gha

  • 141
  • 6
  • 2
  • 0
  • dün

palto

nikolay vasilyeviç gogol tuhaf bir yaratıktı ama zaten deha hep tuhaftır; müteşekkir okura akıllı bir eski dost gibi gelen, hayatla ilgili fikirlerini güzelce geliştirmesini sağlayanlar, ikinci sınıf yazarlardır aslında. büyük edebiyat, akıldışılığın kıyısında dolanır. hamlet, nevrotik bir alimin çılgınca düşüdür. gogol'ün "palto"su, yaşamın belirsiz örüntüsü içinde kara delikler açan, grotesk ve korkunç bir kâbustur. yüzeysel okur bu hikâyede, maskaranın tekiyle ağır şekilde dalga geçildiğini düşünecektir; ağırbaşlı okurlarsa, gogol'ün esas niyetinin, rus bürokrasisinin dehşet vericiliğini ifşa etmek olduğuna kesin gözüyle bakacaklardır. ama ne doyasıya gülmek isteyenler ne de "insanı düşünmeye zorlayan" kitaplara içi gidenler anlayacaktır "palto"nun mevzusunu. yaratıcı okur beri gelsin; bu hikâye onun içindir.

istikrarlı aleksandr sergeyeviç puşkin'in de, gerçekçi lev nikolayeviç tolstoy'un da, itidalli anton pavloviç çehov’un da, cümleyi bulandırıp odağı kaydırarak gizli bir manayı açığa çıkaran, akıldışı içgörü anları vardır. ama gogol söz konusu olduğunda bu odak kayması, sanatın temeli haline gelir; öyle ki edebiyat geleneğinin yuvarlak hatlarına uyarak yazmayı, mantıklı bir anlatımla akılcı fikirler ortaya koymayı denediğinde, ortada yeteneğinden iz kalmamıştır. ölümsüz eseri "palto"da olduğu gibi kendini koyverip, şahsi uçurumunun kıyıcığında oyalandığı vakit, rusya'nın şimdiye kadar yetiştirdiği en büyük sanatçı haline gelmiştir.

elbette yaşamın akılcı düzlemini böyle aniden eğivermenin birçok yolu vardır ve her büyük yazar, bunun için kendi yöntemini kullanır. gogol'ün yöntemi, iki hareketin bileşiminden oluşur: bir silkiniş ve bir süzülüş. absürd şekilde aniden ayağınızın altında açılan bir kapak tasavvur edin; lirik bir esinti sizi havalandırıp bir sonraki kapağın üzerine indirir. absürd, gogol'ün gözde perisidir; fakat "absürd" derken, yabansı veya gülünç olanı kastetmiyorum. absürd olanın tonları ve seviyeleri, trajik olanınki kadar çoktur ve üstelik, gogol söz konusuyken absürd, trajiğin sınırlarında dolaşır. gogol'ün karakterlerini absürd konumlara yerleştirdiğini öne sürmek yanlış olur. bir insanın yaşadığı dünyanın tümü absürd ise, onu absürd bir konuma yerleştiremezsiniz; yani "absürd"ten anladığınız, bir kıkırdama ya da omuz silkme ise. ama kastınız acınası bir durum, insanlığın hali ise; bu kadar acayip olmayan dünyalarda yer alan ulvi emellerle bağlantılı şeyler, en derin acılar, en güçlü tutkularsa kastınız, o zaman elbette ihtiyacınız olan yarık oradadır ve gogol'ün karabasanımsı, sorumsuz dünyasının orta yerinde kaybolmuş acınası bir ademoğlu, bir tür ikincil karşıtlıkla, "absürd" olacaktır.

terzinin enfiye kutusunun kapağında, "bir generalin portresi vardı ama hangisi bilmiyorum, çünkü terzinin başparmağı generalin yüzünde bir oyuk meydana getirmişti ve oyuğun üzerine dört köşe bir kağıt parçası yapıştırılmıştı". akaki akakiyeviç başmakçin'in absürdlüğü de böyledir işte. dönüp duran maskelerden birinin gerçek bir yüz olduğuna yahut en azından bir yüzün bulunması gereken yere takılmış olduğuna ihtimal vermeyiz. insanlığın özü, akıldışı biçimde, gogol'ün dünyasını oluşturan taklitler karmaşasından devşirilmektedir. "palto"nun kahramanı olan akaki akakiyeviç absürddür, çünkü acınası bir karakterdir; çünkü insandır ve çünkü onunla karşıtlık içindeymiş gibi görünen kuvvetler tarafından vücuda getirilmiştir.

sadece insan ve acınası değildir akaki akakiyeviç. daha fazlasıdır; tıpkı arka planın bir hicviyeden ibaret olmaması gibi. varlığı, tıpkı mensup bulunduğu rüya âlemi gibi, insanda titreme ve ürperti uyandırmaktadır. çiğ renklerle boyanmış perdelerin gerisindeki bir şeylere dair anıştırmalar, anlatının sathi dokusuyla öyle sanatkârane şekilde kaynaştınlmıştır ki, toplum-faydacı düşünen ruslar bu anıştırmaları tamamen gözden kaçırmışlardır. ama gogol'ün hikayeleri yaratıcı tarzda okunduğu vakit, şurada ya da buradaki en masum betimleyici pasajların, şu ya da bu sözün, bazen bir belirteç veya önermenin, mesela "hatta" yahut "neredeyse" kelimesinin, en zararsız cümleyi karabasandaki çılgın havai fişekler misali patlatacak şekilde kullanıldığı ortaya çıkmaktadır; bazen de gelişigüzel bir sohbet havasında başlayan cümle, birden yolundan çıkıp, aslında ait olduğu akıldışılığa doğru yönelir; yahut yine aniden, bir kapı açılıverir, içeri koca köpüklü dalgalar halinde giren şiir, sonunda yine gülünç sözler içinde çözülüp gider ya da kendi parodisine veyahut bir hokkabazın lafazanlığına döner; o lafazanlık da gogol'ün tarzının bir parçasıdır. sanki köşebaşında her an, gülünç ve aynı zamanda yıldızlardan gelme bir şey bekliyormuş gibi gelir; olayların komik yönüyle kozmik yönü arasındaki farkın, sadece bir sessiz harften ibaret olduğunu fark etmek, insanın hoşuna gider.

peki nedir, zararsız görünen cümlelerin arasındaki boşluklarda yakalayıp durduğumuz o tuhaf dünya? o bir bakıma hakiki dünyadır ama bize son derece absürd gelir; çünkü o dünyayı perdeleyen sahne dekoruna gözümüz alışmıştır. "palto"nun ana karakteri olan küçük uysal kâtip, metnin arasında yakaladığımız görüntüler sayesinde vücut bulmakta, gogol'ün tarzında yansıyan o gizli ama hakiki dünyayı dışa vurmaktadır. bu küçük uysal kâtip bir hayalet, trajik derinliklerden çıkıp gelerek tesadüfen küçük bir memurun kılığına girmiş bir ziyaretçidir. ilerici rus eleştirmenleri bu karakterde mazlumların imgesini algıladılar ve hikâyenin tümünü bir toplumsal protesto olarak değerlendirdiler. ama hikâyede bundan çok fazlası vardır. gogol’ün tarzının dokusundaki boşluklar ve delikler, aslında yaşamın kendi dokusundaki kusurları ima eder. çok yanlış olan bir şeyler vardır ve herkes, onlara çok mühim görünen meşguliyetlere sahip yumuşak huylu deliler iken, absürdce mantıklı bir kuvvet, onların beyhude işlerine devam etmelerini sağlamaktadır; hikâyenin gerçek "mesajı" budur. bu apaçık beyhudelik, beyhude alçakgönüllülük ve beyhude tahakküm dünyasında, tutkuyla, arzuyla ve yaratıcı çabayla erişilebilecek en yüksek paye, terzileri de müşterileri de kendine hayran bırakacak yeni bir paltodur. ahlaki meselelerden veya bir ahlak dersinden söz etmiyorum. böyle bir dünyada ahlak dersi bulunamaz, çünkü ne öğrenci vardır ne de öğretmen: bu dünya olduğu gibidir ve onu yok edebilecek her şeyi dışlar; öyle ki her tür düzeltim, mücadele, ahlaki hedef ya da girişim, bir yıldızın yörüngesini değiştirmek kadar imkan dışıdır. gogol'ün dünyasıdır bu dünya; dolayısıyla tolstoy'un, puşkin'in, çehov'un ya da benim dünyamdan tamamıyla farklıdır. fakat gogol'ü okuduktan sonra insanın gözleri gogolleşebilir ve en umulmadık yerlerde, onun dünyasından parçalar görebilir. çok sayıda ülkeye gittim; tesadüf ettiğim, gogol'ü hiç duymamış bazı kişilerin tutkulu düşlerini, akaki akakiyeviç'in paltosuna benzer şeyler süslüyordu.

"palto"nun olaylar dizisi çok basittir. yoksul, küçük bir kâtip, aldığı büyük karar uyarınca, yeni bir palto ısmarlar. palto, dikilme sürecinde, onun en büyük hayali olur. paltosunu, daha giydiği ilk gece, karanlık bir sokakta çaldırır. kederden ölüp gider ve bu kez hayaleti şehre musallat olur. olaylar dizisi böyledir ama elbette hakiki olaylar dizisi (gogol'ün eserlerinde her zaman olduğu gibi) yazarın tarzında, bu aşkın hikâyenin iç yapısında saklıdır. hikâyenin gerçek değerini takdir edebilmek için, bir tür zihnî perende atıp edebiyatın basmakalıp değerlerinden kurtulmak, insanüstü hayal gücüyle düşsel bir yola düşmüş olan yazara eşlik edebilmek gerekir. gogol'ün dünyası bir ölçüde, modern fiziğin "genişleyen evren" ya da "patlama evreni" gibi kavramlarıyla bağlantılıdır; geçen asrın pürüzsüzce dönüp duran dünyalarıyla alakası yoktur. edebi tarzı, tıpkı uzay gibi hükümlüdür; ama gogol'ün büyülü karmaşasına, çekince ve pişmanlık duymadan balıklama dalabilen az sayıda rus okuru vardır. ivan turgenyev'in büyük bir yazar olduğunu düşünen ve puşkin'le ilgili fikirlerini piyotr ilyiç çaykovski'nin değersiz librettolarına dayandıran ruslar, gogol'ün gizemli denizindeki en yumuşak dalgalar üzerinde kürek çekmekle yetinecek, verdiği tepkiler de bu tuhaf mizah ve renkli latifelerden duyduğu hazla sınırlı kalacaktır. ama derin su dalgıçları, siyah inci avcıları, derin sulardaki canavarları plajdaki gölgeliklere tercih eden kişiler, "palto"da kendi varoluş durumumuzu, ender yaşanan akıldışı algı anlarına bağlayan gölgeler bulacaktır. puşkin'in nesri üç boyutludur; gogol'ünki ise en azından dört boyutludur. çağdaşı olan, öklid'i* yerle bir edip, albert einstein'ın sonradan geliştireceği kuramların çoğunu bir asır erken keşfeden matematikçi nikolay lobaçevski'yle kıyaslanabilir. paralel doğrular kesişmiyorlarsa, ellerinden gelmediği için değil, yapacak başka işleri olduğu içindir. gogol'ün "palto"da sergilediği sanat, paralel doğruların kesişmekle de kalmayıp, solucan gibi kıvrılabileceklerine, karmakarışık hale gelebileceklerine işaret eder; tıpkı suya yansıyan iki sütunun, gereken dalgacığı yakaladıklarında titrek titrek burkulmaları gibi. gogol'ün dehası o dalgacıktır işte; beşin karekökü iki değilse bile, iki kere iki beş eder; rasyonel matematiğin de, kendi kendimizle vardığımız fizik ötesi uzlaşımların da var olmadığı gogol'ün dünyasında, bütün bunlar gayet tabii şekilde olup biter.

akaki akakiyeviç'in boyun eğdiği süreç, yani paltonun yapılması ve giyilmesi, aslında onun soyunması ve adım adım, çırılçıplak bir hayalete dönüşmesi sürecidir. hikâyenin en başından itibaren, akakiyeviç gerçekleştireceği doğaüstü yüksek atlayışa hazırlanır; onun ayakkabıları eskimesin diye sokakta parmak uçlarına basarak yürümesi veya sokağın ortasında mı, cümlenin ortasında mı kaldığının ayırdına varamaması gibi görünüşte zararsız ayrıntılar, kâtip akaki akakiyeviç'in yavaş yavaş erimesine sebep olur; öyle ki hikâyenin sonuna doğru, kâtibin hayaleti, onun varlığının en elle tutulur, en hakiki parçası haline gelir. akakiyeviç'in st. petersburg sokaklarına musallat olup çalınan paltosunu arayan ve sonunda, yaşadığı talihsizliğin sonrasında kendisine yardımcı olmayı reddetmiş bir yüksek memurun paltosunu almaya karar veren hayaleti; yüzeysel okurlara sıradan bir hayalet hikâyesi gibi gelebilecek bu anlatı, sonlara doğru, hiçbir sıfatı yakıştıramadığım bir hal alır. bu hem bir tanrılaşma hem de bir dégringolade'dır.**

işte şöyle:

“önemli şahıs neredeyse korkudan ölecekti. bürosunda, genellikle yanında astları varken güçlü bir karakterdi; erkeksi vücudu ve görünüşüyle çevresinde öyle bir izlenim bırakırdı ki, ona bakanın içi ürperirdi. oysa şu anda (böyle babayiğit görünüşlü insanların çoğunda rastlandığı gibi) öylesine dehşete kapılmıştı ki, böyle hissetmekte haksız da sayılmazdı hani, bir tür kriz falan geçireceğini sandı. hatta sonra paltosunu kendi arzusuyla çıkarıp fırlattı, arabacıya haykırarak kendisini eve götürmesini ve arabayı deli gibi sürmesini istedi. kritik anlarda böyle seslenişler duymaya ve hatta [bu kelimenin nasıl üst üste kullanıldığına dikkat edin] bu seslenişlere çok daha etkili başka bir şeyin eşlik etmesine alışkın olan arabacı, kafasını iyice içeri çekmekte fayda gördü; atları kamçıladı, araba ok gibi yerinden fırladı. altı dakika ya da azıcık daha sonra [gogol'ün özel kronometresine göre], önemli şahıs evinin sundurmasına varmıştı bile. rengi atmış, korkmuş ve paltosuz kalmış vaziyette, karolina ivanovna'ya [ilişkisi olan bir kadın] gitmek yerine, eve dönmüştü işte; sendeleyerek yatağına gitti, son derece sıkıntılı bir gece geçirdi; öyle ki ertesi sabah kahvaltıda, kızı onu görür görmez, "bugün çok solgun görünüyorsun, baba," dedi. ama babası sessiz kaldı ve [şimdi bir incil meselinin parodisi başlıyor!] başına gelenlerden, nerede bulunduğundan, nereye gitmeyi arzu etmiş olduğundan hiç bahsetmedi. olanlar onu derinden etkilemişti [burada bayır aşağı kayış başlar; yani gogol yine kendine has ihtiyaçları için, yüce sözlerden gülünç bir anlatıya geçmektedir]. hatta artık astlarıyla konuşurken, "bu ne cüret! - kiminle konuştuğunuzun farkında mısınız?" sözlerini daha az kullanır olmuştu; yahut en azından, karşısındakini dinlemeden sarf etmiyordu bu sözleri. ama daha dikkat çekici olan, artık kâtibin hayaletinin ortalarda görünmemesiydi: belli ki önemli şahsın paltosu ona iyi uymuştu; en azından bir daha kimse, insanların omzundan paltolarının kapıldığını duymadı. yine de, kabına sığamayan kimi işgüzarlar tatmin olmayıp, şehrin ücra yerlerinde kâtibin hayaletinin hâlâ kendini gösterdiğini ileri sürmeye devam ettiler. bir varoş polisi, hayaletin bir evin arkasından çıktığını kendi gözleriyle görmüştü [ahlaki tondan grotesk tona kayış, artık tepeteklak bir yuvarlanış haline gelmektedir]. ama bu polis pek cılız biri olduğundan (öyle ki zamanında, evin birinden fırlayan alelade bir yetişkin domuz, onu yere yıkıvermişti de, haline gülen bir grup arabacıdan, alaycılıklarının cezası olarak onar kapik tahsil etmiş, bu parayla da kendine enfiye almıştı), hayaleti durdurmaya kalkmayıp karanlıkta onun ardı sıra gitmişti; derken hayalet birden dönüp, "sen ne istiyorsun, sen?" diye sormuş, hatta yaşayanlar arasında bile az rastlanır irilikteki yumruğunu kaldırmıştı. nöbetçi, "hiçbir şey," diye yanıtlayıp, hemen gerisin geri uzaklaşmıştı. lakin bu hayalet öncekinden epey uzundu ve koca bir de bıyığı vardı. besbelli obuhov köprüsü’ne doğru gidiyordu ve yürüyüp, gecenin karanlığında kaybolmuştu.”

bu "alakasız" detaylar seli (mesela "yetişkin domuzların" evlerde yaygın olarak bulunduğu varsayımı) öyle bir hipnotik etki yaratır ki, insan neredeyse çok basit bir şeyi gözden kaçırır (o da son hamlenin güzelliğidir). son derece önemli bir bilgi, hikâyenin temel yapısal fikri, burada gogol tarafından kasten maskelenmektedir (çünkü aslında, hakikatin kendisi bir maskedir). akaki akakiyeviç'in paltosuz hayaleti sanılan adam, aslında onun paltosunu çalan kişidir. ama akaki akakiyeviç'in hayaleti sadece paltosuzluğuyla göze çarpmış olduğu için, şimdi hikâyenin en tuhaf paradoksuna düşen bir polis memuru, hayaleti tam da antitezi olan kişiyle, yani paltoyu çalan şahısla karıştırmaktadır. demek hikâye tam bir daireyi tasvir ediyor: fasit bir dairedir bu; zaten tüm daireler fasittir; elmalar, gezegenler, yahut insan çehreleri kisvesine bürünmüş olsalar da.

toparlarsak, hikâye şöyle ilerler: lakırdılar, lakırdılar, lirik bir dalga, lakırdılar, lirik bir dalga, lakırdılar, lirik bir dalga, lakırdılar, fantastik bir zirve, lakırdılar, lakırdılar ve tekrar hepsinin çıktığı karmaşaya dönüş. elbette sanatın bu en üst noktasında, edebiyatın derdi, mazlumlara acımak yahut zalimleri lanetlemek değildir. edebiyat şimdi insan ruhunun gizli derinliklerine hitap etmektedir ki, buralarda diğer dünyaların gölgeleri, isimsiz ve sessiz gemilerin gölgeleri misali geçip gider.

bir-iki sabırlı okurun şu ana kadar anlamış olabileceği gibi, gerçek anlamda ilgimi çeken edebiyat budur. gogol'e dair yazdıklarımın maksadını kavradığınızı umuyorum. dobra dobra ifade etmek gerekirse; rusya hakkında bilgi edinmek istiyorsanız, alman uçakları bombardımanlarda niye çuvalladı merak ediyorsanız, derdiniz "fikirler"le, "olgular"la, "mesajlar"laysa, gogol'den uzak durun. gogol'ü okuyabilmek için rusça öğrenmeye çalışmayın; paranıza yazık olur. uzak durun, uzak durun. gogol size bir şey vermez. raylara yaklaşmayın. yüksek gerilim. kapalıdır. sakının, kaçının, yapmayın. şuracıkta daha nice yasak, veto ve tehdit sıralamak isterdim. hiç gerek yok tabii; nasıl olsa yanlış türdeki okur asla buraya kadar gelemez. ama doğru türdeki okura, kardeşlerime, ikizlerime selam olsun. erkek kardeşim orgu çalıyor. kız kardeşim kitap okuyor. şu da benim halam. önce alfabeyi, dudak, dil ve diş ünsüzlerini, arı gibi, çeçe sineği gibi vızıltılı sesleri öğrenmelisiniz. ünlü harflerden biri size "öf!" dedirtecek. şahıs zamirlerinin çekimleriyle ilk olarak karşılaştığınızda, kendinizi zihnen tutuk ve ezik hissedeceksiniz. lakin gogol'e (hatta herhangi bir rus yazarına) erişmenin başka bir yolu yok, bana göre. gogol'ün eserleri, tüm başarılı edebi yapıtlarda olduğu gibi, fikir değil lisan fenomenleridir. "ga-gol"; "go-gal" değil. sondaki "l", ingilizcede bulunmayan yumuşak, eriyen bir "l"dir. insan bir yazarın adını bile telaffuz edemeden, onu anlamayı bekleyemez. fakir sözcük dağarcığımla, çeşitli bölümlerden yaptığım çevirilerin elimden geldiğince iyi olmasına çalıştım ama çeviriler iç kulağımla duyduğum sesler mertebesinde mükemmel olabilseler dahi, tonlamaları gereğince yansıtamadıktan sonra, gogol'ün yerini tutmayacaktır. onun sanatıyla ilgili yaklaşımımı naklederken, bu sanatın varlığıyla ilgili elle tutulur bir kanıt ortaya koymadım. ancak elimi yüreğimin üzerine koyup, gogol'ün hayalimin bir ürünü olmadığını söyleyebilirim. o gerçekten yaşadı, gerçekten yazdı.

gogol 1 nisan 1809'da doğmuştu. annesine bakılırsa (yer vereceğimiz kasvetli anlatıyı o aktarmıştır), tanınmış bir yazar olan kapnist, onun beş yaşındayken yazdığı bir şiiri görmüştü. ağırbaşlı yumurcağı kucaklayan kapnist, memnun anne-babaya şöyle demişti: "kader karşısına öğretmen ve rehber olarak iyi bir hıristiyan çıkardığı takdirde, deha sahibi bir yazar olacak." ama diğer husus -yani 1 nisan'da dünyaya geldiği- doğrudur.

kaynak: rus edebiyatı dersleri/vladimir nabokov/iletişim yayınları

çeviren: yiğit yavuz

devamını okuyayım »