şükela:  tümü | bugün
  • "başından aşağı kaynar sular dökülmesi", "eşekten düşmüş karpuza dönmek", "dünyanın başına yıkılması" gibi kaba deyimlerin ifade etmeye çalıştığı duygusal hezeyanları betimleyen pek bi naif cümlecik.
  • tam olarak şöyle ifade edilebilir; ilkokul ikinci sınıfı bitirip üçüncü sınıfa geçmişiz. 9 yaş itibariyle, geçmişime bir adet kırmızı kurdele, bir yıldızlı pekiyi ve fırtınalı bir aşk hikâyesi (bkz: oğuzhan)** sığdırmışım. kardeşim olmadığından mütevellit; "gazozundan bir yudum verirsen senle arkadaş olurum" diyen her kandırıkçı veledi kardeş bellemişim, kömürlükten bozma kantinde satılan taş gibi simitlerle karnımı doyurmuş, üstündeki fare b.kunu susam diyerekten bir ısırıkta yutmuşum.. neyse konuyu dağıtmayalım, e kolay ulaşılmıyordu tabii o kurtlu simide, kaç teneffüs simit kuyruğunda beklerken; parayı uzatacağım o isli parmaklığa ulaşamadan zilin çaldığını bilirim, anılarımızda o kadarcık yer etsin artık. eveet ne diyorduk? ilkokul ikinci sınıfı bitirip üçüncü sınıfa geçmişim.. ve hoop bir de ne göreyim; pek çok ilkokul çocuğu gibi gözümde ilâhlaştırdığım öğretmenim değişmiş. okul idaresinin kararıyla; iki yıldır anne şefkâtiyle saçımı okşayan, sallanan dişlerimi çeken, sümüğümü silen o tapılası kadının sınıfından alınmış, yaklaşık on kadar arkadaşımla birlikte, ne söylediğini tam olarak anlayamadığım bir başka öğretmenin sınıfına verilmişim. ha öğretmenlerimizin hepiciği kutsal tabii, ellerinden öperiz* neyse efenim, gocunduğum yarama döneyim. okuldaki tüm muadil sınıflardan en haylaz öğrenciler toplanmak suretiyle, toplama bir sınıf oluşturulmuş. amma ve lâkin bizim sınıfa gelince; sınıftaki en çalışkan**, en uslu* öğrenciler seçilmiş, kardeş bildiğim arkadaşlarım ve anne gibi gördüğüm öğretmenimden beni koparmışlardı. ya ben ağlamayım da kimler ağlasın.. işte benim bu garip gönlümü eylemek için devreye giren ailem, bu durumun bir hâl çaresine bakmaya çalıştı. araya hatırlı dostlar sokularak okul idaresiyle görüşmeler yapıldı, ricalar minnetler edildi. ama nafile.. mendebur bürokrasi nuh diyor, peygamber demiyor. neymiş efendim; bizim öğretmenimiz sınıftaki yuvalı çocukları** sınıfta bırakıyormuş, bu da haşmetli devletimizi zarara uğratıyormuş. o yüzden bu kadıncağızı gözlerine almışlar, iş kişisel mücadeleye dönmüş, tükürdüklerini yalayamazlarmış. ama kadının da hakkı var yani; okuma-yazmayı bilmeden bir üst sınıfa geçmelerini uygun görmemiş, sınıf tekrarında eksiklerin telâfi edileceğini düşünmüş. işte bu yüzden inatlaşmışlar, sen misin idareye kafa tutan? almışlar sınıfındaki en bi güzide öğrencileri* ve tabii, iki kat gıcıklık olsun diye de; diğer sınıflardaki en baş belâsı veletleri toplamışlar (hocaların kafası rahat etsin gibisinden).. işte hâl böyleyken, bizimkilerin idareyle yürüttüğü müzâkere süreci, benim de dahil olduğum bir uzlaşma safhasına vardı. öğretmen çocuğu olmanın avantajları işte(!) bizim müdür yardımcısı (şimdi ismini verip rencide etmek istemiyorum) çekti beni karşısına, dedi; "tamam sen madem istemiyorsun, biz de seni kırmayalım. ama sen de bize söz ver; seni yerleştirdiğimiz sınıfa bir hafta-on gün kadar devam et, bak, dene. ondan sonra istemezsen yollarız seni tekrar eski sınıfına" ben de ne diyeyim tabii, ağzıma sürülen bir parça bal karşısında damaklarımı şapırdattım; "oluur" dedim.** sonra gel zaman git zaman, vakit doldu. ben yine tutturdum "istemem de istemem" diye. gittim eski sınıfıma oturdum, hocaya durumu izah ettim, dedim böyle böyle. e iyi madem dedi, onun da gözleri ışıldadı. sınıf defterini elime tutuşturarak; "yoklama listesini düzeltsinler o zaman, ismini ekletip getir" deyiverdi. bulutların üstündeymiş gibi seke seke merdivenlerden inip o yastı burunlu sevimsiz gargamel suratlı müdür yardımcısının odasına gelince, savaşlarda padişaha haber taşıyan ulakların haklı gururuyla uzattım yoklama defterini ona ve ismimin eklenmesini rica ettim. yastı burunlu sevimsiz gargamel suratlı müdür yardımcısı bana hitâben; "senin babanın çiftliği mi var burada, bir kabul ediyorsun bir vazgeçiyorsun, oyun mu oynuyoruz biz" diyerek olanca çirkinliğini çocuk yüzüme kustuktan sonra, odadan kovdu beni. son saatlerimi geçirebilmek için kös kös döndüm sınıfıma, sırama oturdum. ama ağzımı bıçak açmıyordu. hocamın ısrarlarına rağmen anlatmadım mevzuyu. yanımızda olaya tanık olan bir öğrenci velisi daha vardı ama, bir sınıf arkadaşımızın annesiydi. o dayanamadı söyledi "minik yüreciğimde nasıl tazecik bir dalın kırıldığını." düşünüyorum da aslan gibi çocukmuşum be, mağrur duruşumdan bir an olsun ödün vermemişim. şimdi olsa zırıl zırıl ağlardım..
  • şöyle bir şeydir:

    18 yıl önce bilet kuyruğunda bana çemkiren cadalozu hatırlayıp hâlâ üzülüyorum ya. sinemaya 2. gidişim, heyecanlanıp çocukça sorular soruyorum kuzene. en son "22.00'deki seansa kim gider ki yaa?" falan dedim, bu dönüp "çok boş konuşuyorsun bence" vıdıvıdı nutuk çekti. sonra o moralle filmi de doğru dürüst izleyemedim tabii. minik yüreciğimde tazecik bi dal kırdın kırmızı melon şapkalı aşşağılık pislik seni. bu da böyle bi anımdır teşekkürler

    (bkz: kötü insanların allah belâsını versin)