huger

  • 3298
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen yıl

1 temmuz 1993 aziz nesin'in sivas konuşması

sivas katliamini gercekle$tiren canilerce, katliama gerekce gosterilen, aziz nesin'in sivas kultur merkezi'nde yaptigi konu$madir. tam metni a$agidadir:

"tüm inanmış insanlara saygım var.

hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunarım. mahdum kuli adında bir azeri yazar var. onun 100. doğum ya da ölüm yıldönümünde bir jübile yapılıyor bakü’de nazım hikmet’i de çağırıyorlar elbette. o toplantıya gidiyor. ama mahdum kuli hakkında hiçbir bilgisi yok. toplantıdan önce, resmi toplantıdan önce, çağrılı yazarlar kendi aralarında konuşurlarken nazım sık sık mahdum kuli hakkında bilgiler edinmeye çalışıyor. ve her konuşmacıdan en canalıcı noktaları saptıyor.

ve ilk konuşmacı kendisi olduğu için orada öğrendiği mahdum kuli hakkındaki bilgileri dinleyicilere anlatıyor. fakat dinleyicilerden en canalıcı noktaları öğrendiği için, onları söylüyor. zaten daha önceden başka bilgisi yok. öbür konuşmacılara aşağı yukarı önemli söyleyecek bir şey kalmıyor böylece. yalnız yanlış bir şey yapıyor. türkçe de "mahdum" adı olmadığı için mahdum yani "oğul" adı olmadığı için, konuşmasında mahdum kuli’nin hayatını anlatmış oluyor. şimdi ben, pir sultan abdal için buraya konuşmaya gelirken aynı durumda idim. elbette pir sultan abdal’ı genel olarak, bir aydın olarak biliyorum tabii, ama bu konuşmaya hazırlıklı gelmem gerekirdi.

ben programı da bilmiyorum doğrusu. onun için başka çarem yoktu, kitap aramaya kalktım. tam buraya geleceğim gün, havaalanında, sağa sola bakarken kitap yerine daha değerli olan asım bezirci ile karşılaştım. aman dedim, bana bir pir sultan abdal kitabı; hemen çantasından çıkardı, kendi kitabını bana verdi.

ben de nazım gibi, yalnız tabii "mahmut kuli" dememek koşuluyla pir sultan abdal hakkında onun kitabından öğrendiğimi kendi eski bilgilerime dayanarak sizlere aktarmak istiyorum. önce pir sultan abdal, bu "abdal" adı nereden geliyor? kitapta yazılı değil, ama ben de henüz bilmiyorum. etimolojik olarak "abdal" sözü gezgin dervişlere verilen bir ad, ama çok aptal var, bizim öbür aptallar gibi değil, yüzde 60 aptallar gibi değil …

ne düşünüyorsunuz?

14 yaşında idim. babam beni cafer ağa, kadıköy’deki cafer ağa camisi’ne götürürdü. bir cuma günü, demek 14 yaşımda olduğuma göre 64 yıl önce orada imam, hutbeden sonra vaaz ederken, bu "abdal" konusuna değindi. onun yorumuna göre, ki ben bugün katılmıyorum ama bir yorumdur. bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu abdal sözü için, etimolojik anlamda nereden geldiği konusunda. "abdal" dedi "ab-ü dil’dir; ab-ü dil, gönlü su gibi akan anlamına gelir. oradan dağılmıştır, oradan yayılmıştır. bu sözcük ya da bu deyim" demişti. ben hala ona da inanmıyorum.

gönlü su gibi akan ab-ü dil’den abdal olduğu lafına inanmıyorum. tıpkı şey gibi; bu bizim maydanoz midenovazdan gelir, pırasa pürhasadan gelir gibi kaynakları hep arapçaya, farsçaya bağlamaktan gelen bir yorumdu. ama böyle; bugün de ben henüz bilmiyorum, tabii içinizde bilenler vardır, niçin bu abdal sözcüğü giriyor, "ab-ü dil" doğru mudur, değil midir bilemiyorum, ama doğruluğuna pek inanmıyorum. bana göre pir sultan abdal’ın iki büyük özelliği var. asım’ın kitabında 4 ağırlık gösteriliyor. ama en önemli ağırlığı propagandacı olması ki asım buna katılmıyor, ama bana göre bir propagandacı. ve iyi bir şairin ve iyi bir yazarın başlıca özelliği, bulunduğu toplumun ve koşullarının propagandasını, ilerici propagandasını yapmasıdır. ancak bu propagandayı nasıl yaparsa iyi bir şair olabilir.

sanat ve estetik değeri ağır basan propaganda olursa; yoksa salt propaganda olursa o kupkuru bir şair demektir. propaganda şairidir, çünkü türkiye işçi partisi bile kuruluşundan sonraki ilk meclise 15 milletvekili gönderdiği zamanki toplantılarında, ev toplantılarında, özel toplantılarında bile, "gelin dostlar bir olalım ve tevekketül taala allah" diye sonu, dörtlüklerin sonu böyle biten şiirini okurlardı. demek ki 400 yıl propagandası sürebiliyor ve ona yeni bir yöntem getirmişler. ama nasıl allah’a, şu koşullarla gelin dostlar bir olalım; efendim, kılıç çalalım filan o koşulda ne olursa olsun, yani sen eşeğini iyi bir yere bağla da sonra allah’a güven. o anlamda bir tevekkül.

propaganda, birinci şeyi bence vasfı propaganda, bugün o propagandadan bize kalan ya da kalması gereken alevilik propagandası değil, sanat değeri olan propagandadır, estet değeri olan propagandadır, öyle olması gerekir. ikinci büyük yanı kavga şairi olmasıdır. ki, bu kavga şairi sürmüştür. kavgalı, kavgacılığı sürmüştür, kendi ölümünden sonra da bugüne kadar sürmüştür. kötüye karşı savaşım vermektir. ve köylü başkaldırılarında, türkiye’de köylü başkaldırılarında çok büyük etken olmuştur bu kavgacı şair. pir sultan abdal’ın bir özelliği, birçok pir sultan abdallar olması. asım’ın kitabında 4-5 tane filan gösteriliyor. bana kalırsa, nereden sezinliyorum, çünkü bu kavgacılığı ve propagandasının sürmesi birçok pir sultan abdalların yaşamış olduğunu gösteriyor. ölümünden sonra da, önce de. ve lejander bir kahraman oluyor böylece. yani halkın asıl malı olmak, özellikle o dönemde, 15.16. yüzyıllardaki bu anonim şiirlerde, güç buradan geliyor. halk onu özümsüyor. halkın içinde eriyor ve birçok şairler çıkıyor,aynı adı taşıyan… bu şu demektir: aynı felsefi doğrultuda yazan şairler oraya herhangi bir şair alınmaz, örneğin nasrettin hoca fıkralarına herhangi bir adamın fıkrası alınamaz.ama nasrettin hoca söylememiş, yazmamış bile olsa, o doğrultuda, o felsefe doğrultusunda- ki fıkralar girebilir bana göre-pir sultan şiirleri de bizzat tarihsel pir sultan’ın, asılan pir sultan’ın şiirleri olamaz, onlardan fazla ek olarak da o doğrultuda, o felsefi doğrultuda o inanç da yazmış şairlerin şiirlerinden oluşur gibi geliyor. bugün propagandası alevilik üzerine, fakat bu alevilik üzerine olan propaganda aslında bir araç olarak kullanmış bunu, yine benim yorumum…

aslında insancıllığının propagandasını yapmış, hoşgörünüm propagandasını yapmış ve alevilik ile hoşgörü bu nedenle birleşmiş…aleviliğin türkiye’de ve sürekli olarak hoşgörüyü ortaya çıkarmasının nedeni bana göre, muhalefette olmuş olmasıdır. çünkü muhalefetin şirketlerde olduğu gibi daima yüzde 50’den fazla şansı vardır. yüzde 51, yüzde 52’dir. türkiye’de hiçbir zaman aleviler iktidar olamamışlardır. acaba iktidar olsalardı ne olurdu? bu bir kuşkudur bende. çünkü iş iktidarda olmayınca hep muhalefette kalıyor. şirketlerde olduğu gibi yüzde 51 onda. onun için muhalefette olan hep doğruyu, kendine göre hep doğruyu söylemişlerdir, hoşgörüde yanılmışlardır.

iktidar olarak iktidar vermek zorundadır.verebildiği ölçüde… ama aleviler hep muhalefette kaldıkları için hep istemişlerdir, isteyen daha çok haklıdır. en az yüzde 51 hak sahibi olmuşlardır. tıpkı şirketlerde olduğu gibi bana göre… aslında konunun kaynağı, aleviliğin kaynağı, beni doğrusu için ilgilendirmiyor. size aykırı gelebilir bu düşünce, ama ne yapayım ki böyle, ben ali ile muaviye arasındaki 1000 yıl önceki çekişmenin bugün hala sürmesini h,ç anlayamıyorum.

biz ilkokuldayken –ben darüşşafaka’da okudum-4. sınıfta siyer-i nebi yada siyer-i enbiya denilen bir ders vardır. din dersi vardı. aslında din dersi değil de peygamberler tarihi…

orada bu muaviye ve ali çatışması bize çok uzun ders olarak anlatılmıştı, öğretilmişti.

ve bu dersi veren hoca tabii muaviye’yi haklı bulmuyordu, kendisi alevi de değildi. zaten muaviye’yi haklı bulan türkiye’de sünniler arasında pek yoktur.

orada bağnaz, o zamanki bağnaz alevilerin helalarını muaviye adına benziyor diye maviye boyattıklarını söylemişti. çok ilginç bir saptamadır bu… yani helasının duvarını maviye boyarsa –hiçbir ilişkisi yok- muaaviye’ye hakaret etmiş olacak… iş bu noktaya kadar gelmiştir ve devam ediyor. kahramanmaraş olaylarında bunu gördük, can almaya kadar bu düşmanlık varabiliyor. benim çocuklarımdan, vakıf çocuklarımdan bir tanesi, bir kız, akşehirli bir kız, öğretmen okulunu bitirdi. sevdiği erkek alevi. çok büyük bir olay oldu. akşehir’de bir alevi delikanlıyı bir kızın sevmesi… bir sünni kızın sevmesi… oysa o delikanlı ne aleviliği biliyordu ne de gerçek aleviydi. o sünni denilen kız da ne sünniydi ne de sünniliği biliyordu. iki tane tür insanıydı. türkiyeli iki insandı. ve bu büyük şeylere birçok yerlerde varmıştır, cinayetlere kadar… ama o tatlıya bağlandı, aileler dargın kalmak koşuluyla onlar evlendiler ve üç tane çocukları oldu. bu bende çok büyük bir izlenim bıraktı. bu olay etkilemiştir beni…bu düşmanlık hakkında doğrusu beni 12 imam da (ilgilendirmiyor)-bu size aykırı gelebilir, bağışlayın beni lütfen-çünkü çoğunuz sanıyorum ki alevisiniz ve benim de bütün inanmış insanlara saygım olduğu gibi alevilere biraz daha çoktur sevgim, neden söyleyeyim…önem veriyorum.

çünkü… hangi tarihsel neden olursa olsun, en çok hoşgörüye dayanan bir inançtır. ama dinsel inançlara karşı ve dinsiz bir insan olarak…bu anlamda aleviliği tutmuyorum. insancıl yanını ve hoşgörü yanını tutuyorum. ona çok değer ve önem veriyorum. şiilikte, ben onu da anımsıyorum ve muharremlerde -10 muharrem mi öyle bir şeydir-matem günündeki…şiilikle kaynak olarak aleviliğin yakınlığı da elbette vardır, hatta şöyle diyebilirim. yanlış da olabilir ama böyle bir düşünce var kafamda: alevilik, şiiliğin türkiyelileşmişidir. türkiyelileşmişidir çünkü aslında bizim türkiye müslümanları arap müslümanlarına benzemiyorlar.

türkiye, müslümanlığı başka bir çizgiye sokmuştur, genelde bunu anlamak için cami-ül ezher’in içine birkaç kez girdim. medreselerini de gezdim, gördüm. örneğin caminin içerisinde, o büyük caminin içerisinde çocuklar koşmaca oynarlar ve entarili arap yere yatmıştır, uyuyordur, horlaya horlaya ve entarisi açılmıştır. cinsel organı şişe şişe kabarmaktadır, onu ben gözümle gördüm. türkiye’de camide böyle bir şey olmaz, ister sünni olsun ister başka şeyden olsun. yani türkiye islamlığı türkiyelileşmiştir. alevilik de bana göre şiiliğin türkiyelileşmişidir.

türkleştirilmiş demek istemiyorum, çünkü türk olmayan aleviler de vardır. kürt aleviler vardır ama türkiyelileşmiştir ve insancıllığı da buradan geliyor zannediyorum.

bir de başka bir şey var. tabii ırk etkisini öne almayan bir insanın bildiğiniz gibi, ama en öz türklerdir onlar, türk gelenekleri hala sürmektedir, gelenek ve görenekleri onlarda sürmektedir.

oysa türkiye çok karışmış bir ülkedir. çok iyi karışmış ayrıca, ama aleviler o kadar, onlar kadar karışmamışlardır, daha çok toprak insanları oldukları için… yani örneğin bektaşiler gibi şehirleşmemiş, daha çok köy insanlarına dayandığı için… dahası gelenekleriyle türklüğü sürdürmüş insanlar olarak görüyorum onları…

şimdi bugün aleviliği nasıl yorumlamak gerekir? ben düşüncemi söyleyeceğim. önce musa idi galiba bu saz çalan arkadaşımız, bu "kohmirem, kohmirem" dayen sabir’in, azerbaycanlı sabir’in şiirini okudu. aslında "korhiyir", bu "kohmirem" yalan… hem de adamakıllı "korhiyir"…çünkü şundan belli, sabir'in şiirini bozdu: "nerede yobaz görirem korhirem". öyle değil ki… "harda müselman görirem korhirem." korktu müslüman görmekten…

hatta bütün dillerde atasözü haline gelmiş bir deyim vardır."kork allah'tan korkmayandan" derler. onun için allah'tan korkmayan biri başa geldiği zaman ondan türk halkı korkar. o demin şiiri okunan sabir de şia mezhebinden.

ben bizim din ataşeleriyle konuştuğum, tartıştığım zaman bana sık sık aleviliğin mezhep olmadığını söylüyor. doğru, alevilik mezhep değildir. ama bir tarikat mıdır, bilmiyorum, siz daha iyi biliyorsunuz elbette ne olduğunu… aleviliğin önemli, değerli bir şey olduğunu biliyorum.

ama tarikat desem tarikat değil, çünkü bir şeyhten şeyhe geçmiyor. bektaşilik gibi bir ruhsat alınarak yeni bir şeyh olmuyor. efendim? ha, mertebe filan gibi böyle şeyler, yani biraz somut olarak fiilen var olan, ama adı mezhep olmayan, tarikat olmayan bir şeydir…ve daha çok tabi, aleviler daha çok başka başka yerlerde tabii arnavutluk'ta şurda burda var, ama daha çok türkiye'ye özgü bir durumdur. mertebe dersiniz, ne derseniz deyin ama adı, bence adı pek konmamış gibi…yanlış şeylerde söyleyebilirim… ama mezhep olmadığına, tarikat olmadığına göre bir ad bulunması gerekir mertebe uygunsa mertebe denilebilir.

ama mertebe… cumhurbaşkanlığı da bir mertebe… alevi değil ama onun için onlar için başka bir şey vardır yada vardır, belki ben bilmiyorum. bugün nasıl yorumlanmalıdır? ben genelde 400 yıl önceki, -ne olursa olsun, en doğru sözler olsun-bugün aynen onları yürürlükte kalmasından yana değilim. 700 yıl önce, 750 yıl önceki mevlana’da öyle, tabii bunların için de ölümsüz değerde sözler elbette vardır. ama o felsefe bütünüyle bugüne ait uygulanamaz ve o yüzden ben müslüman değilim. yoksa kuran’da da güzel sözler var ama 1300,1400 yıl önceki sözlerin kimin sözü olursa olsun, eskiyeceğini inanıyorum. eskimiştir…

bugün pir sultanı yaşatmak ondan gerçeklerin çağcıllaştırılmasıyla olabilir. çağcıllaştırma, bugünkü çağa uyar hale getirebilirsek, o zaman ondaki nedir, onlar insancıllık başta olmak üzere birde haksızlığa karşı ayaklanmak yada karşı gelmek yoluyla olabilir. bunu sazda, sözde, şiirde yeni pir sultan abdallar, çağcıl pir sultan abdallar, yeni demelerle, yeni deyişlerle ortaya koyabilirler ancak. aynen tekrarında bilimsel yararlar vardır, tarihsel yararlar vardır. ama bugünün koşullarına hepsi uymaz, uyamaz. bu mümkün değildir.değişime aykırı bir olaydır.

onda değişmeyen özleri bulup onları sürdürmek gerekir. şimdi çok aykırı gelecek size, zannediyorum ki aykırı gelecek, ben saza da karşı bir insanım. bu saz böyle devam ettikçe türkiye bir adım ileri gidemez. yunus zamanında bu saz böyle çalınıyordu. 770 yıl önce pir sulta abdal zamanında da böyle çalınıyordu. bugün de böyle çalınıyor. bu sazı alıp da pir sultan demeleriyle bunu çalarsak, bu olmaz; hiçbir ilerleme olmamış demektir. türkiye bir adım ileri gitmemiş demektir. sazda bir hamle, bir atılım. bir modernlik. bir çağcılık yaratırsak, şiirlerinde ve şarkılarında, türkülerinde yaratabilirsek bunu başarabiliriz. bu çok güç bir iştir. ama bu güç işin altından kalmak zorunda türkiye. kalkamıyor bugüne kadar…

almanya'ya giden, avrupa'ya giden delikanlıları görüyorum, hepsinin içinde siyah torba içinde bir saz. düşününki bu söz hiçbir öğretim görmeden kendiliğinden öğreniliyor. olabilir mi böyle bir şey? haa, sazda yenilik yapanlar yok mu? birkaç tane çok önemli yenilik yapanlar var. bunları tanıdık, yaşadık bunlarla. işte o yenilikleri getirmezsek saza, bu saz bizim kendimizin, kendi ayak bağımız olacaktır gibi geliyor bana. hiçbir çağcıl olay değildir bu. tıpkı cami minaresinde mimar sinan’ı taklit ederek, onun yaptığı camiler gibi yapamaya benzer. kocatepe camisi böyle bir örnektir. bir aman sonra bu camiler bir anıtsal ören olarak kalsa, yani cami kalmasa da diyelim ki 1000 yıl sonra 3000 yılında bunlar yerin altında kalsa, arkeologlar orayı kazıp çıkarsala, bakacaklar bu ne camisi… ankara’da kocatepe camisi… allah allah, bu cami… diyecekler ki, yav kanuni sultan süleyman’ın yaptırdığı caminin kötü bir kopyası, hiç türkler ilerlememiş mi? bunu soracaklar, sazda da da böyle.

türkü de böyle, şiirde de böyle, biz nereye geldik, işte o zaman pir sultan ve onun gibi bunlar toplumsal ve lejander kahramanlardır. onun yoluna bağlı kalmış oluyoruz. yoksa aynen yenileyerek değil. aynen yinelemenin yeri tarihtir. tarih dersidir, tarih bilgisidir. bu atılım yapmamız yine onlara dayanarak olabilir. pir sultan’ın gerçek değerini vererek. örneğin bu etkinlik dördüncüsüymüş galiba... burada görüyorum ki, 400 yıllık pir sultan’ın dördüncü kutlama töreni olabiliyor.

türkiye'deki ağır siyasi baskılardan dolayı pir sultan abdal derneği'nin başkanını kutluyorum. candan, çok güzel, çok değerli bir konuşma yaptı. sayın valimizi de kutluyorum. ondan ben valiyi kutlamaya alışık değilim. ama bu valiyi elbette kutlayacağım. böyle bir valiyi...

işte benim kısaca pir sultan abdal hakkında söyleyeceklerim bunlardır. özet olarak tekrarlmak istediğim şu: pir sultan abdal bir kişi değildir. türk halkının büyük çoğunluğudur. o nereden belli, çünkü birçok pir sultan abdallar var, onu benimsemişlerdir, onun felsefesi doğrultusunda yazmışlardır şairler.

onlar hepsi, tıpkı bu şeye benzer; markez mahalle bakkalarını nasıl kaldırırsa bir tane pir sultan abdal çıkar öbürlerinin aynı yolda olanlarını siler. işte bu bizim tarihimizde çok var. özellikle halk şairlerinde pek çok var. ikincisi de pir sultan felsefesinin doğrultusunda yenilikler ve atılımlar yapmak zorundayız. yoksa biz gene biz oluruz, yüzde 60 mı yüzde 90 mı aptal oluruz belli olmaz.

sağolun, teşekkür ederim..."
(kaynak: www.mmoistanbul.org)

$imdi de $ukru gunbulut'a kulak verelim:

"şükrü günbulut, 2 temmuz 1993'te onlarca aydınlık insanımızın bir otelde sıkıştırılarak, karanlık güçler tarafından kışkırtılan yobaz güruhu tarafından diri diri yakıldığı sivas katliamını bizzat yaşayan aydınlarımızdan. çok değil sadece 9 yıl önce gerçekleşen, cumhuriyet tarihimizin bu en kanlı şeriatçı kalkışmasını, sayın günbulut'un kaleminden genç kuşaklara duyurmak, unutanlara anımsatmak istedik. katliamda yitirdiğimiz "can"ları, bir kez daha sevgiyle ve özlemle anıyoruz.

pir sultan abdal'ı anma etkinlikleri için beni de konuşmacı olarak çağırmışlardı. 30 haziran 1993 akşamı ankara'dan otobüslerle yola çıktık. 1 temmuz'da, gün ışırken sivas'a vardık. bize ayrılan madımak oteli, sivas'ın tam ortasında. belediye'ye ve valilik binasına yüz metre.
o gün sivas kültür merkezi'nde, öğleden önceki etkinliğe katıldım. asım bezirci ve aziz nesin'i dinledim. aziz nesin, niye böyle, suya sabuna dokunmayan bir konuşma yaptı diye düşündüm. meğer bilirmiş usta, burada gericiliğin fırsatçı yığıntı yaptığını. onlara fırsat olabilecek en küçük söz ve davranışı yoktu. musa eroğlu'ndan sonra yine söz aldı: "bu saz, yüzyıllardır aynı biçimde süregeliyor. artık onu geliştirelim..." dedi. o gün aziz nesin'den duyduğum tek sert eleştiri bu idi.
hasret gültekin, çelpedeki ustalığını gösterdi. bitirince, ali balkız, hepimizin duygularını dile getirdi: "aşk olsun hasret gültekin!"
asım bezirci'yi ilk kez görüyordum. dış görünümünden hiç beklenmeyen bir enerjiyle konuşuyordu. bir eleştirmen olarak pir sultan'ı ele aldı.
sonra ismail kaya çıktı. semahlar çalındı.
öğleden sonraki etkinliklere katılamadım. çok yorgundum. yattım. o sırada buruciye'de yazarlar kitap imzalamış. halk gecesi olmuş. gecede musa eroğlu, muhlis akarsu, nesimi çimen, ismail kaya ve diğer sanatçılar varmış.
ertesi gün (2 temmuz cuma), erkenden uyandım. o gün saat 14.00'te arif sağ'ın bir dinletisi ve 14.30'da bir panel vardı: "medya ve emperyalizm". panelde sami karaören, raif türk, şükrü günbulut, mustafa yalçıner ve soner doğan bulunuyordu. sonra, tiyatro ve şiir akşamı olacaktı. ayın üçünde de banaz'a gidecektik. orada ilk gün, a$ik mahzuni şerif'i dinleyecektik.
kalkar kalkmaz panel konuşması için son hazırlığımı yaptım. öğleye doğru dışarı çıktım.
bizimkiler cumhuriyet lokantasında. ben de oraya gidiyorum.
lokantanın önünden geçen cumhuriyet caddesi'nde bağırtılar duyuyoruz: "katil aziz... şeytan aziz... kâfirlere ölüm... allahu ekber..." bir bölük insan, yumruklarını sallayarak madımak'a doğru gidiyor. aralarında aczmendi giysililer ve çocuklar da var… lokantadakiler, vitrinlere dizilip, caddeye bakıyor. yürüyenlerin elinde "müslümanlara" yazılı küçük kağıtlar görülüyor.

(dr. şükrü günbulut'un makalesinin devamını bilim ve ütopya dergisinin temmuz 2002 sayımızda bulabilirsiniz.)
(kaynak: www.bilimutopya.com.tr)

devamını okuyayım »
29.03.2004 06:43