şükela:  tümü | bugün soru sor
  • gardrop ve perşembe günü saat 4'te öleceksin'den sonra bir çılgın hikaye daha. 2050 yılında istanbul - batı ataşehir'de başlayacak hikaye 1950 yılında kütahya'nın simav ilçesinde son bulacak bir fantastik - bilimkurgudur ve haftalık olarak bu başlık altında yayınlanmaya gayret gösterecektir. ilk bölüm tarihi ve diğer gelişmeler yakın bir zamanda buraya gelecek. ve bunlar da jenerik müziklerimiz olacak;

    açılış nesrin sipahi - kalbi kırık serseri

    kapanış teoman - renkli rüyalar oteli

    heyecanla bekleyiniz.
  • ilgi çekici bir hikaye olacak gibi duruyor.
    yazarın buyruğuna uyup heyecanla bekliyoruz.
  • 'gelecek, geldi. şimdi geçmişi bekliyoruz.'

    gustave flaubert

    trt ankara radyosu sunar

    ------------------------- 1. bölüm --------------------------

    6 ocak 2050 istanbul / batı ataşehir

    - sabah bir karga gördüm. evden çıkarken. ağaçtaydı. bir çalı parçasını sürüklüyordu.

    + mümkündür. artık çocuklar bile karga tasarlayabiliyor.

    - hayır bu normal bir kargaydı. normal bir karganın neye benzediğini biliyor musun?

    önündeki ekranda bulunan bazı imgelerin yerlerini hızla aşağı yukarı yer değiştiren venüs’ün hareketleri yavaşladı.

    + hayır bilmiyorum.

    uzandığı koltuktan dik dik ona bakan cemil kafasını arkaya yasladı ve kendinden emin:

    - ben biliyorum.

    dedi. venüs ayağa kalkıp cemil’in başucuna yürüdü:

    + ben de normal kargaların parlamadan sonra yok olduğunu biliyorum. tıpkı normal ağaçların, hayvanların ve insanların yok oldukları gibi.

    kafasını tekrar kaldıran cemil şüpheli bakışlarla:

    - hani ben normal bir insandım?

    + görünürde öylesiniz. fakat böyle bir normalliğin en azından anormal bir sebebi olmalı. yedi aydır aradığım şey o sebep. kapatın şimdi gözlerinizi, bu çipleri takmam gerek. görüş geçmişiniz için.

    elindeki iki mikro çipi cemil’in göz kapaklarına yerleştirdi. gözleri kapalı cemil kendi kendine mırıldandı:

    - o karga ve ben, artık bu dünyada anormaliz.

    ----------------------------------------------

    10 şubat 1950 kütahya / simav

    kazmayı bütün gücüyle toprağa saplayan cemil, ancak birkaç santim delinmiş yere bakıp diğerlerine seslendi:

    - demir gibi lan burası. kazma işlemiyor.

    dört metrelik direği toprakta açtıkları çukura yerleştirmeye çalışan beş adamdan en kıdemlisi rasim:

    + tükür tükür, önce ıslatacaksın olum.

    düşmesin diye direğe sarılmış adamların hepsi birden kahkahayla gülmeye başladı. cemil bunu söylenmemiş farz ederek:

    - sıcak su lazım biraz donu eritmek için.

    rasim aynı tonda:
    + sen daha gençsin, bilmezsin, donu eritmeyeceksin, çıkaracaksın.

    gülmek için bekliyormuş gibi duran adamlar tekrar kahkaha attı. artık bir dur demesi gerektiğini düşünen cemil:

    - o çükünü bi kafandan çıkar artık rasim abi. akşam olmuş aynı şakalar. kalsın, yarın devam edelim, olmaz mı?

    çukura yerleştirilmiş direğin dibine çakıl koyup toprak atarken diğerleri, şakasına tokat atılmış rasim, cemil’e doğru yürüdü:

    + ya bırak bırak, ben kazarım, tükrüğün altında kalır lafın altında kalmazsın.

    kazmayı alıp öfkeyle yere vurmaya başladı:
    + adamlar iki güne bitirirseniz 10 bin lira veririz dediler adam başı. ellerimle taşı oyarım o paraya.

    cemil geriye doğru baktı. uzayan yolun kenarında on metre arayla elliye yakın direk dikmişlerdi. tepeye kadar bu direkleri dikmelilerdi ve bu en az on direk daha demekti. karanlık çökmeden yetiştirmeleri mümkün görünmüyordu. cemil:

    - rasim abi, hala anlamadım, bu adamlar neden bu direkleri diktiriyor?

    kazdığı yerden bütün halinde büyük bir toprak parçası çıkaran rasim durup soluklandı ve cevap verdi:

    + anlayıp ne yapacaksın? sen parana bak. ekmeğine. ne yaparlarsa yapsınlar.

    - öyle de yani… önce tepeye yol yaptırdılar. sonra etrafına direk diktiriyorlar… acaba yolu mu çevirecekler?

    + lamba dikeceklermiş olum, lamba. elektrik direği bunlar. askerde görmüştüm. bizim alayda vardı.

    - lamba mı? nasıl lamba? ne işe yarayacak lamba?

    + buraları aydınlatacak işte.

    - iyi ama neden? hiç mi merak etmiyorsun? kasabada elektrik yok daha. allahın dağına neden lamba dikerler?

    nefes nefese kalan rasim durdu. ellerine hohlayarak hem soluklandı hem de ellerini ısıttı. sonra cemil’e baktı:

    + ambardaki un kışı çıkarır mı çıkarmaz mı, onu merak ediyorum ben. onbir nüfus bu ellere bakıyor. herkes senin gibi mi?

    - neyim varmış benim?

    + bir şeyin yok işte. bir sikin bir kendin. sahi niye evlenmiyorsun sen?

    rasim yeniden toprağı kazmaya koyuldu. cemil acır gibi baktı ona. sonra cebinden tütün tabağını çıkarıp sigara sarmaya koyuldu:
    - en büyük sorunum ambardaki un olsun istemiyorum.

    ------------------------------------------

    ertesi gün sabah gün ağarırken direklerin tamamı dikilmişti. işçiler yorgunluktan bitap düşmüş, ikili üçlü gruplar halinde ateşler yakmış bekliyorlardı. cemil kazma sallamaktan patlamış ellerini incelerken ateşin başında uyuklayan rasim gözüne ilişti:

    - rasim abi, hoooo, uyandırın şunu, nerede kaldı bu adam?

    halit’in dürtüklemesiyle kendine gelen rasim önce uyumuyor olduğuna ikna etmeye çalıştı diğerlerini. sonra da kalkıp yolun ilerisindeki tümseğe yürüdü ve aşağı baktı. gözlerine inanamamış gibi ovuşturdu gözlerini ve tekrar baktı. arkasına dönüp işçilere bağırdı:

    + gelin, gelin buraya gelin.

    kendilerini çağırdığından emin olunca içlerinden birkaçı yanına gitti. oraya en son ulaşan cemil yoldaki otomobili gördü. 1934 model bir cadillac v16 yolu tırmanıyordu. heyecanla beklemeye koyuldular. yol boyu volta atıp, kafasını sağa sola yatırarak, duyduğu ama ilk kez gördüğü otomobili anlamlandırmaya çalışıyordu birçoğu. otomobil mucizevi hareketlerle gelip tepeye çıktı ve durdu. açılan kapıdan önce yörenin zengini hüseyin indi. hemen arkasından yabancı iki adam ve en son onlara işi veren fötr şapkalı ingiliz indi. cemil ve diğerleri hayranlıkla otomobili incelerken hüseyin’i görmekten pek memnun olmayan rasim ona bakıyordu. kesin yine bir maraz çıkaracak diye düşünüyordu:

    + hayırdır hüseyin ağa? tanıyor muydun bu beyleri?

    - yoook, tanımıyordum. kendileri geldi bana, tepenin yamacındaki kıraç tarlalarımı satın almak istiyorlarmış. gavur bunlar biliyon mu? gavur gibi de paraları var.

    ‘senden gavur olmasınlar’ diye mırıldandı rasim arkasını dönerken. fötr şapkalı ingiliz direkleri kontrol ediyordu. birinin yanına gidip eliyle sağa sola sallayarak sağlamlığına baktı ve rasim’e döndü. kırık şivesiyle konuştu:

    - güzel, aferin. iyi iş çıkarmışsınız. eğer kabul ederseniz sizinle daha çok çalışmak isterim.

    rasim el hareketiyle diğerlerini topladı etrafında. dikkatle fötr şapkalı adamın ağzından çıkacakları bekliyorlardı. ekmek aslanın ağzındaydı. hüseyin araya girdi:

    - ötel yapacaklarmış bu tepeye, inşaatta çalışacak adam arıyorlar. dedim verin o çocuklar yapsınlar. ellerinden her iş gelir dedim. sağ olsun nikılıs bey kırmadı beni.

    rasim ona iğrenerek bakarken, cemil dikkatle nicholas’ı izleyerek konuştu:

    + otel mi? bu tepeye mi?

    işçilerden halit, cemil’in önüne geçti:

    - lan bi sus sen. ne olmuş bu tepeye? ne güzel tepe işte.

    sonra nicholas’a döndü:
    - nikılıs bey ben kabul ediyorum sizinle çalışmayı. ne isterseniz yaparım şahsen. parayı ne zaman alırız?

    nicholas arkadaki iki adamla ingilizce konuştu. adamlardan birisi cebinden bir deste para çıkarıp diğer adamın elindeki listeye bakarak işçilere dağıtmaya başladı.

    nicholas:
    - paranız günlük olarak verilecek ve yapmanız gereken işte günlük olarak söylenecek. size gün sözü vermiyorum ama çalışırsanız bayağı işimiz olacak burada. tabi tepenin yamacındaki son tarlayı da alabilirsek.

    rasim, hüseyin’e baktı:
    + senin değil miydi hepsi? kim satmamış tarlasını?

    hüseyin, cemil’i gösterdi:
    - cemil’in anasının. hoş, burada tarlası olduğunu da unutmuştur ya, dedem rahmetli tapu zamanı üç dönüm de ona yazdırmıştı.

    herkes aynı anda cemil’e baktı. cemil hala nicholas’ı inceliyordu. rasim yanına gitti:
    + ulan ne şanslı veletsin sen ha. git konuş ananla, anlat durumu, bekletmeyelim nikılıs beyi.

    - bir şartla.

    dedi cemil istemsizce. rasim yüzünü buruşturdu. nicholas yanına geldi:

    + neymiş şartın?

    - buraya neden otel yapacaksınız bilmek istiyorum. yani, ne oteli bu?

    nicholas biraz düşündükten sonra:
    + renkli rüyalar oteli.

    cemil tam yeni bir soruya hazırlanırken rasim kolunu tuttu:
    - cemil, bak severim seni, bilirsin. halimizi görüyorsun, şart koşacak durumda mıyız? git konuş annenle, imza parmak ne yapıyorsa yapsın, başlayalım şu işe.

    cemil konuşmaktan vazgeçti. düşünceler içinde nicholas’ın uzattığı kağıdı alıp tepeden aşağı yürümeye başladı.

    -------------------------------------------------

    6 ocak 2050 – istanbul / batı ataşehir

    gözlerini açıp etrafına bakındı. venüs ekrandaki görüntüyü izliyordu. görüntüde arabanın içinde bir kadın şen kahkahalar atıp kollarıyla figürler çizerek dans ediyordu. cemil uzandığı koltuktan güçlükle doğrulup dikkatle ekrana bakmaya başladı. otomobilin ışıklarının aydınlattığı toprak yol ağaçların arasından uzanıyordu. cemil titreyen parmağını ekrana uzatıp kekeleyerek konuştu:

    - nesrin bu.

    venüs ona doğru döndü:

    + güzel kadınmış. hep söylemişimdir, güzellik ve zarafet karbondaydı. hiçbir element onun yerini tutmayacak.

    cemil
    - sen, başardın mı yani? bunlar..

    + evet bunlar senin anıların. ancak şimdilik sadece kırk saniye. nereye gidiyordunuz peki o kadınla?

    cemil kafasını önüne eğdi, derin bir kederle:

    - renkli rüyalar oteline.

    -------------- 1. bölüm sonu ve renkli rüyalar oteli ---------------------
  • ilk bölümden insanda merak uyandıran bir kurgusu olan hikaye.
    diğer bölümlerinde neler göreceğiz bakalım.