tashih tamyeri

  • 339
  • 0
  • 0
  • 0
  • 4 ay önce

martin heidegger

heidegger’in düşüncesinin kökenleri üç kolda aranabilir: evlendikten sonra 1919'da katoliklikten protestanlığa dönüşüyle etkisi altına girdiği aziz augustinusçuluk, marburg üniversitesi'ndeki yeni-kantçılık ve tabii freiburg üniversitesi'nde trendelenburg-brentano çizgisinden gelen edmund husserl'in görüngübilimi.

augustinusçuluğun etkisi heidegger'in farklı dönemlerinde farklı biçimlerde kendini gösterir: 20’lerin başında tanrıbilimle felsefeyi ayırt etmesinde, 20’lerde yaptığı “zaman”, “bellek” ve “soru” çözümlemelerinde, 20’lerden sonra da yanaştığı kendine özgü gizemcilik ve varlık-tarihi anlayışında... augustinus'un heidegger üzerindeki etkisi özellikle aquino’lu aziz tommasso’nun hıristiyan aristoculuğuna (ya da akılcı-idealist hıristiyanlığına) tepkisinden de anlaşılabilir.

heidegger aziz tommasso’nun aristoculuğuna tepkili olduğu gibi, marburg'da yeni-kantçı hartmann ve natorp’un aristo okumalarına da sıcak bakmaz. gene de natorp'a büyük saygısı vardır ve platon'un sofist'i üstüne verdiği dersi onun anısına adar. kaldı ki bence görüngünün "olanak koşullarını" araştırmak görüngübilim tasarısının temelinde bulunduğundan, 20’lerdeki heidegger’de kantçı bir şeyler hep vardır. (bkz: transcendental)

heidegger, aziz tommasso’da ve yeni-kantçılarda bulamadığı aristoculuğu husserl’in görüngübiliminde bulmuş. şimdi bu bir yandan şaşırtıcı, çünkü husserl sanırım aristo’yla hiç ilgilenmiyor, kendi tasarısı var, yorumbilimci biri değil, genelde felsefe tarihiyle ilgilenmiyor. (sonradan "krisis"'i yazıyor, descartes’a yanaşıyor, ama olsun.) işte burada sanıyorum husserl’in hocası brentano’nun ve onun hocası trendelenburg’un aristoculuğu devreye giriyor. nitekim husserl’in asistanı olmadan çok önce heidegger, brentano’nun ilk yapıtı olan “aristoteles’te varolanın anlamının çokkatmanlılığı”nı* okumuş, aristo’ya öyle girmiş ve varlık sorusuyla ilgilenmeye bu sayede başlamıştır... (bkz: franz brentano)

derrida’nın “déconstruction”unun kökeni olan heidegger’ci “destruktion” ya da “abbau” kavramı da sanırım brentano üzerinden ortaçağdaki “disputatio” ve “destructio” alıştırmalarından geliyor (bkz: sic et non), onlar da ibn-i rüşd ve gazali’nin “tehafüt”ünden geliyor. gazali'yle kant arasındaki tuhaf akrabalık bir yana, heidegger’i fransızcaya ilk çeviren ve “dasein”ı “réalité humaine” diye çevirerek kafa karışıklığına yol açan henry corbin’e göre “tehafüt”ün anlamı şöyledir: “[tehafüt] ‘yıkılma’, ‘çökme’ ve ‘yok olma’ (praecipitatio, ruina) ve yenilerde ‘tutarsızlık’ diye çevrilmiştir, ki fazla soyut ve durağan bir terimdir. aslında fiilden türetilmiş bu adın belirttiği durumun en iyi çevirisi ‘kendi kendini çökertme’dir...” bu durumda “tehafüt”ün kökeni, olmayana ergidir, aristo'nun ve hatta platon'un diyalektiğidir, eninde sonunda da sokrates’in elenkhos’udur, içkin eleştiri...

sözü bağlamak için, şöyle diyelim: heidegger’in düşüncesinin kökeninde aziz augustinus, kant ve husserl bulunur (yorck kontu'nu ve dilthey'ı atladık), arkalarından aristo’nun karaltısı geçer. hepsinin altında görünen şey de büyük bir düşünce gücü ve bir o kadar büyük bir hınçtır. ama o da ayrı bir entry’nin konusudur.

devamını okuyayım »
18.11.2004 11:04