şükela:  tümü | bugün
  • her şeyin başladığı yerden

    küçük bir dilekle başladı her şey. her şeyin nasıl başladığını merak edenler için belirtmek istedim.

    küçük, minik, sevimli ama sahipsiz bir dilekle başladı her şey. koyu maviye boyanmış duvarlar arasında, içindeki manasızlığa, acıya, çaresizliğe, boşluğa sıkışmış bir insanoğlu tarafından, ademoğlularına inat başlatıldı. kaybedenin ve kazananın olduğu, bilenin, bilmeyenin, soranın, sormayanın, düşleyenin, çalışanın mutlu ya da mutsuz yaşayıp öleceği, sevgiyle dolu bir gökyüzü yaratıldı. ve evet, hepimizin bildiği gibi ilk başta sadece boşluk ve kelimeler vardı.

    koyu maviye boyanmış duvarlar arasındaki insanoğlu, boş bir sandalyenin önüne çömelmiş, küçüklü büyüklü hayaller kurmakla meşguldü. odanın, duvarları dışında ne bir kapısı ne de penceresi vardı. sadece, tavana monte edilmiş, mütemadiyen sağa sola sallanan beyaz bir ışık kaynağı, bahsi geçen sandalye ve bahsetmekten bıkmadığımız kişi, şahıs, sevimli ama gülümsemeyi unutmuş insan evladımız, sonsuz acı, manasızlık,boşluk ve çaresizlik içinde varoluş denklemini çözmeye çalışıyorlardı. sandalye, karşısında çömelmiş insanoğlunu ve tepesinde sallanan ışığı izlerken denklemin içinde bir hata olduğunu fark etmişti. ve bu hatayı bağırarak ışık ve insana anlatmayı denemiş ama ağzı, ses telleri ve yaşayan tek bir hücresi olmadığı için istediğini yapamamış, denklemdeki o çok ama çok sıkıntı yaratacak hatayı anlatamamıştı. ışık ise sandalyeye göre daha özgürdü, en azından hareket etme kabiliyeti ve az da olsa sonsuzluğun dibine kadar yetecek enerjisi vardı. ve denklem onun için çok daha basitti; sadece sallanarak varoluşunu kanıtlayabileceğini, ışıldayarak gerçekliğe yaklaşabileceğini düşünüyordu. yine de bu düşüncelerinin yalnızca sandalye tarafından fark edilmiş olması, insanın ışığı anlamlandırmaması, sadece kabullenmiş olması canını sıkıyordu. kötü bir ekip çalışmasıydı bu ve ekibin en güçlüsü, varoluşa en yakın olan insan denklemin yalnızca kendisini içerdiğini düşünebilecek kadar aptaldı. o kadar aptaldı ki içine düştüğü sonsuzluktan kurtaracak denklemi küçüklü büyüklü hayaller kurarak, sessizliği dinleyip içinde hissetmeye çalışarak ve nefes alıp vererek çözmeye çalışıyordu. yapması gereken tek şey bir dilek tutmasıydı halbuki. şeker, ufak, tatlı bir dilek onu, sandalyeyi ve sallanmaktan bıkmayan ışık kaynağını dört duvar arasından kurtarıp geçmişe, geleceğe, başa ve sona gönderebilir, boşluktan ve kelimelerden, düzensiz, karmaşık, manasız ama sevgi dolu bir gökyüzü yaratabilirdi. içinde yepyeni insanların ve öykülerin yaşayabileceği... müthiş, eşsiz bir gökyüzü...

    ...

    en sonunda olan oldu, çevresindekileri fark etmekten aciz, hayalperest insana karşı bilenen ışık, fark edilme çabasıyla her saniye daha hızlı sallanmaya ve daha çok ışıldamaya başladı. fazla vakit geçmeden, sonsuzluğun içinde, sonsuza kadar koyu mavi duvarları aydınlatmaktan sorumlu dostumuz patlayarak kendisini oluşturan cam parçalarını sandalye ve insanın üzerine doğru bıraktı. bu bir anlık heyecan insanı hayal dünyasından çekip almış, endişeye ve düşünmeye itmeye yetmişti.

    insan, doğrularak sandalyenin üzerine çıktı. ışığın neden, nasıl, niye patladığını merak ediyordu ama karanlıkta, sandalyenin üzerinde olsa dahi pek bir şey görmesine imkan yoktu. ve ateş diledi insan, karanlıktan kurtulup merakını gidermek için. ve ateş diledi insan, karanlıktan kurtulup düşüncelerini susturmak için. ve ateş diledi insan, acı, çaresizlik, manasızlık, boşluk yerine merakına yenik düştüğü için...

    ve... ateş...
  • sevdiğim kadına ;
    bir varmış bir yokmuş
    hem körmüş , hem de kütükmüş küçük prens
    uçmayı öğrenmeye çalışıp yuvasının etrafında uçan yavru kırlangıçlar gibi prens de
    prensesin etrafında öyle dönüyormuş…
    çok aşıklarmış, çok
    bunların bu aşkını kıskanan kötü melekler küçük prensese uykusunda kötü büyülerin olduğu,
    bir şarkı dinletmişler ve o büyülü şarkıyı dinleyen prenses artık hayatında ki hiç kimseyi tanımaz olmuş.
    sabah olup aşığı prens etrafında dönmeye başladığında dahi bom boş gözler ile öylece bakmış , bunu gören prens
    olan bitene anlam verememiş, bu işte bir bit yeniği var diye düşünmüş , her adımını izlemiş aşık olduğu presesinin.
    gece olup prenses yatağına gitmeden önce odasına girip dolaba saklanmış, prenses gelip yatağına uzanmış uykuya dalması ile kötü meleklerin içeriye girip büyülü şarkıyı güzel prensesin kulağına dinletmeleri bir olmuş, çok güçlü bir büyü imiş bu …bunu öğrenen prens hep inanmış ki, bu hayatta çözülemeyecek, yenilemeyecek bir şey yokmuş hep buna inanmış prens…başlamış araştırmaya , geceleri gündüzlere , gündüzleri gecelere karışmış, sonunda aşklarının bu mereti yeneceğine halt edeceğine inanmış ,hayatını bunun için feda edebileceğini düşünmüş. çünkü sevmek kutsalmış ,kendi içindeki kitabında , sonra günlerden bir gün kocaman bir ayna alıp prensesin yanına gitmiş, iki kişi olarak aynanın karşısına geçmişler ,ve içine dalıvermişler aynanın , tek yürek ve tek ruh olarak mutlu olmuşlar sonsuza dek. işte o günden beri aynalara bakan aşıklar orada kendilerini değil prenseslerinin , prenslerinin yansımalarını görür olmuşlar…ve bir daha hiçbir büyülü şarkı prensese etki etmemiş, aynanın içinde iki kişi tek ruh olup mutlu bir şekilde yaşamışlar sonsuza dek…
    etrafında öyle dönüyormuş…
    çok aşıklarmış, çok
    bunların bu aşkını kıskanan kötü melekler küçük prensese uykusunda kötü büyülerin olduğu,
    bir şarkı dinletmişler ve o büyülü şarkıyı dinleyen prenses artık hayatında ki hiç kimseyi tanımaz olmuş.
    sabah olup aşığı prens etrafında dönmeye başladığında dahi bom boş gözler ile öylece bakmış , bunu gören prens
    olan bitene anlam verememiş, bu işte bir bit yeniği var diye düşünmüş , her adımını izlemiş aşık olduğu presesinin.
    gece olup prenses yatağına gitmeden önce odasına girip dolaba saklanmış, prenses gelip yatağına uzanmış uykuya dalması ile kötü meleklerin içeriye girip büyülü şarkıyı güzel prensesin kulağına dinletmeleri bir olmuş, çok güçlü bir büyü imiş bu …bunu öğrenen prens hep inanmış ki, bu hayatta çözülemeyecek, yenilemeyecek bir şey yokmuş hep buna inanmış prens…başlamış araştırmaya , geceleri gündüzlere , gündüzleri gecelere karışmış, sonunda aşklarının bu mereti yeneceğine halt edeceğine inanmış ,hayatını bunun için feda edebileceğini düşünmüş. çünkü sevmek kutsalmış ,kendi içindeki kitabında , sonra günlerden bir gün kocaman bir ayna alıp prensesin yanına gitmiş, iki kişi olarak aynanın karşısına geçmişler ,ve içine dalıvermişler aynanın , tek yürek ve tek ruh olarak mutlu olmuşlar sonsuza dek. işte o günden beri aynalara bakan aşıklar orada kendilerini değil prenseslerinin , prenslerinin yansımalarını görür olmuşlar…ve bir daha hiçbir büyülü şarkı prensese etki etmemiş, aynanın içinde iki kişi tek ruh olup mutlu bir şekilde yaşamışlar sonsuza dek…