şükela:  tümü | bugün
43 entry daha
  • iron maiden'ın ikinci albümü olan killers'ı grubun kendi adını taşıyan ilk albümünün daha fiyakalı kuzeni gibi görsek acaba ne kadar doğru olur? sonuçta çoğu ilk albümde yer alan şarkılar ile büyük ölçüde aynı zamanlarda yazılmış ama o ya da bu nedenle o albüme girmeyen şarkılardan oluşan bu albüm, hem yeni bir prodüktör hem de yetenekli bir yeni gitarist ile kaydedildiği için bazı dinleyiciler tarafından ilk albümden bile daha iyi bir yere konmakta. bir yandan da bir dönemin kapanışını simgelemekte çünkü albüm bittikten bir süre sonra maiden'ın ne yayınlanmamış bir bestesi kalacak ne de bir vokalisti olacak. ama önce tarihte ufak yolculuk.

    ıron maiden, bircok kadro değişikliği yaşayıp, dağılmanın eşiğinden birçok kez dönse de grubun beyni ve bas gitaristi steve harris'in hırsı sayesinde ayakta kaldı. yavaş yavaş sağlam bir kadro oturtan grup, nisan 1980'de ilk albümünü yayınladı. ama daha albüm çıkmadan judas priest'in altında çalıp kendini gösterme fırsatı kazanmıştı. albüm sonrası da kendi başlarına konserler vermeye başladılar. 5 nisan 1980'de ilk kez yurtdışında konser verdiler. kendilerini avrupa'ya tanıtırken bu konserlerden üç şarkı 1980 yılı sonlarında live!! + one adlı bir ep olarak japonya'da yayınlandı. grup, dünyayı fethetmeyi çoktan kafaya takmıştı. 23 mayıs'ta albümde yer almayan sanctuary single'ı çıktı. o sırada avrupa turnesine çıkmaya karar veren kiss, gözüne kestirdiği maiden'ı alt grup olarak almak istedi. o yıl unmasked albümünü çıkaran kiss, büyük bir başarı kazanamamıştı bir önceki albümde yer alan i was made for loving you gibi bir hit çıkamamıştı ve de en önemlisi davulcusu peter criss ile albüm sonrası yollarını ayırmıştı. iron maiden, sıkıntılar yaşayan kiss'in seyirci toplamasına yardım edecekti. maiden da kiss'in fan kitlesine müziklerini sunacaktı. kazan-kazan. ama kaybeden biri vardı. maiden'ın gitaristi dennis stratton, farklı müzikal bakış açısı nedeniyle harris ve grup menajerirod smallwood ile anlaşamıyordu. bu turnede stratton, maiden yerine kiss tayfası ile daha fazla vakit geçirince artık dönülmez yola girilmişti. 13 ekim'de turne bitince grup, plak şirketi zoruyla çıkardıkları bir diğer albüm dışı single olan woman in uniform cover'ını kliplendirdiler. bu single'ın b-side'ında o zamana dek profesyonel olarak yayınlanmamış bir maiden şarkısı olan invasion da vardı. bu single çalışması ve klip, stratton'ın grup ile son çalışması oldu ve maiden ailesine entegre olamaması nedeni ile kendisi kovuldu. yerine geçecek isim ise belliydi: diğer gitarist dave murray'nin çocukluk ve eski grup arkadaşı, harris'in de daha önce gruba almak isteyip başaramadığı adrian smith. smith'in o dönem maiden'e katılmamak için iyi bir nedeni vardı çünkü kendi şarkılarını yazıp söylediği bir grubu yönetiyordu: urchin. grup, maiden'dan önce single yayınlayabilmişse de urchin şarkıları yeni bir şey söylemeyen hard rock şarkılarıydı. maiden ise kendine has bir sound yakalamış, bir albüm yapmış ve ikinciye başlamak üzereydi. maiden'ın geleceğinin urchin'den parlak olduğunu göre smith de ısrarcı olmadı ve maiden'a katıldı. grup, smith'ı ısındırmak için kasım ve aralık aylarında birkaç konser daha verdi.
    ve 1981 yılına yeni albümlerini kaydederek girdiler.

    ilk albüm kayıtlarından hiç memnun olmayan grup, bu sefer iyi bir prodüktör ile çalışmak istediler ve cv'sinde deep purple ve black sabbath gibi babaları bulunduran martin birch ile anlaştılar. grup ve birch'in kimyaları çok uyuştu ve yolları bu albümden sonra 11 sene daha kesişmeye devam etti. killers'ı içindeki şarkılar iron maiden'dakiler kadar ikonik değildi ama albüm sound olarak daha cilalı bir hale geldi. sadece grubun sound'u makyajlanmadı. grubun maskotu eddie de yaratıcısı derek riggs tarafından ilk albüme kıyasla daha oturmuş ve daha karizmatik bir hale getirilmişti. albüm hakkında ne düşünürseniz düşünün ama kanımca maiden albümleri arasında en karizmatik kapaklardan birisi kesinlikle bu albümün kapağı. ayrıca grubun özellikle bu albümde bahsettiği ölüm, cinayet ve kaçış temalarına da çok uyumlu. yani kapakta eli kanlı eddie'yi görünce albümden ne çıkacağı üç aşağı beş yukarı belli oluyor.

    albüm kısa bir enstrümantal ile açılmakta: the ides of march. oldukça görkemli, gaza getirici bir eser. albüm açılışı için çok iyi ama asıl konser açılışları için ideal. şarkının karizmasının bir kısmı şarkının gitar rifinde gizli. maiden'ın basit ama karizmatik riflerinden birine sahip. ayrıca sololar da çok iyi ki ilk soloyu adrian smith atmakta. herhalde yeni gitaristi güzelce tanıtmak istemişler. ama şarkının asıl gaza getirici özelliği clive burr'un muhteşem davulları. şarkının davullarının bu kadar önde olması ve şarkının omurgasını oluşturması tesadüf değil çünkü şarkının ilginç öyküsünün odağında bir davulcu var. maiden, ilk davulcusu ile yollarını ayırdığında grubun davullarına barry purkis geldi. grup, birkaç ay boyunca repertuar çalıştı. bu eserlerden biri de the ides of march'tı. purkis, şarkının etkileyici davul partisyonunu yazdı. ancak purkis, biraz garip bir karakterdi. yapacaklarını kestirmek zordu. bir gün maiden ile ilk konserine çıktığında uzun bir davul solosu atmaya karar verdi. solonun ortasında pub'da maiden'ı izlerken bira içip konuşan birkaç seyirciye bagetlerini atıp "susun da üstadı izleyin" diye bağırdığı anda harris, purkis'in biletini kesmişti. purkis, dönemin başka bir metal grubu olan samson'a katıldığında kafasına deriden bir maske geçirip, adını thundersticks yaptı ve kendini pek fazla konuşmayan, garip sesler çıkaran, sahnede kafes içinde şov yapan bir karaktere çevirdi. samson ikinci albümünü kaydederken thundersticks, the ides of march'ı "benim şarkım" diyerek grubuna sundu ve thunderburst adıyla kaydettikler. ancak bu steve harris'in kulağına gitti ve harris, avukatları aracılığıyla bu şarkıda besteci olarak adının geçmesi gerektiğini iletti. sorun çözüldü. böylece 1980'de, daha the ides of march maiden tarafından yayınlanmadan, bu beste ilk kez gün ışığına çıktı. peki besteci olarak kim yazıyordu? samson grup elemanları ve steve harris. işi daha da ilginç kılan şey bruce dickinson'ın o dönem samson vokalisti olması. yani harris ve dickinson'ın isimleri daha dickinson'ın maiden'e geçme ihtimali ortada yokken bir şarkıda yan yana gelmişti. bir sene sonra da şarkı killers'ta yer aldı. peki besteci kimdi? sadece steve harris. thundersticks'in adı geçmiyordu. elbette thundersticks buna karşı çıktı ama köprünün altından çok su akmıştı. maiden, 1981'de ortalama bir pub grubu değil, priest ve kiss ile turneye çıkmış, ilk albümü tutmuş, televizyonda gözükmüş, bilinen bir grup haline gelmişti. harris de thundersticks'e "çok istiyorsan buyur, dava aç" dedi. davulcu da maiden ve emi'nin arkasındaki avukat takımını ve samson'ın da beş parasız, hala çıkış yapmaya çalışan bir grup olduğunu göz önüne alınca da bu toplara girmedi.

    the ides of march bittiği anda, wrathchild yumruk gibi iniyor. şarkı, maiden'ın en direkt ve enerjik şarkılarından biri. albümün en bilinen şarkısı dersek yalan olmaz. maiden konserlerinde de yıllarca söylendi. introdaki bas gitar rifi metal müziğin en bilinen bas gitar riflerinden biri. tüm şarkı boyunca da girişteki enerjiyi devam ettiriyor. şarkının bir başka güzelliği adrian smith. kendisi tüm şarkı boyunca vokali destekleyecek şekilde gitar melodileri eklemeyi bırakmıyor. sanki vokal ve gitar düet yapıyor. şarkı aslında ilk albüm yayınlandıktan çok kısa süre sonra metal for muthas adlı toplama albümde demo olarak yayınlanmıştı. oradaki versiyonla albüm versiyonunu karşılaştırdığımızda adrian smith'in şarkıyı bir üst seviyeye çıkardığı çok daha bariz hale geliyor. di'anno her zamanki yırtıcılığı ile sözlere uygun bir performans göstermekte. son kıtaya girmeden oldukça tize çıktığı bir an var ki aslında kendisinin de vokal genişliğinin etkileyici olduğunu gösteriyor ama bu anın kaydın oldukça gerisinde kalması ve hafiften ekolu olması acaba stüdyoda bir düzeltmeye uğramış olabilir mi dedirtiyor. sözlerde kendisini bırakıp giden babasını arayan bir evlat anlatılıyor. johnny cash'ten bildiğimiza boy named sue'nun daha kısa ve metal versiyonu gibi. bu takip ve öfke konusu albümün geri kalanı ile çok uyumlu. kesinlikle zamana yenik düşmeyen bir şarkı oldu.

    iron maiden'ın çok güzel introları var ama murders in the rue morgue bunların en iyilerinden. 57 saniye süren introsu ile şarkının gerisi arasında ciddi bir ton farkı var. bu yönden aslında the ides of march ve wrathchild ikilisine benziyor. intro'yu verdiği heyecan ve arttırdığı beklenti yönünden de the ides of march'a benzetiyorum ama yapı olarak ondan çok farklı. kısacık intro'ya bir yumuşak giriş, dinleyende bas gitar çalma hissiyatı uyandıran bir rif ve de yavaş ama görkemli elektro gitar harmonileri eklenmiş. şarkının devamı da wratchchild gibi tam gaz ilerleyen bir eser. paris'te iki kişinin cesedini bulan ve insanlar onu
    cesetlerin yanında gördüğü için suçlandığını düşünüp kaçmaya başlayan bir turisti anlatıyor. şarkının da sonunda küçük bir twist var: (spoiler alert) kahramanımızın doktoru kendisine zamanında katil olabileceğini söylemiş. şarkı ismini edger allen poe'nun aynı eserinden alsa da konu poe'nun eserinden büyük ölçüde farklı. kanundan kaçış teması ilk albüme girmeyen single'lardan sanctuary ile benzeşiyor. hatta nakaratlardan sonra müziğin kısa duraksamaları da tarz olarak benzeşiyor. şarkının ilginç özelliklerinden biri intro haricinde 3 dakika sürse de dört kıtası, bir ara bölümü ve hiçbiri tamamen aynı olmayan altı tane nakaratı olması. yani kelime/şarkı uzunluğu oranı en yüksek olan maiden şarkılarından olabilir. ilk nakaratın sonundaki "run before the killers go free"de elbette albümün adına bir selam var. müzikal olarak ilk albümün hard rock havasında ilerliyor. bir thin lizzy hissiyatı var. murray ve smith'in arka arkaya solo atmak yerine beraber solo atmayı seçmeleri iyi olmuş. uyumları zaten süper. sonuçta çocukluk arkadaşları. kesinlikle grubun asi döneminin en güzel eserlerinden biri. ama benim için ne olursa olsun "süper introlu maiden şarkısı" yaftası ile kalacak.

    albümün ortalama şarkılarından biri another life. şarkıyı ortalama bulmanın en büyük sebebi aslında bir dakika kadar süren bir şarkı fikrini harris'in üç tekrar ve gitar soloları ile 3:30 dakikaya uzatması. böylece "bir atraksiyon oldu, olacak" derken şarkı bitiyor. sözler de basit. harris'in daha ilk denemelerinden biri olduğu çok ortada. mutsuz ve intihar etmeyi düşünen bir adamın hisselerini çok basit sözlerle anlatmaya çalışıyor. yine de güzel şeyler bulmak mümkün. clive burr'e davul introsu çaldırma fikri güzel. her zamanki gibi çok temiz, fazla süslemelerden uzak bir performans göstermiş. mesela bu şarkının introsunu nicko mcbrain'in where eagles daredeki introsunu karşılaştırınca iki bateristin farklarını çok güzel ortaya koyuyor. burr, album turnesinde bu şarkıda ekstradan bir davul solo da atmakta. girişte ve şarkı ortasında dave murray'nin çılgın soloları da şarkının başka bir yüz akı. ortadaki solo öncesi harris'in bas gitarı rifi ise tarz olarak biraz fazla pozitif geliyor. di'anno'nun vokalindeki eko da sanki biraz daha kısılabilirmiş. bence b-side olsa daha iyi olabilecek bir esermiş.

    albümün daha ilk yüzü bitmeden ikinci bir enstrümantal olarak genghis khan başlıyor. murders in the rue morgue'un başındaki bölümü de ayrı sayarsak üçüncü enstrümantal pasaj. başka maiden albümlerinde göremeyeceğimiz bir özellik bu. bu şarkı benim killers'tan duyduğum ilk şarkıydı. bunun da sebebi 2000'li yılların başındaki papa roach polemiğiydi. yaşı tutan hatırlar; dönemin çıkış yapan nu-metal gruplarından papa roach, last resort şarkısı ile zirve yaparken çoğu insan şarkının gaz rifinin genghis khan'dan çalındığını iddia etmişti. gerçekten de şarkının ikinci yarısında duyduğumuz rif, last resort'takine çok benziyor. ama bu rif şarkının sadece bir kısmını oluşturmakta. şarkının ilk 50 saniyesinde bas ve elektro gitarların başı çektiği bir marş havası içeren bir performans var. sonraki bölümde ise clive burr'un davulda çıldırdığına şahit oluyoruz. şarkıya gazı verdikçe veriyor ve 1:45 gibi yukarıda bahsi geçen rife çok muntazam bir geçiş yaşanıyor. şarkı bitene kadar bu rif dönerken, üstüne çığlık atan gitarlar da eklenince şarkı bir müzik şölenine dönüyor. şarkının baştaki marş havası ve sondaki vurucu rifi, cengiz han'ın istilaları gibi sert ve yırtıcı gelmiş olsa gerek ki bu ismi vermişler. grubun bir önceki enstrümantaline de bir benzer karizmatiklikte bir isim vermişlerdi (transylvania). aslında albüm biterken "ya bir tane de enstrümantal mi yapsak?" diyerek kaydedilse de aceleye gelmiş bir iş gibi değil.

    innocent exile, önceki albümden sanctuary ve bu albümdeki murders in the rue morgue'daki cinayet ve kaçış temasını devam ettiriyor. girişindeki bas gitar rifi çok güzel. harris, bu dönem yazdığı şarkılarda olduğu gibi kendi imzasını çok iyi atmış. davulda clive burr'un ara ara yaptığı ataklar iyi. şarkının ilk albümü andıran hard rock havası da güzel. paul di'annonun solodan önceki ses numaraları ve şarkının bitirişinde yaptıkları özellikle bu tarz öfkeli ve agresif şarkılarda çok etkili olduğunu gösteriyor. lakin bu şarkıda da another life'ta olduğu gibi garip bir yapı var. şarkının ilk kıtası bir daha tekrar ediliyor, sonra bir bridge ve gitar solosu derken şarkı bitiyor. iyi bir şarkı fikri olduğu kesin ama şarkı daha bir eskiz iken tamamlanmadan üstünkörü bitirmişler gibi. halbuki grubun ta ilk konserlerinden kalma bir şarkı aslında. o kadar zaman içinde daha toparlayabilirlermiş ama olmamış.

    albümün ikinci yarısı albüme adını veren killers ile açılıyor . bu şarkı da bir steve harris bas gitar rifi ile açılıyor. o dönem kendisinin şarkı yazımında ipleri ne kadar elinde tuttuğu albüm boyunca duydugumuz bas gitar introlarından belli. daha diğer enstrümanlar şarkıya girmeden bile sadece bas gitar rifi ile bir sinsilik, bir gariplik hissiyatı vermeyi başarıyorlar. intronun devamını da ilginç buluyorum çünkü hep bir şey olacak gibi tansiyonu arttırıp arttırıp uzun süre o beklenen patlamayı vermiyorlar. bu da şarkıdaki heyecanı arttırıyor. di'anno'nun çığlıkları da vurucu bir şeylerin geleceğinin fragmanı gibi. uzun da bir intro. sözler girene kadar 1 dakika 10 saniye geçiyor. di'anno demişken kendisinin maiden kariyeri boyunca en çok bu şarkıda parladığını düşünüyorum. ileride dickinson ile zirve yapacak teatral vokalin çok iyi bir örneğini bu eserde göstermekte. genel olarak bir katilin ruh haline yakışacak sertlikte ve kirlilikte bir vokal kullanırken, kıtaların sonunda daha temiz ve vibratolu bir bitiriş yapabiliyor. ya da "i've done it again" kısmında hem kirliliği hem de vibratoyu kullanabiliyor. "the mocking religion of hatred" ve "excitement shakes me" kısımlarında ise kirli kirli giderken bir anda sesini inceltebiliyor ki dengesiz bir katilin ruh haline çok oturuyor bu ufak oyunlar. en sondaki kötü adam gülüşünü de ileride dickinson bir kaç şarkıda kullandı. di'anno'nun bu kadar iyi olması sürpriz değil çünkü sözleri de yazan kendisi. bu şarkının farklı sözlerle olan bir versiyonu grubun albümden kısa süre sonra çıkan ilk konser videosunda görülebilmekte. doğru sözleri bulana kadar bir süre çalıştıkları ortada ama sonuçta şarkıyı o kadar sevmişler ki albüme ismini vermiş. di'anno da "killers"ı solo kariyerinde çalıştığı gruplardan birinin ismi olarak kullandı. bu arada bu şarkının da nakaratsız olduğuna dikkat çekmek lazım. onun yerine kıtalar ile öykü anlatmayı seçmişler. daha önce de dediğim gibi bu albümün şarkılarının yapıları gerçekten çok sıradışı. albümün en iyi şarkısı olmasa da sadece di'anno'nun bu güzel vokal performansını dinlemek için bile kulak kabartılır.

    maiden diskografisinin en ayrıksı şarkılarından biri prodigal son. ilk albümdeki strange world gibi hem ikinci yüzün ikinci şarkısı, hem de daha yavaş bir numara. ama strange world her şeye rağmen elektro gitarlarla çalınmış, bluesy bir rock eserken prodigal son akustik gitarın öne çıktığı bir eser. yanlış bilmiyorsam maiden ilk kez bu şarkıda akustik gitar kullandı ve daha sonra sadece moonchild ve journeymande bu enstrümana geri döndü. ama diğer iki eser yine de maiden havasını taşırken bu eser çok daha farklı bir havada. girişindeki gitar performansının mutlu bir havası var diyebiliriz. albümün geri kalanında bulunan besteleri ve bunların agresifliğini düşündüğümüz zaman bu şarkı çok ayrıksı kalıyor. o yüzden albüm bir yana bu şarkı bir yana durumu var. her ne kadar akustik gitar çok belirgin olsa da şarkı tamamen akustik değil. ritmde elektro gitar duyuyoruz. şarkının iki tane de solosu var. bunlar da daha önce ozdeslestirdigim strange world'deki gibi blues esintileri taşıyan sololar. kanımca şarkının en iyi anları bu anlar. özellikle adrian smith'in solosu oldukça duygusal. harris'in bas gitarı çok önde olmasa da şarkıyı çok iyi süslemiş. şarkının genel yumuşak tonu ile birlikte düşündüğümüzde sözler sanki bir sevgiliden yardım isteyen bir adamı anlatıyor. o yüzden uzaktan bakınca bir aşk şarkısı gibi algılanabilir ama değil çünkü şarkı aslında büyüye, mistiğe bulaşıp şeytan ile papaz olan bir adamı anlatıyor. yani konu olarak bir sonraki albümün ayak sesleri duyuluyor. "kız arkadaş" da lamia. mitolojide dişi şeytan diyebileceğimiz, güzelliği ile insanları kandıran biri ve genesis'in the lamia'sı gibi müzik eserlerine konu olmuş bir karakter. zamanında da ekşi sözlük'te bu iki şarkıyı birlikte anan bir entry vardı ki ben de prodigal son'u aslında ilk o sayede öğrenmiştim. silinmiş olsa gerek, bulamadım. lamia'nın kim olduğunu öğrendiğimiz vakit şeytandan kaçarken şeytanın eline düşen bir adamı dinlediğimizi anlıyoruz. ilginç konusuna kıyasla gereksiz mutlu kaçan bestesi ve manasız uzunluğu nedeniyle çok sevdiğim bir şarkı değil. çok rahat üç dakikada bitebilecek şarkıyı 6 dakikaya sakız gibi uzatmak ve albümün en uzun şarkısı yapmak hiç doğru bir karar değil. maiden şarkıyı konserlerinde hiç çalmadı. ayrıldıktan sonra maiden'ı iliğine kadar sömüren di'anno bile bildiğim kadarıyla bu şarkıya dokunmadı. o yüzden maiden'ın en kıyıda köşede kalmış şarkısı demek doğru. her maidenseverin bir göz atması gereken bir eser.

    albümün temposupurgatory ile tekrardan hızlanıyor. enerjisini hiç düşürmeden devam eden bir şarkı bu. tam maiden'a yakışan bir rif neredeyse tüm şarkı boyunca devam etmekte. di'anno da bu rifin üstüne hızlı bir vokal performansı göstermekte. "oh another time, another place" diye başlayan bridge kısmını ve de "please take me away"li nakaratını çok beğeniyorum çünkü diğer bölümler daha pata küte giderken buraları oldukça melodik. nakarat özellikle catchy ve basit. bu da albümde bir tane radyoda çalınabilir, kolay bir rock şarkısı olması yönünde bilinçli bir tercih olabilir. sonuçta bu şarkı albümün ikinci single'ı olarak yayınlandı. ancak formatı standart bir şarkı formatında değil çünkü bridge sonrası nakarat solo giriyor ve nakaratını şarkının ortalarında ilk kez duyuyoruz. sonra da şarkı bir kez daha tekrarlayıp bitiyor. daha önce de dediğim gibi albüm şarkılarında çok fazla tekrar duymaktayız. bu da bu şarkıların neden ilk albüme giremeyip bu albümde toplandığını anlatır gibi. buna rağmen single olacak kadar güçlü olduğu konusunda grup ile hem fikirim. single demişken, single kapağına da değinmek lazım. kapakta yarı şeytan yarı eddie bir karakter var. abu kapak single'ın ilk kapağı değil. derek riggs, the number of the beast'in kapağını aslında bu single için hazırlamış ama grup o çizimi görünce çizimin bir single kapağı olarak kaynayıp gitsin istememiş. riggs de oradaki karakterlerden esinlenip böyle bir çizim yapmış. single'ın b-side'ında genghis khan yer almakta.

    albümü kapayan drifter da genel olarak çok enerjik bir şarkı. özellikle sözleri çok pozitif. di'anno tüm şarkı boyunca "bu yeni bir gün, şarkı söyleyeceğim, sen de katıl" gibisinden neşeli sözler söylüyor. bu da çok ironik çünkü bu şarkı di'anno'nun gruptan kovulmadan önceki son şarkısı. yani şarkı söylemeye pek de devam edememiş gibi duruyor. ama prowler ile açılan sayfanın drifter ile kapanması çok şiirsel. şarkı favori şarkılarımdan değil çünkü hem albümün geriye kalanı ile uyumsuz sözleri hem de diğer şarkılarda olduğu gibi ilk kıtayı tekrar eden yapısı ve kendini tekrar eden nakaratı çok basit geliyor. ama beklentileri büyütmeden enerjik bir rock standardı dinlemek isteyenler sever. şarkının en büyük twist'i dave murray'nin yine blues esintileri taşıyan ilk solosu. maiden'ın ilk dönemindeki bu murray performanslarına hayranım. bu şarkı ile ilgili bir ilginç bilgi şu ki killers yayınlanmadan önce bu şarkının iki ayrı konser versiyonunun çoktan piyasaya sürülmüş olması. yani grup hayranları bu şarkıya çoktan aşina olmuştu. bu versiyonların ilki sanctuary single'ında diğeri ise live!! + one ep'sinde piyasaya çıkmıştı. bu da şarkının hem o dönem konserlerinin değişmez bir parçası olduğunu hem de grubun şarkıyı önemsediğini gösteriyor. hatta maiden'ın 2005'teki the early years turnesinde de kendine yer bulmuştu ve grup şarkı sırasında eddie'yi sahneye çıkarmıştı. son bir ilginç bilgi de yukarıda bahsettiğim konser versiyonlarında di'anno'nunthe police'in 1979 tarihli walking on the moon şarkısının sonundaki "oy oy oy oy" kısmını seyircilerle beraber söylüyor oluşu. hatta dickinson gruba girdikten sonra bile bu etkileşimi bir süre devam ettirmişti.

    albüm aslında bu kadar ama ilk albümde olduğu gibi işleri karıştıran bir şarkı burada da var: twilight zone. aslında albüm çıktıktan sonra grup wrathchild'ı single olarak yayınlanacaktı. b yüzü olarak da twilight zone'u kaydetiler ama şarkıdan çok memnun kalınca şarkıyı a yüzüne taşıyıp wrathchild'ı ötelediler. ama sanıyorum ki killers'a şarkıyı sokmak için çok geçti ve çoğu basımda yer almadı. böylece albümü tanıtan single albümde yer almayan bir şarkı oldu. ilginç. yine de albümün kuzey amerika versiyonunda şarkı killers şarkısından sonra kendine yer buldu. 1998 yılında çıkan remastered versiyonlarda ise purgatory'nin arkasına eklendi. bence albümdeki bir çok şarkıdan daha iyi bir eser. çok melodik bir bestesi var ve bunun bir sebebi şarkıyı harris ile birlikte dave murray'nin bestelemiş olması. ilk nakarat sonrası giren gitar harmonileri leziz. di'anno yine hızlı bir tempoda şarkıyı söylerken, nakaratlarda vokal kalitesini gösteren numaralar yapmakta. sözlerde öldükten sonra sevgilisinin etrafında dolaşan ama onunla iletişime geçemeyen bir hayalet anlatılıyor. ismini aldığı alacakaranlık kuşağı misali küçük, paranormal bir hikaye. single kapağı da bu öykünün bir tasviri gibi.

    biraz da albümden sonra neler olduğuna değinelim. albüm çıkınca grup ingiltere'de bir turneye başladı. alt grupları fransız rock grubu trusttı. çok değil sadece iki yıl sonra bu grubun davulcusu nicko mcbrain, maiden'ın davullarının başına geçecekti. küçük bir camiada böyle keşişmeler çok doğaldı. mesela grubun avrupa turnesinde alt grubu olan more'un vokalisti de maiden'ın ilk vokalisti olan paul mario day'di. bu turne sonrası maiden ilk kez amerika'da konser verdi. bu konserlerde grup yine judas priest'in alt grubu olarak sahne almışlardı. mayıs ayında da zaten önceden gözlerine kestirdikleri japonya'da dört konser verdiler. buradan birkaç şarkı maiden japan adını taşıyan bir ep olarak yayınlandı. bu ep'nin adı martin birch'in ses mühendisliğini yaptığı deep purple albümü made in japan'a bir göndermeydi. albümün kapağında samuray kılıcı ile eddie bulunmaktaydı. derek riggs'in çizdiği eskizlerden birinde eddie, bu kılıç ile öldürdüğü vokalist paul di'anno'nun kesik kafasını elinde tutuyordu. bu da ilginç bir tesadüftü çünkü grup gerçekten de di'anno'nun kafasını kesmek üzereydi (bu çizimi tabii ki de o dönem kullanmasalar da 1987'de çıkan albümün venezuela basımları bu ilginç kapakla çıkmıştı).

    di'anno, aslında steve harris'in anti tezi gibi bir adamdı. harris ne kadar çalışkansa, di'anno o kadar vurdumduymazdı. harris ne kadar müzikal anlamda progresifse, di'anno o kadar düz ve basit bir müzik yapmak istiyordu. bunun gibi birçok farklılıkları olsa da birleşmişlerdi çünkü o dönem harris'in iyi bir vokale ihtiyacı vardı, di'anno'nun da bir gruba. ama artık iki albüm çıkarmışlar, işler ciddiye binmişti. londra'daki publarda çalan bir grup değillerdi. artık tüm dünyada sahne almaya başlamışlardı. bu belli bir plan ve programlama gerektiriyordu. harris de bu tempoya ayak uydurabilecek birini istiyordu. di'anno bu kişi değildi. ayrıca ilk iki albüm sonrası harris'in elindeki şarkılar bitmişti ve yeni albümü sıfırdan yazması lazımdı. üstünde çalıştığı yeni besteler daha geniş bir vokal aralığı gerektiriyordu. ayrıca müzikte çeşitlilik yakalamak için grup elemanlarının da kendisine şarkı yazımında yardım etmesini istiyordu. di'anno, ne şarkı yazarı ne de vokalist olarak bu istekleri karşılıyordu. ayrıca kişisel ve müzikal ayrılıklar bir yana, di'anno'nun ağır uyuşturucu kullanımı, sık sık şiddete başvurması, uçanı kaçanı yatağa atmaya çalışması büyük bir rahatsızlık kaynağı oluyordu. bu nedenle harris ve rod smallwood, di'anno'dan gizli bir vokal arayışına girişti. akıllarında tek bir isim vardı ve onunla anlaştılar (spoiler alert: bruce dickinson) ve 10 eylül 1981'de killers turnesi bittiğinde di'anno'ya yol verildi. di'anno da kurduğu birkaç grup ile kendi yolunu bulmaya çalışsa da 1990'ların ortalarından itibaren karikatür bir iron maiden cover şarkıcısı imajından öteye geçemedi. fırsatını bulduğunda da eski grubuna "spice girls", kendisinin yerini dolduran dickinson'a "operacı, balerin" gibi lakaplar takmaktan vazgeçmedi.

    killers, ilk albüme göre daha vasat şarkıların ilk albüme göre daha iyi bir düzenleme ile sunulduğu bir eser oldu. önemli bir başka özelliği ise grubun ilk kez belli bir konsepti albüme oturtmasıydı, albüm kapağından şarkı sözlerine, müziğin agresifliğine kadar sinmiş bir cinayet, ölüm, korku teması içermekteydi. hem bu tematik bütünlük, hem de albüm kalitesi olarak bu albümün ilk albümün bir adım ilerisinde olduğunu düşünen çok insan bulunmakta. hangisini seçerseniz seçin şu kesin: iron maiden ve killers, maiden'ın leziz ama cokk farklı bir dönemini temsil eden, klasikleşen birkaç eserin yanında birçok farklı hazine bulunduran bir ikili. ikisini ayrı ayrı düşünmek çok zor. bir kısım maiden hayranı için samimiyeti nedeniyle en iyi dönem olarak bbile görülüyor. lakin hep bu tarzda devam etseler bugünkü maiden olamazlardı diye düşünüyorum. bunun harris de farkındaydı. bu nedenle çok riskli ama çok doğru bir adım atarak killers'tan sonra grubuna hak edilmiş bir başarının kapılarını açacak "the number of the beast" macerasına girişti.

    3,5/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: wrathchild, innocent exile, purgatory
2 entry daha