şükela:  tümü | bugün
308 entry daha
  • niteliği itibariyle düşük ya da orta yoğunluklu bir kaygıdır, ve liberalizmin programladığı homo economicus'un, içine düştüğü dünyada, kârını maksimize etme endişesinin dolaysız ifadesidir.

    bildiğimiz üzere, modern liberal tahakküm, dahil olduğu her yerde iki tip insan formu üretmiştir; "nevrotik" ve "tek boyutlu insan".

    tek boyutlu insan, dahil olduğu ulus devletin sınıf temelli eğitim tedrisatından geçmiş, çocukluğundan itibaren belli bir uzmanlaşma için eğitilmiş, yabancılaşmasını tamamlamış, böylelikle de piyasa ile bütünleşmiş, onunla çalışmaya açık, popüler kültürü takip eden, kültür endüstrisi ürünleri ile içli dışlı olan, bunlarla kendine bir "kimlik" inşa eden, toplumun ortalamasından sapmayan, kurallara uyup vergisini ödeyen; çok bunaldığında dahil olduğu ekonomik sınıfın davranış kodları uyarınca ya rakı masalarında ötekileri suçlayan, ya kampa gidip şehirden biraz uzaklaşan, ya da psikologa gidip derdini anlatan bir insan prototipidir.

    nevrotik ise, bazı irrasyonel korkuları olan, bunların irrasyonelliğinin de çoğu zaman bilincinde olan, kaygıyı, tek boyutlu insana göre çok daha yoğun yaşayan, yaşama yabancılaşmasını çeşitli nedenlerden ötürü tamamlayamadığı için piyasa toplumuna yabancılaşmış, popüler kültürden görece uzak, kendini olduğundan daha mühim biri addeden, dahil olduğu ekonomik sınıfın kodları uyarınca ya isyankarlaşan, ya kendi içine kapanan, ya da sürekli kendini suçlayan bir insan prototipidir. örneğin, raskolnikov, pek çok roman karakteriyle paylaştığı ortak yazgısı uyarınca, bir nevrotiktir.

    karen horney'in deyişiyle söyleyecek olursak, nevrotik, modern liberal kültürün üvey evladıdır. zira bu evladı bu kültür yaratmıştır, fakat kabullenmemekte olup onu bir hata kategorisine yerleştirmektedir.

    esasında, tek boyutlu insan ve nevrotik, dr. jekyll ve mr. hyde gibi aynı karakterin iki ayrı formudur, bu da onların aynı kültüre* ait olduğunu ve horney'in üvey evlat tespitinin ne kadar isabetli olduğunu gün yüzüne çıkarır. zira, sinema tarihi de, bu iki kişilikli karakterlerle baştan aşağı örülmüştür. sinemanın görsel imgelem gücü, bu hastalığı ifade etmekte, genel geçer, içine dahil olduğu ekonomik sistemin kayığına binen psikoloji biliminden çok daha başarılı olmuştur.

    şimdi lafı uzatmadan konuya geçelim. kim hayatı kaçırdığını hisseder? elbette, bir pazara girmiş ve etrafı fırsatlarla dolu olan bir tüketici, öyle değil mi?

    kültür de, bir endüstriye dönüştüğünden itibaren, bu pazarın bir nesnesidir. (bkz: frankfurt okulu) artık her türlü kültür ürünü, özümsenmek zorunda değil, fakat tüketilmek zorundadır. bunun bariz sebepleri var elbette.

    özel mülkiyet sevdalısı ve piyasa bekçisi modern liberal bireyin, hayatla kurduğu ilişkilenme biçimi, sahip olmak üzerine temellidir. o ancak tükettiği takdirde, hayatla bir ilişki kurabileceği için, gelişi güzel tüketim olgusu (bkz: tüketim toplumu), tefekkür, kavrayış ve özümseme gibi kavramların yerini almış, hayatla kurulan ilişkide tek belirleyici unsur olmuştur.

    herkes bir yere gidiyorsa, sen de gitmelisin. herkes bir filmi izlemişse sen de izlemelisin. kürk mantolu madonna'yı okumadıysan eğer seni aşağılayacağız zaten. ne anladın, eleştirel düşünce vs bunlar mühim değil, sen yeter ki, okudun mu dediklerinde okudum, oraya gittin mi dediklerinde, evet şekerim ben de gittim x'i çok güzel diyebil ya. bir de mutlaka bir şeyini öv ki, senin ora ile ilişkilendiğini* iyice anlasınlar. gerisini de siktir et zaten, koy götüne rahvan gitsin canım benim.

    bu çift kişilikli modern liberaller için, dünya tüketilmesi gereken dev bir memedir. herkes sütün en iyi yerinden içebilmek için asıldıkça asılıyor, daha önce başkasının ağızlamasını umursamaksızın. bir şeyi keşfetmenin, onu kendi imkanları ile anlamanın bir değeri yok, sürüye uymak en değerli şey. birbiriyle rekabet ediyor, poz kesiyor, ve en iyi konumu almak için savaşıyorlar. halbuki biz bu dünyaya çıplak geldik. bu dünyadan bir alacağımız yok. dünyayı kendimize borçlandıramayız, zira doğada bir merkez bankası da yok. dolayısıyla kaçırdığımız bir şey de yok, zaten olamaz da.

    dünyanın, global kapitalist dünyanın belirlediği, tek bir fenomenolojik tasarımı yok. bu tasarım antroposentrik ve sınıf temelli baskın tasarımdır doğru, ve bu tasarımın hegemonyasına dahil olursanız hayatı kaçırdığınızı hissedersiniz bu da doğru lakin, insan kendi tasarımını çizmek konusunda asgari özerkliğe de sahiptir. bunun yolu da öncelikle sistemi doğru şekilde anlamaktan geçer.

    elbette bazı insanlar para, statü, başarı gibi -içeriği başkaları tarafından belirlenmiş- ortak tasarıma ait putlar ardında koşabilirler, bunu yadırgamıyorum. bu putlar sizi popüler yapar, sevilir yapar. mevcut ekonomimizde, daha fazla para, daha fazla seks ve konfor demektir. insanların bu tip bir yaşamı arzulamasını doğal karşılıyorum. bu güvenlikli ve kafası rahat bir yaşamdır fakat aynı zamanda ortak tasarıma biat ettiğinden ötürü sığdır. o yüzden, bu putlar herkes için aynı ölçüde çekici gelmez. zira yaşamı kendi araçlarınızla keşfetme imkanınızı, putlarla değiş tokuş edersiniz. başkalarının düşünceleriyle düşünür, başkalarının uygun bulduğu modellere göre yaşarsınız. tek tip fenomenolojik tasarım bunu zorunlu kılar.

    yaşamını bu şekilde ipotek etmiş bir insan, sürekli maliyet - kâr hesabı yapacaktır. çünkü o, yaşamını putlar karşılığında satmıştır. umalım ki, putları onu memnun etsin ve dev memeden bolca süt emsin, aksi takdirde;

    (bkz: hayatı kaçırma hissi)
227 entry daha