şükela:  tümü | bugün
3 entry daha
  • “esas kabukla, yani dış kabukla, ağaç arasında incecik, sütbeyaz bir zar vardır. kabuğu gövdeden ayırınca bu zar ayrılan kabukla birlikte gelir. çakını çıkarır bu ince zarı kabuktan güzelcene ayırırsın. sonra parça parça kesersin bu ince zarı, sonra yersin. kokuludur. çiğnerken kocaman, kekikli, naneli, çiçekli, pınarlı kocaman bir ormanı kendindeymiş sanırsın. bütün tadıyla, kokusu, rüzgarıyla orman sende uğuldar. buruk bir tat. şekerlerin en güzeli…

    ...

    bana göre kamalak “yalabuk”u daha tatlıdır. bazıları çam, bazıları da köknar diyorlar. bence kamalaktan şaşmamalı… yirmi yıl önce bir kamalak ormanında yalabuk yapmıştım… ne zaman aklıma düşse, daha daha, o ormanı, rüzgarı, kokusu, nanesi, yabangülü, peryavşanı, püreni, yarpuzu, salep çiçeği, mantıvarı, sarı sarı mantıvarı, arı kekiğiyle etimde duyarım. ormana karışır giderim. ben kamalak yalabuğunu hiçbir şeye değişmem. ama kamalak her ormanda bulunmaz. azdır.

    ...

    bir şehir adamı, kaldırım, dükkan, büro adamı gitsin ormana, yalabuk yesin para etmez. isterse bir hafta yesin, orman bana mısın demez. yani orman olamaz. bir orman adamını deli eden bir lokmacık ince yalabuk, şehir adamının dişinin kovuğunda bile kalmaz…”

    kaynak:
    bu diyar baştanbaşa
    yanan ormanlarda elli gün
    yaşar kemal