazin'in desteğiyle cahiers du cinema'ya katılmıştır daha 20'li yaşların başında. sert eleştiriler yazmaktadır ve cannes film festivaline alınmayan tek eleştirmendir 1958 yılında. 1 yıl sonra ise ilk uzun metrajlı filmiyle cannes film festivali'nin yıldızı olur, başrol oyuncusu 14 yaşındaki jean-pierre leaud ile birlikte. antoine doinel serisiyle ve diğer bazı filmlerle hem truffaut'un hem leaud'un gelişimi görülür. yönetmenlik kariyerinin sonuna doğru ise ölüm teması ağır basar ve mezarlıklar görmeye başlarız filmlerinde. beyin tümöründen daha genç sayılabilecek bir yaşta, 52 yaşında ölecektir maalesef. yanlış anımsamıyorsam daha 30'lu yaşlarının başındaki bir röportajında 3 binden fazla film izlediğini söyleyecektir. tam bir sinema aşığıdır. film yapmıyorsa ya film izliyordur ya sinemayla ilgili kitap okuyordur ya yönetmenlerle mektuplaşıyordur ya da röportaj yapıp bunu kitaplaştırıyordur. sinema hayatını kurtarmıştır, o da sinemaya yeni bir dalga eklemiştir.

    kısa bir şeyler yazmak amacıyla başladığım yazı hayli uzadı. birkaç yönetmen için edindiğim izlenimleri paylaşarak bu yöntemin bendeki etkisini göstermek istedim.

    sürdürülebilirliği zor bir yöntem bu iş. john ford, alfred hitchcock, jean-luc godard gibi filmi çok olan yönetmenler göz korkutuyor. önemli birçok filmi erteliyor insan. çünkü genel bir panorama içinde görmek istiyorsunuz bu filmleri. "bir film nasıl okunur"u* okurken bir liste çıkardım, 500'den fazla film var listede. belki hitchcock'un 10 filmi ya var ya yok bu listede. ama bütün filmlerini izlemek isterseniz 50'den fazla filmi var. bunu diğer yönetmenler için de yapınca, liste 3 bini de, 5 bini de çok rahatlıkla geçer. vaktin ne kadar önemli olduğunu idrak ediyor insan ve frank zappa'ya hak veriyor. uyarlayalım o halde:

    so many films so little time*