soii

  • 85
  • 36
  • 5
  • 0
  • evvelsi gün

dersu uzala

film, bir sinema filminden öte bir hayat kesitidir.
her şey yalın ve doğal olarak sunulmuştur önümüze.

filmin bizi çarpmasının sebeplerinden biri de budur esasında.
olan biten her şey, birebir yaşanmış olabilecek bir hayat hikâyesinden ibaret.
filmde herhangi bir abartı yok, olağanüstü durumlar yok, hayatın ta kendisi var sadece.

burada doğadaki insan, doğal yaşamın güzelliği, şehir-doğa çatışması gibi tuzaklara düşersek çok yüzeysel bakmış oluruz.
asıl fark etmemiz gereken mesele zaten doğada yaşıyor oluşumuzdur.
dersu'nun dereden içtiği suyla, kadının parayla aldığı su aynı su, hakeza odun aynı odun. farkı oluşturan bizim "kural" dediğimiz soyut şeyler.
(burada bir ara not, altyazı bunu "bir kural" olarak çevirmiş ama adamın söylediği "paryadak takoy" orada daha çok "buranın bir düzeni işte veya düzen işte" gibi bir anlam içeriyor, zaten adamın ses tonundan bunu anlayabilirsiniz, kendisi de bunu söylerken olayın anlamsızlığının tereddüdünü yaşıyor)
bu kurallar aslında yok, tamamen soyut ve sırf bu düzenin içine doğduğumuz için sorgusuz kabûlleniyoruz bunları. burada medeniyetin bunu mecbur kılması gibi konulara değinmeyeceğim, o kısımlar okuyucunun kendisine kalsın.

işte bütün bunların sonucunda şuraya varabiliyoruz ki, dersu'nun bizi etkileyen tarafı onun bizden daha doğal ve belki "insanca" yaşıyor olmasıdır.
buradaki doğallıktan kasıt, doğduğu gibi, doğduğu üzere. tabii ki medeniyetin bir ürünü olan tüfeği kullanmaktan(hele bir de ustaca kullanmaktan!) geri kalmıyor dersu, ama onun hayatı doğayla savaşmak üzerine kurulu, tüfek bir ayrıntı oluyor sadece.

dersu bir insan. geziyor, avlanıyor, yiyor, içiyor, doğayla savaşıyor, üzülüyor, seviniyor, gülüyor, korkuyor. evet korkuyor, gölde kaybolunca doğanın kendisini alt etmesinden korkuyor, gözleri bozulunca korkuyor, kaçıyor doğadan ama "insan" gibi yaşamadıktan sonra yaşamanın bir anlamı olmadığını fark ediyor ve ölmek pahasına geri dönüyor doğaya. doğadan soyutlanmayı sevmiyor, kaldıramıyor.
doğada olmasına rağmen değilmişçesine soyutlanmayı sevmiyor ve geri dönüyor.

bizi çarpan şey de tam olarak burada vuku buluyor.
kendimizi ne kadar soyutlasak da, gözlerimizi açıp baktığımızda çok da farklı yaşamıyoruz dersu'dan. doğuyoruz, yaşıyoruz ve ölüyoruz.

mars'a mekik de göndersek, müthiş bilimsel buluşlara ve icatlara imza da atsak, sonunda doğa bizi alt ediyor ve ölüyoruz.
elimizde ise dersu'nun aklının bir türlü almadığı soyut ürünler kalıyor.

çocuk piyano çalıyor, esasında etkilenmemiz gerekirken etkilenmiyoruz. çünkü köşede dersu uzala bütün doğallığıyla adeta doğanın bir temsilcisi gibi oturuyor.
çünkü gerçek olan bu, gerçek eğer soğuktan korunmayı bilmezsen bir gecede ölecek olman. bunun yanında piyanonun bir değeri kalmıyor, çok yapay duruyor.

yüzbaşı(kapitan) kendisini dersu'da buluyor, onun yanında kendini güvende hissediyor. çünkü o zamana kadar yapaylığının farkında olmayan bu adam, karşısına çıkan ufak tefek bir ihtiyar tarafından gerçeğe maruz bırakılıyor.

bunun dışında filmde özellikle sessizlik anlarına dikkat etmeliyiz. filmde sessizliğin vuku bulduğu bütün anlar altında mesajlar barındırıyor. bunlardan en önemlileri dersu gömüldükten sonraki sessizlik ve ondan önce balık yeme sahnesindeki sessizlik.

ayrıca filmde acele diye bir şey yok. dersu'nun sudan kurtarılma sahnesi bile oldukça sakin, doğal, akışına göre ilerliyor. kahramanlıklar, haykırışlar, yapay duygusallıklar, saçma sapan hareketler yok.
dersu yüzbaşının hayatını kurtarıyor, ama bu kahramanlık değil, doğal bir davranış, kendisi de bunu söylüyor zaten.

dersu doğal, bu yüzden yüzbaşıyı hayran bırakıyor kendisine.
film doğal, bu yüzden biz de filme hayran kalıyoruz.

son olarak filmi kendi dilinde seyretmenizi öneriyorum, aksi hâlde yaşamanız gereken duyguları yaşayamamanız olası.

cümlelerde anlam bozuklukları olabilir, entryi girdiğim saat malûm.

devamını okuyayım »
06.05.2018 05:28