juxtapose

  • azimli
  • anadolu çocuğu (302)
  • 1123
  • 5
  • 1
  • 0
  • 6 gün önce

tom waits

fon müziği: tom waits’ten “house where nobody lives”…

loş bir bar, sadece müdavimlerinin geldiği… herkes öylesine ahbap ki, içeri girenin diğerlerine selam etmemesi uğultularla kınanıyor. kalabalığın huzur verdiği nadir yerlerden biri. adamın biri bir eliyle sigarasını tutarken, arkasından seslenen arkadaşının sesine boşta kalan eliyle cevap veriyor.

ortalarda bir oraya bir buraya koşuşturan garsonlar; ki kimse onlara garson gözüyle bakmıyor – onlar işleri başında ayık ve ayakta kalabilmek için içmeyen ayyaşlar diğerlerine göre, kendi içlerinden… usta bir koreografileri var, o kalabalığın içinde süzülen sigara dumanı gibi.

dışarısı soğuk. camın önünden geçenlerin yakaları kalkık, bereler boyunlara kadar çekilmiş. sızlayan burunlarını yüz mimikleri ele veriyor. kadınlar sımsıkı sarılmış erkeklerine, ısınmak için. soğuğun verdiği güveni daha çok hisseder gibiler. açık denizde fırtınalı bir gecede sığınabilecek bir dehlizin aniden karşınıza çıkıvermesi gibi… soğuk, aslında yakıyor bedenleri.

tom waits’in “mule variations” albümünü koymuşlar belli ki; “cold water” çalıyor şimdi de. siste çatlaklar açan bir müzik. müdavimler, çalan müziğin esrarıyla da kendilerini ayrıcalıklı hissediyorlar, bu adaya dahil olmaktan… dışarıdan gelip geçenler ise, içeride muhabbetle demlenenlerin yüzlerine vuran bu dinginliğin kokusunu alır gibi içeriyi izliyorlar; ‘girsek mi biz de’ sorusu kafalarında… burasının kalabalığı bir’liktir oysa. yandan gelen sıfır-altı yaş müziğinin çılgınlığını, gençliklerine veriyorlar aldırmaksızın. eh, bir arada olmanın şımarıklığı da var biraz.

- iki bira! aman öyle salatalık malatalık dilimleyeyim deme yanına. sana hıyar demek zorunda kalmayalım.
- ne zaman gördün ki birayla hıyar verdiği mi?
- hayır, ben buradaki geleceğimizi garantiye alıyorum oğlum!
- görürsün sen: iki çaay, açık olsun! paşa torunlarına.

yan masada farklı muhabbet. ama bu diyaloglara – ki aslında olağan gecelik replikler denmeli – ortak bir kahkaha yükseliyor.


barın giriş kapısının sağ tarafındaki duvara yakın çekim:
detay görüntü:
dışarıdan geçenlerin tam karşıdan gördükleri, tek bir aplikle aydınlatılan loş ışıklı buğday rengi duvarda, yıldıztozlarıyla çerçevelendiği rivayet edilen bir metin asılı. nefti bir zemin üzerine yazılmış, koyu ahşap mekanın baş tacı bir metin. şöyle yazıyor:

“öyle çok kitaplar deviresim geliyor ki;
onları kendi eleğimden geçirip,
en nadide sözcükleri ayıklayıp
‘cennetin romanını’ yazmak istiyorum sana.
beni içine çektiğin,
paylaştığın bahçenin renklerini
harflerle boyamak istiyorum aklımın tablosunda.

ilk filmimiz gibi…

bugün de sabah olmak zorunda mı?
gece,
biraz daha süremez mi
saltanatını?
gecenin içimizde açtığı gözler,
parıldayan yıldızlardan daha cennetsi geliyor bana.
çünkü biliyorum,
zarif göğsünde esen rüzgarın ta oralardan
bana getirdiği kokuyu…

senin kokunu…

sevgili’m, iste o anda uyanıyorum.
çünkü, hem sana
hem de kendime aidim.
sen kokunu bana geceyi yaşamak için gönderdin.
ve ruhun bütün ateşiyle alıyor bedenimi.
hazzınla,
daha da aralanıyor kapılar.

sonsuz gizlerin sessiz habercisisin.”


kimse fark etmiyor ki, bu metin daha yazılmadı.
yarın sahibini bulacak.

devamını okuyayım »
28.09.2005 10:36