şükela:  tümü | bugün
863 entry daha
  • herkes bişeylerden bahsetmiş, doğal olarak debelere kadar girmiş ancak kimse wifi metaforu ya da film boyunca elden düşmeyen taştan bahsetmemiş gelin sizin için bunlardan ve daha nicelerinden bahsedeyim. bu arada filmi izlemeyenler için ağır spoiller içerir.

    öncelikle dünyanın en yaygın internet kullanımına sahip olan ülke güney kore’dir. bugün güney kore’ye bilet alın ve gidin; havaalanına indiğiniz andan itibaren otobüs, metro, kafe, tuvalet, durak, park, avm, market fark etmeksizin her noktada internet erişiminiz olacaktır ve %90 internet kullanımınız ücretsizdir! buna rağmen filmde internete erişebilmek için tuvaletin en ücra köşesine gidilmesi gerekir... bunun sebebi ise; günümüzde internet olmadan kimsenin iletişim kuramaz hale geldiğini vurgulamaktır. ki filmde, wi-fi zengin ve fakir arasındaki en büyük eşitlik noktası olarak kullanılmıştır. zengin park ailesi wifi’ye çok kolay bir şekilde ulaşsa bile kullanmazken, fakir kim ailesi wifi kullanımında o kadar gelişmiştir ki; bir alanda hiç bir bilgiye sahip olmasalar bile ufak araştırmalar sonucu zengin hayata dahil olabilecekleri püf noktalar edinirler.

    daha ilk sahneden; genç işsizlik oranının artmasına ve kore'deki bitmek bilmeyen sınıf mücadelesine küçük ama etkili bir gönderme vardır. internette teknik bularak kutuları katladıktan sonra, firma çalışanı kesinti yapmak ister ve emeği değersizleştirmeye çalışır. bunun yanı sıra, kevin'da eleman eksikliğinden faydalanmaya çalışır ve parttime iş için diğerini de atıp kendilerini almasını ister. güney kore'de işsizlik oranı çok düşük olmasına rağmen; genç nesil (6,6 milyonluk bir kısmı) işsizdir ve iş bulabilmek yada kamu sınavlarını geçebilmek için en az 2-7 sene sınavlara girmekle uğraşırlar. bu sınavları kazanmaya harcadıkları zamanda ise ne öğrenci ne de çalışan olmadıkları için para kazanabilmek adına sürekli parttime işler yaparlar. the new york times tarafından açıklanan 2015 rakamlarına göre; güney korelilerin en yüksek gelirli; zengin sınıfı %10luk bir kesimdir ve ülke gelirinin neredeyse %66'sını bunlara aittir. geri kalan “daha fakir yarısı" ise gelirin sadece %2si ile idare etmeye çalışmaktadır.

    bu bilgiden sonra wi-fi kullanımından devam edelim; örneğin; "sanat terapisi" terimini öğrendikten sonra jessica’nın yüksek bir ücret karşılığı işe alınması en basit örnektir. burada özellikle (bkz: picasso)'nun eserlerine benzeyen bir tablo kullanmıştır. bunun sebebini uzun uzun açıklamak yerine şu hikayeyi bırakıyorum;

    bir adam picassoya şöyle der:
    -renkleri karıştırmaktan ve içiçe geçmiş çizgiler yapmaktan başka resim yeteneğin yok gibi geliyor bana...
    picasso fırçasını alır ve yere bir buğday tanesi resmi çizer.
    öyle gerçekçi olur ki bir tavuk yemek için gagalamaya başlar.
    gördüğü durumdan şaşkına dönen adam picassoya:
    -bu kadar mükemmel resimler yapabiliyorken niçin bu garip resimleri yapmakta ısrar ediyorsunuz?
    picasso yanıtı yapıştırır:
    -çünkü ben resimlerimi tavuklar için yapmıyorum...

    devam edelim ya da; babanın yolda hava atmak için aracın gps sistemini kapatarak (buraya bir yıldız atıyorum çünkü aşağıda tekrar nedeninden bahsedeceğim.)“38. paralelin altındaki herhangi yolu gözü kapalı” bildiğini kanıtlaması veya annenin aslında tarifini bildiği halde etli ramenin ne olduğunu hemen internetten aratması gibi…

    buna da değinmeden geçemeyeceğim, şöyle ki; güney kore'de kelimeler son senelerde kısaltmalar kullanılarak açıklanıyor yani gençler arasında bir sosyal medya diline sahipler. örnek vermek gerekirse; kız arkadaş yoca=kız çingu= arkadaş kelimelerinin birleşiminin kısaltılması olan “yo” “çin” şeklinde yazılıyor. bizim dilimizde pek bir anlam ifade etmese bile "kıark” şeklinde telaffuz ediliyor. da daha basit bir örnekle; ayrılmaz ikili olarak gördükleri şeyi kısaltıp birleştirmişler de diyebiliriz. tavuk bira demek yerine kısaltma olarak "takbi“ demek yetiyor. bu yüzden etli ramen de filmde “etram” şeklinde internet kısaltması olarak telaffuz ederek sosyal medyanın bu günki dile yansıma şekline gönderme yapılmış.

    kısacası aslında wifi filmin kemiklerinden birisidir ve seyircinin gözüne gözüne hayvan gibi de sokulmuştur.

    gelelim dizideki diğer bir noktaya; ingilizce konuşmaların alt yazıda bile neden türkçeye çevirilmedi?

    eminim bunu kimse ciddiye almadı ve izlerken çevirmenin aptallığına küfür etti. en azından ben izlerken salondaki diğer izleyicilerin "bu ne alaka? neden türkçeye çevrilmemiş bu kadar basit cümle? çevirmen mal herhalde.." falan şeklinde mırıldanmalarına şahit oldum. ancak arkadaşlar çevirmen mal falan değil! knock knooock sizi uyandırmaya geldim kusura bakmayın. şöyle ki; kevin ve ailesi ucuz ama besleyici kore yemeklerini şöförler odasında yerken, zengin park ailesi yabancı özentisi oldukları için eve şefler getirerek makarna, somon, biftek, graten falan yiyerek eğleniyor yani “yabancı” bir yaşam tarzını benimsediklerini kızıldereli hikayesiyle sürekli göstermeye çalışıyor, hatta ve hatta konuşmalarının arasına ingilizce örnekler ekleyerek sahte karmaşıklıklarını film boyunca biz izleyenlere kabul ettirmeye çalışıyorlar.

    mutfak neden önemli ondan da bahsedeyim? güney kore’de yabancı mutfak özentiliği çok yüksek açıkcası. makarna zengin yemeği, ramen fakir yemeği olarak görülüyor her zaman. güzel bir makarna yemek neredeyse üst sınıf göstergesi diyebilirim. meraklısına bu konuda 4, 5 kore dizisi de önerebilirim. bunun dışında jessica bir sahnede köpek maması yiyor ve iğrenmek yerine köpek mamasıymış diyip devam ediyor. final'de bile yine almanların sadece bira ve sosis yediklerine dair algıya vurgu yapılıyor. üst sınıftaki bir ailenin köpek mamasının bile, kendi yedikleri yemekten lezzetliymiş gibi verilmesi; yine bahsettiğimiz yabancılaşmanın üstüne vurgu yapmak için kullanılıyor.

    jessica’nın iç çamaşırını arabada bırakarak şöförü zan altında bırakmasına ne dersiniz peki? ya da veremi ortaya atıp diğer çalışan kadının işten çıkartılmasına? iç çamaşırının daha sonra diğer bir fanteziye ön ayak olması ve eski çalışan kadının gelip telefonla videoya çekerek aileyi tehtid etmesine...

    bunlar öylece ortaya atılmış sahneler midir sizce? tabikide değiller.

    öncelikle iç çamaşırı çok iyi bildiğimiz bir deyimden dolayı kullanılmıştır. “kirli çamaşırların ortaya çıkması” çünkü kore'de de böyle bir deyim var ve kirli bir iş yaptıklarını filmde ilk kez kabulleniş ve reddediş anları da burada göze sokuluyor. yakışıklı şöför işten kovulduktan sonra pişmanlığını duymalı mıyız diye kendilerini sorguladıkları ilk an burada doğuyor. ayrıca iç çamaşırının, zengin baba’nın sapık fantezilerini süslemesinin sebebi de farklı değil, onları altta görmekten zevk aldıklarını vurguladıkları devasa bir şut burası da.

    şeftali alerjisinin verem gibi algılanması da çok uzak bir örnek değil sanırım. kafanızı biraz daha çevirirseniz wuhan’daki korona virüsü size el sallayacaktır. sadece bir iki öksürükle ve bir parça acı sosla, çalışan kadının bulaşıcı bir hastalığa sahip olduğunu kanıtlamış oluyor. insanların ne kadar kolay manipüle edilebileceğini kör göze parmak şeklinde seyircinin önüne seriyor. işin kötüsü, kadının bir suçu olmasa bile çocuklarına karşı bir tehdit olarak algılayıp hiç düşünmeden, sorgulamadan bir anda yıllardır yanlarında olan kişiye olan güvenlerinin sahteliğini, manipülasyonun ne kadar kolay olduğunu, körü körüne inanıp önümüze sunulan şeyleri kabul etmekte ne kadar vasat olduğumuzu çatır çatır burada verilerek, izleyicinin bile sorgulamaktan uzak kişiliğine baskı yapılıyor. yani mevzu sadece zenginlik fakirlik arasındaki uçurum ya da düşündüğünüz gibi bundan doğan bir parazit değil… herkes komplo teorileri üretmiş, benim teorilerim de senelerdir güney kore sineması takip ettiğim için bu yönde.

    zengin aile kampa gittiğinde evde neler dönüyor? buradaki böcek, koku, sosyal medyanın yıkıcı gücü, fakir kesimin kendi arasındaki hayatta kalma savaşı gibi metaforlara (bkz: #93432159) bu entry’de değinilmiş bende tekrar benzerlerini açıklamak istemiyorum ancak eklemek istediğim birkaç nokta var, onlardan birisi koku muhabbeti...

    güney kore aynı zamanda dünyanın en kokusuz insanlarının yaşadığı ülke olabilir. bu çöp kokusu, metro kokusu gibi bariz mekanlara ait kokular değil… parfüm kokusu, vücut kokusu gibi kokular. 1 ay boyunca hiç duş almayan bir koreli gene ter gibi kötü bir kokuya sahip olmaz. neden bende bilmiyorum ancak genetik kodları mı dersiniz ne derseniz diyin hiç bir korelide özel bir koku bulunuyor diyemem. hatta direk; insanların kendi vücutlarına ait bir kokuları yok bile diyebilirim. öyle ki bu yüzden parfüm gibi ağır yapay kokular da ülke genelinde bizim ki kadar çok kullanılmıyor. hatta bütün koreli arkadaşlarım 2 fıst parfüm sıktığım an “banyo yapsaydın” diye bildiğiniz azarlamışlardır… anlayacağınız; mükemmel parfüme de sahip olsanız sizin çok ağır koktuğunuzu söyleyip rencide edebilir ya da, direk burunlarını kapatarak hakaret edebilirler… istediğiniz kadar, az sıktığınıza yada güzel koktuğunuza inanın, kötü kokuyormuşsunuz gibi muamele ediyorlar. bu yüzden koku konusunun üzerinde durulması aslında sadece fakir kesime bir gönderme değil diye düşünüyorum.

    bir de eski çalışan kadının gönder tuşuna basacağı andaki konuşma tarzından bahsetmek istiyorum; videoya çekerken kuzey koreli kim jong un’un roketi gibi bir etki bırakacağına dair ritmik tonda bir açıklama yapıyor ya hah işte orada; ri chun hee adlı kuzey kore’nin en meşhur spikerinin sesini taklit ediyor. bu kadının çok ritmik ve meşhur bir sesi var bizdeki bülent ersoy taklitleri gibi diyebiliriz sanırım. bu kadının merak edenler için onun da linkinibırakayım. ben burada az kalsın boğulacaktım çünkü sinemadaki insanlara ayıp olmasın diye içime doğru güldüm. sanki tek fark eden ve anlayan benmişim gibi hissettiğiğimden de höyküre höyküre gülemedim maalesef. ancak burası acı ama gerçek bir mesaj daha taşımaktadır; alt kesimdeki iki aile arasındaki savaş; güney koreliler ve kuzey'deki kardeşleri arasındaki büyük ekonomik ve sosyal uçurum da dahil olmak üzere bölünmenin ne denli sorunlar yarattığı bir tarafın istesede istemese de ölümüyle sonuçlandığını gösteren noktadır ve bana göre film bu ayrımcılığın üstesinden gelmek istediği için parasite ismini almıştır. film boyunca bölünmüş ülkeye dair imalar ve sıradan korelilere getirdiği stres yansıtılmıştır.

    eller havaya pislikler dediği andaysa filmin gelişme noktası kendi içindeki çatışmayı tamamlayarak doruk noktasına doğru atağa geçiyor. ve bizde dark mod’a geçiş yapıyoruz. çatışma sonunda bir aile kaybediyor olsa da sınıfsal statü değişmiyor, yine zindanda yaşamaya çalışan kesim bizimkilerin baba figürü oluyor.

    fakir ama gururlu baba; kızının yaralanması ve zengin ailenin çocuğunun yaralanmasının aynı ana denk geldiği noktada patlama yaşayarak; bıçak kemiğe dayandığı anda, zengin babaya bıçağı takıyor. yani arkadaşlar mevzu sadece bong’unda dediği gibi “yoksulluk ve haksız dağılım gerçeği değildir; sadece sosyal düzenlemelerimizin biraz daha nazik hissetmesi”dir.

    çeşitli işçi sınıfı insanlar arasındaki dayanışma eksikliğinin üzücü, ama aynı zamanda gerçekçi bir şekilde verildiği film dalları arasındakara mizah’i bir örnektir.

    film boyunca bölünmüş iki ülke arasında imalar ve göndermeler vardır; daha önce yukarıda buraya döneceğim dediğim noktalardan biriside budur. baba karakteri; zengin adama kendini kanıtlarken; “38. paralelin altındaki herhangi bir yere” aşina olduğunu söyler. bu sahnede tabiki öylesine tesadüfi bir sayı değildir. hazır wikipedia açılmışken size bu bilgiyide alta ekleyeyim.


    (bkz: kore'nin bölünmesi) ve panmunjom
    38. enlem ilk kez 1896 yılında kore için ayırıcı bir çizgi olarak kabul edilmiştir. o tarihte rusya, kore'yi denetimi altına almak isterken japonya bölgedeki haklarını britanyalılardan henüz geri almıştı. japonya, olası bir çatışmanın önüne geçmek amacıyla rusya'ya ülkeyi ikiye ayırmayı önermiş, ancak anlaşma sağlanamamış ve japonya ülkeyi ele geçirmiştir.

    sınırın sol tarafı güney kore'yi, sağ tarafı kuzey kore'yi göstermektedir.
    enlem, japonya'nın 1945'te teslim olmasından sonra 10-11 ağustos 1945 gecesi sınır olarak kabul edilmiştir. kore'nin özgürlüğüne kavuşmasından dört gün önce alınan bu karar dean rusk ve charles bonesteel'in öncülüğünde hazırlanmıştır. yarımadayı ortadan ikiye ayıran enlem 1948 yılında henüz bağımsızlığını kazanmış kuzey ve güney kore arasındaki sınır durumuna gelmiştir. kuzey kore birlikleri 25 haziran 1950'de sınırı geçerek güney kore'yi işgal etmiş, böylece kore savaşı resmen başlamıştır.
    kore savaşı'nı 1953'te resmen sona erdiren ateşkes antlaşmasının ardından yeni sınır askerden arındırılmış bölgenin ortasından geçirilmiştir. güneybatıdan kuzeydoğuya uzanan sınır, 38. enlemi dar açıyla kesmektedir. 38. enlem, ateşkesin ilan edildiği yer olarak da bilinmektedir. link


    tabiki sadece bu da değil aynı zamanda; zengin halkların evlerinin “kuzey kore saldırıları veya alacaklıların girmesi durumunda” gizli sığınakları olduğunu gördüğümüzde hepimiz şok olduk kabul edelim… ayrıca bahçe’ye parti için sandalyelerin diziliminden bahsederken turna kuşu şeklinde dizilmesi de istiyor. bunun için daha fazla uzatmayacağım ancak sadako ve kağıttan bin turna kuşu kitabına bakabilirsiniz.

    buraya kadar geldik taş nerede? diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

    bütün film müştemilat taşı olarak bilinen yeşim taşı’nın (kısamunsag) eve gelmesiyle başlıyor aslında…

    kore yeşim taşı bütün yeşim taşları arasında en yüksek kalitedeki taştır ve dünya genelinde yeşim taşı; mutluluğun, saflığın sembolüdür. doğu mistisizminde önem verilen yeşim taşı insanın içindeki bilgeliği temsil eder. asya’da yeşim taşının kullanım alanı ise bildiğimiz zengin soylular ve fakir halkın ayrımı olduğunu söyleyensem, şaşırmazsınız diye düşünüyorum... daha geniş bilgi için burayabakılabilir.

    ayrıca; çin’de han hanedanlığı sırasında en zengin soylular, küçük küçük yeşim taşlarının birleştirilmesiyle yapılan elbiselerle gömülürdü. bu o kişinin statüsünün sembolü olarak görülürdü. ayrıca yeşim taşının fiziksel çürümeyi engellediği sanılıyordu. ( çünkü infrared ışın yayar.)

    yeşim taşından elbiseler ve takılar artık revaçta olmasada, güney kore’de de çindekiyle aynı aynı anlamı taşıyan yeşim taşı; joseon dönemi de dahil olmak üzere önceki devirlerle ilgili bütün dizi ve filmlerde köleler tarafından işlenip şehrin göbeğine dikilen heykellere krallığın zenginliği sembolize etmek amacıyla kullanılmaktadır. örnek dizi; arthdal chronicles

    taşın kullanım amacını öğrendikten sonra; filmin de tam olarak kalbi ve beyni diyebilirim. olaylar yaşanmadan önce seyirciye hazırlanma, düşünme, fikir yürütme için fırsat verme noktasıdır… bu taş aslında; tam olarak filmin başından sona anlattığı hikayenin kısa metraj hali gibi...

    taşın hikayesi ilk anda anlatılarak, seyirciye "neyin içine düştüğünü bil" mesajı veriliyor. fakir, ailelere hediye olarak verilen müştemilat taşı, taşa sahip aileleri de zenginliğe ulaştıracaktır diye özellikle vurgulanıyor.

    sonrasında kevin evinin camına işeyen adamı dövmek için taşı kaldırıyor ve kaldırdığında başkasına taş atmanın ağırlığını kendi elleriyle hissediyor…
    ilerleyen sahnelerde wifi kullanılarak zengin ailenin evine girmeden önce fark ederseniz taş yine gözümüze aile tarafından yıkanıp, temizlenirken sokuluyor. zengin sınıfın içine dahil olmaya hazırlığı diyebiliriz buna da.. ve bir süre taşın ailede olduğu unutuluyor.

    ta ki sel baskınına kadar. devasa sel baskını yaşandığında, taş bir anda ağırlığından kurtulup suyun üzerinde yüzmeye başlıyor… yani filmsel zamanda sel baskınına kadar geçen sürecin ailenin yüklerini azaltarak su yüzüne çıktıklarını, zengin olabileceklerini bize hatırlatmak istiyor ve kevin bu kez taşı sahiplenmeye karar veriyor. artık yaptıkları yanlışlarla yüzleşebilecekleri noktada olduğumuz kevini’n taşın peşini bırakmadığını fark etmesi ve sarıp sarmaladığı an yüzümüze tokat gibi çarpıyor. kevin sonunda bunun yükünü kaldıramayacağını fark ederek taşı aldığı yere götürmek, başladığı çizgiye dönmek istiyor ancak taş, ilk baştaki ağırlığını kazanıp kafasına inmesiyle filmdeki görevini tamamlıyor.

    film; doğru ve yanlış seçimlerin sadece bizden doğduğu göstererek, kevin'ın kafasına atılan taşla, bizimde başımızı yararak bu şekilde gösterilmiştir. film oscar’ı haketmiyor diyen halt etmiştir. beğenmeyenlerin bir çoğu filmi anlama gereği bile duymamıştır diyorum ve daha fazla uzatmadan eyorlamam bu kadar diyerek entry'i burada sonlandırıyorum.

    ayrıca @tanaka adlı kullanıcıdan gelen bazı bilgiler eklemek istiyorum kendisine de buradan teşekkür edeyim istedim.

    filmdeki tas; zenginlikle bir alakasi tam olmasa da, kore'deki en yasli jenerasyonun bir zamanlar cin ve japonya'daki gibi dogal olarak sekilli olan taslari toplamasiyla ilgili. kore'deki bir cok ailenin evindeki bufelerde de bu tarz taslar biblo gibi durmakta.

    ben tasin aslinda filmde bir sabit oldugunu dusunuyorum. hikaye'nin ana kahramaninin sabiti. hikaye tasla basliyor ve tasla bitiyor. evdeki hemen her sahnede tas orda. ailenin bir parcasi. en sonunda da aile evlerinden cikip baska bir dunyaya da dolayli olarak tas vasitasiyla geciyor.

    bir de yeni nesilde ki buna yonetmenin nesli de dahil, kimse artik bu taslari toplamiyor. yani tas burda aslinda degisen nesil, ilerleyen teknoloji, fakat ayni zamanda da siniflar arasindaki ucurumlari da sembolize edebilir.

    yonetmenin bir roportajinda da tasi babasinda gordugunu, cocuklugu sirasinda surekli boyle taslar topladiklarini ve anlamini hic kavrayamadigini ama artik tanidigi kimsenin bu taslarla ilgilenmedigini soyledigini hatirliyorum.

    bir diger metafor da sığınaklar. ailenin yasadigi yari-bodrum ev de bir siginak. kore savasindan sonra yapilan evler de bu tarz siginaklar bulunmasi sart konulmus. bu siginaklar kiralanabilen yasanilan yerler degil. nukleer siginaklardan ziyade bir ucak saldirisi sirasinda saklanmak amacli vs. fakat daha sonra sanirim 60lar veya 70ler olsa gerek, kuzey kore tehlikesinin cok ciddi olmamasi, artan nufus, emlak fiyatlari derken bir kanunla bu siginaklar da artik kiralanmaya baslamis. tuvaletin yukarda olmasinin nedeni de daha once kanalizasyon dusunulmemis olan gecici siginaklara mecburi yapilan tuvaletlerle ilgili. burda da zenginlerin evlerindeki siginaklarin korunakligi ve kullanim amaciyla, mecburiyetten kullanilan ve ailemizin yasadigi siginak da aslinda iki dunya arasindaki farka yonelik. ailemizin babasi bir siginaktan kurtulmusken baska bir siginakta yasamaya mecbur kaliyor.

    oscari haketmiyor diyenler dunya sinemalarindan habersiz sinemanin sadece eglence kismiyla ilgilenenler olabilir. bence kore'nin en iyi filmlerinden biri olmasa da cok guzel bir film, harika bir sinema soleni ve en azindan insanlarin artik kore sinemasina baska gozle bakmasini saglamasi acisindan bu odulu almasi da son derece yerinde.

    edit 2:
    daha önce duvardaki tablo için picasso göndermesi yapmıştım ancak yapım ekibi, çocuğun kendi portresini çizdiği şempanze tablosu için 2000'lerin başında bir bukchigi pakchigi reklamda oynayan rapçi hunihoon bu resimleri çizmiş... çocuk çizimleri çizen bir sanatçı arayan bong joon ho ile sanat yönetmeni lee ha jun tarafından seçilen ressamın film için çizdiği diğer resimlere zibezi adı verilmiş buradan bir kaç tanesine bakılabilir. otoportreler
175 entry daha