illuminatinin basindaki adam

  • azimli
  • kofti anarşist (162)
  • 6539
  • 38
  • 1
  • 0
  • 3 gün önce

insanlar inandığı şeylere neden inanır

ilginç soru, insan bunun cevabını bulmaya yaklaştıkça insanları yargılamayı da bırakmaya başlıyor. buradaki inanç dediğim çok geniş kapsamlı aslında; insanın dininden siyasi görüşüne, ahlaki inançlarından epistemolojik tutumlarına, metafiziksel kabullerinden hangi bilimsel teorilere inanıp hangilerine inanmayacağından şeyleri nasıl analiz ettiğine uzanan kocaman bir kümeden bahsediyoruz. öyle pek felsefi bir soru değil, bilimin spesifik alt dallarıyla yanıtlanabilecek bir soru. spesifik olarak bilişsel ve evrimsel psikolojinin, sosyobiyolojinin konusu. spesifik soru şu aslında: "x inancına sahip bir kimseyi bu inancı seçmeye iten şey nedir?"

inanç oluşturma sürecinin rasyonel bir süreç değil aslında. rasyonel bir süreçten kast edilen şu: bir konuyla ilgili tüm delillerin tarafsız biçimde tartılması, fikir teatisi/deliberasyon ve sonunda bir kanıya varma. kısaca rota kanıtlar -> inanç şeklinde.

peki beyni normal işleyen bir insan ne yapıyor? önce belirli bir kanıya sahip oluyor şu ya da bu sebeple, ancak ondan sonra onu rasyonalize etmek için sebepler/deliller üretiyor. yani rota inanç->deliller şeklinde.

buna çok radikal bir deney örneği vereyim; lars hall et. al, bir deneyde katılımcılara siyasi, sosyal, ahlaki vb. konulardaki fikirlerini 1-9 puan skalasında belirtmelerini istiyor.[1]
misal,
"silah alım-satımına büyük ölçekli bir yasak getirilmelidir"

1- hiç katılmıyorum, 9- tamamen katılıyorum

şeklinde bir takım sorular. katılımcılar anketi dolduruyorlar ve deneyi yapanlar el çabukluğuyla yanıtları değiştiriyorlar. diyelim, katılımcı yukarıdaki soruya 2 yanıtını vermişse tam simetriğini alıp 7'ye çeviriyorlar. sonra bu katılımcıya anketi gösterip "neden 7 verdiğinizi açıklar mısınız?" diye soruyorlar, ve katılımcılar hakikaten de baştaki pozisyonlarının tam tersini savunuyor, buna dair gerekçeler sunuyorlar. inanç->gerekçe rotasının en net örneklerinden biridir bu deney.

dahası biz bir kere bir kanıya varmışsak buna gerekçe bulmada iyiyiz, fakat bu pozisyonun aksi için doğru düzgün sebep gösteremiyoruz. misal, deanna kuhn'un yaptığı bir deneyde kuhn 160 katılımcıya çeşitli toplumsal konularla ilgili fikirlerini soruyor ve bu fikirlerini argümanla desteklemesini istiyor, tüm katılımcılar rahatlıkla gerekçeler üretebilirken bu fikirlere karşı argüman üretmeleri istendiğinde sadece %14'ü bunu yapabiliyor, geri kalanlar ise yanıt dahi veremiyor.

bu iki örneği neden verdim? zihnin nasıl çalıştığına dair kafada bir şema çizmek için. bizim beynimizde sistematik akıldan sapmalar var bilişsel eğilim (cognitive bias) denilen ve bunların sayısı sayma biçiminize bağlı olarak 70 ila 110 arasında. mesela confirmation bias var, kendi inancımızı destekleyen tüm kanıtları -ne kadar zayıf olursa olsun- hemen benimserken karşı kanıtları sistematik olarak görmezden geliyor ve bir şekilde kusur buluyoruz benimsememek için. halo etkisi var mesela, birini sevdiğimizde yahut onu çekici bulduğumuzda bu o kişiye dair diğer yargılarımızı da etkiliyor. insanların sevdikleri bir ünlüye dair onu kötü gösterecek bir durum ortaya çıktığında verdikleri tepkiye bakmanız yeter, canhıraş biçimde savunup iddiaları reddediyorlar. halbuki birinin iyi bir aktör ya da sanatçı olması iyi bir insan olmasını gerektirmiyor.

bunların en dehşetlilerinden biri grupiçi eğilim, ki sanırım insanlık tarihinin en etkili bilişsel höristiklerinden biri. kendi kabilemizdekilerin erdemlerini abartıp kendi grubumuz dışındakileri küçümseme eğilimi işte. biz süperiz, karşı taraf tü kaka meselesi. milliyetçiliktir, ırkçılıktır, mezhepçiliktir, partizanlıktır hepsi nerden çıkıyor sanıyorsunuz? bunun ciddiyeti için yine eğlenceli bir örnek vereyim:

fred geldman, bir derste sınıftakileri ikiye ayırıyor: o gün tenis ayakkabısı giyenler ve giymeyenler. sonra diyor ki sınıftakilere, diğer gruptakiler o gün neden tenis ayakkabısı giymeyi (ya da giymemeyi) tercih etmiş olabilir? bir süre sonra olay çığrından çıkıyor, "bunlar tenis ayakkabısı giyiyor çünkü aptallar, zevkleri kötü, tembeller" vb., tabi kendilerini de övmeye başlıyorlar.[2] bakın bu kadar ufak, önemsiz ve masum bir grup ayrımı bile grup aidiyetini ve grup içi eğilimi nasıl etkileyebiliyor.

neyse, bunlar cebimizde dursun. şimdi bir de şunu düşünün: her insan farklı gruplar içine doğuyor, farklı ortamlarda yetişiyor, farklı zeka seviyelerine sahip, farklı genetik özelliklere sahip, farklı kimlik aidiyetleri var et setera. durum böyle olunca insanların birbirlerinden çok farklı şeylere inanmaları, her grubun kendi inançlarına mutlak doğruymuş gibi sarılmaları, diğer gruplara ve iddialarına kuşkuyla yaklaşmaları doğal oluyor (iyi ya da kötü demiyorum, doğal diyorum). rasyonalite deyince akla ilk gelen şey olan bilimin iki ciddi adamının, richard dawkins ve francis collins, aynı deneyimlerden yola çıkıp zıt sonuçlara varmaları (birisi dindarlıktan ateizme geçmişken diğeri ateistlikten dindarlığa keskin bir dönüş yaptı) şaşırtıcı mı? değil aslında o kadar. çünkü insanların inançları tam olarak mantık çerçevesinde ortaya çıkmıyor, bireylerin arkaplanları -birbiriyle ilişkili ilişkisiz onlarca faktör- var.

burada şöyle bir şey oluyor tabi; evrimdir, küresel ısınmadır, evrenin başlangıcıdır filan en bilimle ilgili tartışmalarda bile uzlaşmazlığın bilimle hiçbir ilgisi olmadığı, aslında bir kabile savaşı olduğu ortaya çıkıyor. bizde pek yok da sırf bunla ilgili çalışma var diye bu örneği veriyorum; dan kahan oldukça ünlü bir makalesinde küresel ısınma, nükleer atıkların imhası gibi konularda karşıt görüşlü gruplarda asıl ayırıcı unsurun bilimsel okuryazarlıktan ziyade bu konuların ifade ettiği kültürel değerler olduğunu gösteriyor. [3]moral tribes isimli çok güzel bir kitap var, bunun bir de yazarı var joshua greene diye. yakın zamanda redbrainbluebrain diye bir yarışma açmıştı demokratların ve cumhuriyetçilerin hangi konularda orantısız olarak doğru/yanlış bilgi sahibi olduğuna dair. oradaki mantık da yine bu kabilecilik mantığı misal, kültürel ittifaklar (siyasi parti çizgisindeki gibi) ve bunların bilgi disparitesine etkisi mevzubahis.

özet: inanç dediğin anüs gibidir, herkeste bulunur ama onun sebebi de akıl mantık değildir çoğu vakit. arkada çalışan uygulamalar var, onlar belirliyor biraz da.

anektodal bir notla bitirirsem, bilişsel eğilim üzerine eğilmenin bende iki kalıcı etkisi oldu:

1. insanları argümantasyonla bir şeylere ikna edebileceğime inancım azaldı epey; tartışmayı zaten sevmiyordum, tamamen bıraktım.

2. insanları yargılamayı hemen hemen tamamen bıraktım. insanları yargılamak değil, anlamak üzerine yoğunlaşmaya başladım. insanların neye neden inandıkları, inandıklarının doğruluğundan yanlışlığından daha ilgi çekici.

----
[1] https://journals.plos.org/…371/journal.pone.0045457
[2] http://mgto.org/…group-bias-in-class-experiments-2/
[3] https://www.tandfonline.com/…0/13669877.2010.511246

further reading diyorsanız da;

inanan beyin - michael shermer
on being certain: believing you are right even when you are wrong- robert burton
the enigma of reason : a new theory of human understanding - hugo mercier & dan sperber
the elephant in the brain: hidden motives in everyday life - kevin simler & robin hanson

devamını okuyayım »