şükela:  tümü | bugün
  • platon 'un mağara benzetmesiyle açıklamaya çalıştığı ve yaşadığımız dünyanın sadece bir yansımasından ibaret olduğunu düşündüğü dünya.
  • ideaların birbirinin kuyusunu kazdığı, ayağını kaydırdığı yalan dolan bir dünya. bizzat gidip gördüm. başımdan aşağı kaynar su ideaları* döküldü desem yeri. zibidilik her yerde baki..
  • platon'un mağara benzetmesinin kaynağı olan felsefi görüş.

    önce idealizmi açıklayarak başlayalım.

    felsefede, en geniş anlamıyla, tinsel güçlerin evrendeki tüm süreçleri ya da olup bitenleri belirlediğini savunan tüm felsefe öğretilerini içerecek biçimde kullanılan "idealizm" terimi, varolan her şeyi "düşünce"ye bağlayıp ondan türeten; düşünce dışında nesnel bir gerçekliğin varolmadığını, başka bir deyişle düşünceden bağımsız bir varlığın ya da maddî gerçekliğin bulunmadığını dile getiren felsefe akımını niteler.

    idealizm, varlığın düşünceden bağımsız olarak varolduğunu kabul eden "gerçekçilik", "maddecilik" ve "doğalcılık" felsefe anlayışlarının tam karşı kutbunda yer almaktadır. felsefede idealizm, dünyanın temellendirilmesinde en önemli görevin, bilince ya da maddi olmayan zihne yönelik bir gerçeklik kuramı geliştirmek olduğu düşüncesi üstüne kurulmuştur. idealizm anlayışının temelleri önce platon'un "ıdealar dünyası kuramı" yla atılmış olmakla birlikte, daha sonra çeşitli filozoflarca sunulan izahlarla güçlendirilmiştir.

    metafizikte idealizm, bütün fıziksel nesnelerin bütünüyle zihne bağımlı olduğu, onların bilincinde olan bir zihin olmaksızın metafizik anlamda hiçbir varlıkları olmadığı anlayışına karşılık gelmektedir. bir başka deyişle, metafizik idealizme göre gerçeklik her durumda zihne bağımlı olduğu için gerçekliğin gerçek bilgisi ancak tinsel bir bilinç kaynağına başvurularak elde edilebilirdir. buna karşı, idealizm ile taban tabana zıt bir konuma yerleştirilip temellendirilen maddecilik, zihnin ya da bilincin bütünler halinde fiziksel öğeler ile süreçlere indirgenebileceğini savunmaktadır.

    dealistler; doğadaki şeyleri ya da nesneleri, her şeyin özünü oluşturan tek bir gücün ya da enerjinin geçici görünümleri olarak görür; varlığın tüm görünüşlerinde tek bir anlamın yattığını düşünür; varoluşu tek bir birlik olarak algılar; aklın sağladıklarının dışında gerçekliğe ulaşmanın olanaksız olduğunu öne sürer; gerçekliği "idea"olarak belirleyip maddeyi bunun bir yansıması sayar. felsefi anlamda idealizm dünyanın yalnızca düşüncelerin, zihnin, ruhun, ya da daha doğrusu, fiziksel dünya varolmadan önce varolan ideanın bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. duyularımızla bildiğimiz maddi şeyler, kusursuz ideanın kusurlu kopyalarıdır. antik dönemde bu felsefenin en tutarlı savunucusu platon'du. ancak idealizmin başlangıcı m.ö. vı. yüzyıla, ilkçağ yunan felsefesinde ksenophanes'e değin uzanır. ksenophanes , çok olanı bir'e indirgemiş ve bu bir'i "tüm düşünme" olarak belirlemiştir. ksenophanes'in öğretisi günümüzde metafıziğin kurucusu olarak gösterilen öğrencisi parmenides 'in kurduğu elea okulu eliyle daha bir gelişim göstermiştir: "varlık, değişmez ve birdir; özne ve nesne bir ve aynıdır."

    platon'a göre "gerçek varlık idea, 'düşünce varlığı'dır." platon "düşünülür dünya" (idealar dünyası) ile "duyulur dünya" (görüngüler dünyası) ayrımına gitmiş; duyulur dünyayı gölgelerden ibaret bir görünüşler dünyası olarak betimlerken, düşünülür dünyayı değişmez gerçeklikler diye gördüğü idealardan oluşan gerçek dünya olarak ilan etmiştir.

    aynı fikir kant'tan önce irlandalı rahip ve filozof george berkeley ve klasik ingiliz ampiristlerinin en sonuncusu david hume tarafından ileri sürülmüştü. temelde şöyle özetlenebilir: "dünyayı duyumlarım aracılığıyla yorumlarım. bu nedenle, varolduğunu bildiğim tek şey duyu izlenimlerimdir. örneğin bu elmanın varolduğunu söyleyebilir miyim? hayır. tüm söyleyebileceğim, onu gördüğüm, hissettiğim, kokladığım, tattığımdır. bu bakımdan, gerçekte bir maddi dünyanın varolduğunu hiçbir surette söyleyemem." öznel idealizmin mantığına göre, eğer gözlerimi kaparsam dünya varolmaktan çıkar. her ne kadar berkeley idealist düşünceye önemli katkılarda bulunduysa da, idealist düşünce asıl gelişimini kant 'la birlikte göstermiştir.

    kendi felsefesini "madde tanımazcılık" diye adlandıran berkeley 'e göre ise; iki tür gerçek varlık -tinler (zihinler) ve idealar- söz konusudur; fiziksel nesneler ise duyusal ideaların toplamıdırlar. dolayısıyla, berkeley'e göre, bir elmayı algıladığımızı söylediğimizde doğrudan farkına vardığımız duyusal görünüşlerin bir toplamıdır. bundan dolayı sınırlı bir zihin tarafından algılanmayan şeyler yokturlar; şeyler zihnimize sınırlı zihin tarafindan algılandıklarında ulaşırlar: "varolmak algılanmış olmaktır." berkeley şeyleri, onlara atfettiğimiz niteliklere ilişkin duyu deneyimimizden soyutlayarak kavrayamayacağı düşüncesinden hareket ederek, fiziksel nesnelerin varoluşunun algılanmak olduğunu, fiziksel nesnelerin yalnızca idealar olarak varolduklarını ileri sürer. berkeley 'in fiziksel şeylerin, onları algılayan kimse olmadığında da var gözükmeleri sorusuna yanıtı, onların allah'ın hafızasında varolduklarıdır. düşüncemizde şeylerin varlığını yaratan yegane güç allah'tır.

    felsefe tarihindeki hiçbir filozof idealizmi platon kadar kesin bir biçimde tanımlayamamıştır. idealizm öğretisiyle platon, felsefe tarihinin etkisi en geniş alana yayılmış filozofu olmuştur. platon?un ortaya koyduğu ölümsüz ruh, her şeyin üstünde yer alan ?iyi ideası? ve maddesel dünyanın dışında bulunan bir dünyanın varolduğu düşünceleri, tek tanrılı dinlerin getirdiği öğretilerle bir çok anlamda paralellik taşımaktadır.

    benzetmeye göre, ışığa açılan uzun bir girişi olan bir yeraltı mağarasının en dibin-de, insanlar çocukluklarından beri, ayakla-rından ve boyunlarından zincire vurulmuş olarak hareketsiz bir şekilde oturmakta ve yalnızca önlerini görebilmektedirler. onla-rın arkasında, yüksekte bir yerde bir ateş yanmakta ve ateşle bu insanlar ya da mahkumlar arasındaki yolda, küçük bir duvar ya da perde bulunmaktadır. duvar ya da perdenin arkasında ise, konuşarak ya da sessizce, ellerinde türlü türlü araçlar, taştan ya da tahtadan yapılmış nsana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyan insanlar geçmektedir.

    mağaranın, platon?un anlatımına göre, en dibinde oturan mahkumlar, yalnızca, ateşin aydınlığıyla perdeden duvara vuran gölgele-ri görebilmektedirler. ellerinden, ayakların-dan ve boyunlarından zincire vurulmuş, hiç-bir şekilde kımıldamayan bu mahkumlar mağaranın duvarındaki gölgeleri, duvara gölgesi vuran nesnelerle karıştırmakta, per-denin arkasından yankılanan seslerin duvar-daki doğrudan doğruya gölgelerden geldiği-ne inanmaktadırlar. bu mahkumların sahip oldukları bilgi, onların gözleriyle ve kulak-larıyla kazandıkları duyusal bilgidir ve bu görsel bilgi duvardaki gölgelerin, yani görü-nüşlerin bilgisidir.

    mağaranın en dibinde, her yerlerinden zincirlere vurulmuş olarak yaşayan bu mahkumlardan biri, zincirlerinden bir şekil-de kurtulup ayağa kalksa ve önce, yüzünü duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin ken-dilerine ve ışık kaynağına çevirse ve o ni-hayet mağaranın dışına çıksa, onun bu dönüşümü hiç kuşku yok ki çok sancılı ola-caktır. insan için yanılgılardan kurtulmak, eski alışkanlıkları terk etmek çok güç oldu-ğundan, o muhtemelen yeni duruma alışa-mayacak ve daha önce görmüş olduğu şey-ler, ona daha gerçek görünmeye devam edebilecektir. ama eğer mağara dışındaki gerçekliği anlayabilirse filozof dediğimiz kişinin görevini üstlenecek ve diğerlerini de kurtarmaya, uyandırmaya çalışacaktır, ve belki de sonu sokrates gibi olacaktır.

    benzetme bilgi açısından yorumlanacak olursa, mağaranın içinin ve burada söz ko-nusu olan bilgi tarzının, platon?un gerçek bilgi olarak görmeyip küçümsediği duyusal bilgiye karşılık geldiği söylenebilir. bütün yaşamını mağara içinde gölgelere bakarak geçiren kişiye sürü insanı, dışarı çıkıp, gerçekliği gören kişiye ise aydınlanmacı kişi denebilir.

    uzaktan bakınca aptal işi gibi görülen,üzerinde düşününce bilgi felsefesine ve sokrates'e verdiği ayarlar görüldükçe değeri anlaşılan konuyla alakası olmayan insanlarca hep hor görülmüş,dalga geçilmiş metafordur...
  • yalnızca nesnesel varlıkların değil aynı zamanda ''sevinç, öfke, hüzün, güzellik'' gibi soyut kavramlarında ideaları vardır. tüm bunlar platon'un tanrı ile özdeşleştirdiği '' iyi idealar''ın sıra düzeni içinde ilerlerler. idealar kuramını soyut ve somut olarak iki kavram halinde düşünürsek, bu kuramı hem sanal hem de fiziki olarak düşünmemiz gerekir. yani dokunsal olarak algıladığımız hiç bir şeyin mutlak karşılığının düşündüğümüz şey olduğunu asla bilemeyiz, kısacası fiziki evren zannettiğimiz şey aslında mağarada yalnızca ışık olduğunda bize gösterilen gölgelerdir. gözümüzü kapattığımızda dünya yok, açtığımızda vardır.
  • platon bunu mağara örneğiyle açıklar: bir mağaranın girişinde durup arkası güneşe dönük olan kişi, güneşi hiç görmemiştir. yalnızca önündeki mağara duvarına yansıyan kendi gölgesini görmektedir. bu kişi duvardaki gölge ve ışığı gerçekliğin kendisi zanneder. oysa gerçek güneş ve kendi bedenidir.

    başka bir deyişle;
    “bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkumdurlar. başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler. içlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin zâhiri olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır.”
  • yediğin elma, aslında idea olan elmanın sadece bir görünümüdür, ve yediğin elmanın tadı ne kadar iyi olursa olsun ideanın ondan daha iyi bir tadı vardır. platon'un mağara metaforu ile anlattığı, etrafımızdaki her nesne, her duygu, her oluşum başka bir idealar evrenindeki mükemmelinin sadece basit bir görünümüdür diye açıklanabilecek kavramdır.