abraksas

  • entry uğruna ruhunu satmış (666)
  • 865
  • 0
  • 0
  • 0
  • 6 yıl önce

amat

her yiğidin bir ayran içişi, yoğurt yiyişi olduğu gibi, sevdiğim yazarları neden sevdiğim, neden gıpta ettiğim, neden büyülendiğim, neden kıskandığım hususlarında bana kılavuzluk eden gayet subjektif bir değerlendirme metodu kullanıyorum. çokça hafife alınası, izaha gelir yanı olmayan, savunusuna ise hiç bulaşmayacağım bu metodun özü, yapıttaki betimlemelere olabildiğince keskin bakışlar atmak biçiminde özetlenebilir. borges’e, salman rushdie’ye, italo calvino’ya, cervantes’e ya da marquez’e beni sıkıca bağlayan hayali halatlar da bu metod sayesinde dokunmuştur diyebilirim. bu hayali halatlara esaslı bir düğüm attı amat’ta geçen şu betimlemeyi okuduktan sonra ihsan oktay anar: “dolapların raflarında cilt cilt dizilmiş onlarca ve belki de yüzlerce kitabın altın yaldızlı süslemeleri, sallanan fenerin ışığında, sanki karanlıkta birbirlerini dürtükleyip el şakaları yapan ifritlerin gözleri gibi parıldamaktaydı.” (amat; s: 25) bu cümle bende aynı anda kaskatı kesilme ile gözleri dolma, huzursuzlaşma ile müptelalaşma, sayfayı cildinden ayırıp toprağın yedi kat altına gömme ile aynı sayfayı bundeslade içerisinde saklama hissi uyandırdı. bu cümleyi ebediyen ezberimde tutabilmek umuduyla bildiklerimi unutmak istedim, sokaktan alelade bir sırayla geçen ve gözlerinin feri kaybolmuş türdeşlerimi yoldan çevirip bir büyü eyler gibi fısıldayayım istedim kulaklarına... ama sonra korktum; bir rüya kaç kere yaşanırsa bozuluyordu; unutmuşum!..

devamını okuyayım »
10.01.2006 19:41