şükela:  tümü | bugün
  • bir pazar öğleden sonrası. aynalara ve sokaklara bakmaya inanmasam da bazı kitapların sayfalarına gömülerek oradan iyilik, güzellik, mucize çıkarmaya hala inanabiliyorum. bu iyi mi kötü mü artık sorgulamıyorum. bi anda her şeyiyle, anlatının bütün dünyasını kavrama isteği ve diğer yanda onu yudum yudum içme isteği arasındaki çelişkideyim. koltuğun bir tarafında ben. diğer tarafında o, elinde ona cuma günü hediye ettiğim gizliajans'la. sanem'le musa ilk kez karşılaşırken, o muhteşem romantik tirat atılırken onun hikayesinde, ben rıfat'ın peşinden sakince gidiyorum. turgut uyar ve roy andersson çıkıyor karşıma. okuyucusunu anlayan muhterem yazarı anlıyorum. barış bıçakçı da hala romanlara, şiirlere, filmlere, şarkılara sığınmaya çalışıyor. bunun hiçbirimizi hiçbir zaman mutlu edemeyeceğini bilsek de elimizden başka türlüsünün gelmeyeceği gerçeğine de vakıfız. odaklanabilme yeteneğimi kaybedeli çok olmuş, zihinlerden başka başka şeyler de geçiyor. yarının pazartesi olması, kimi insansı dertler, kendime kurduğum tuzaklar, kötü yanım, iyi yanım, zaaflarım, her yanım. her şeyi düşünebilirken ve düşünülenler çoğunlukla mutsuz, huzursuz, sinirli ederken bazı küçük zamancık dilimlerinde seyrek yağmur'un damlaları üstüme geliyor. klişem ama gerçek: iyi ediyor. yağmur kokusu iyidir. barış bıçakçı'yı ilk defa yalnız okumuyorum ve bunun için biraz da utançla karışık vicdan azabı çekiyorum. ama bu beni ilgilendirir. her şey beni ilgilendirir elbette, bu yazıyı da sadece kendim için yazıyorum. neyse ki kendimi biliyorum. e o zaman niye word dosyasına değil de ekşisözlüğe yazıyorum? düşünmemeliyiz. insanız ve buyuz işte, fazlası değil. klişe ama gerçek: salonda kahve kokusu da var. kahve bardağı ile kitabı aynı kareye hapsedip sosyal medyada paylaşanlara duyduğum kızgınlığın benzerini yaşıyorum. keşke bazen düşünmek diye bir şey olmasa. "şu an çok mutlu değil miyiz" diye cıvıldıyor. pencere önüne konan iki tatlı kumruyu izliyoruz. hafiften akşam oluyor. seyrek yağmurun anısı kalsın istiyorum, telefonu çıkarıp yazıyorum. anlattıklarımın ne kadarı gerçek, ne kadarı sahte, ne kadarı riya dolu ben de bilmiyorum. bazen hiçbir şey bilemiyorum. düşünmemeliyiz. seyrek yağmur başladı, devam ediyor ve hiç bitmeyecek. barış bıçakçı her zaman olduğu gibi beni yine kandırıyor. onunla ilgili bir şey yazayım derken, her ne kadar aslında kendimi anlatsam da, yine şöyle bi kendime çeki düzen verdim, kelimeleri düzelttim, bi kere bile küfür etmedim, iyi biriymiş ve dünya iyi bir yermiş gibi davrandım. ben aslında böyle biri değilim. ben aslında kimim, bilmiyorum. şu beyni söküp atsam? insanız, aciziz, avutulmaya da ihtiyacımız var, bunu biliyorum. kalemi elime alıyorum, "9-10 ocak 2016, beşiktaş" yazıyorum kitabın içine. hayali seyrek yağmur yağmaya ve iyileştirmeye devam ediyor. sonsuz zamanın içinde akıp gidiyorum.

    edit: ve o pazar akşamı beşiktaş'ta ve ortaköy'de saatlerce, sakince seyrek yağmur yağdı. bu, pek güzel değil de nedir?
  • barış bıçakçı'nın son romanı
    kitabın üzerimdeki en büyük etkisi "ölüm"ü gündemime taşımış olması oldu. seyrek yağmur kitabevi'nin sahibi rıfat'ın öyküsünün imgesel bir dille anlatıldığı düşle gerçek arasında ilerleyen büyülü gerçekçi bir zemine yaslanmış güzel bir roman. ankara'yı ana kahramanlardan biri yapmasına alışık olduğumuz barış bıçakçı seyrek yağmur'da kent vurgusunun dışına çıkmış. politik göndermelerin yanı sıra kitapta müzik, film ve yazar alıntı ve göndermeleri de oldukça yoğun olarak yer alıyor. hatta "alıntıların gücü adına" başlıklı bölümlerde hemanvari bir meydan okumayla birebir yazar alıntılarının metinlerarası bir geçişle metne işlendiğini söylemek mümkün. velhasılı barış bıçakçı tereddütsüz okunur!
    --- spoiler ---

    "mahrum kaldın. ama mahrumiyet duygusuyla baş edebilirsin. üstelik baş etme sürecinde olgunlaşırsın, bilgeleşirsin. hayatın yalnızca yaşadıklarımız olmadığını, yaşamadıklarımızın, yaşayamadıklarımızın da hayatın kendisi olduğunu anlarsın. bütün varlıkların yanı başında bir mahrumiyet vardır. hatta diyebilirim ki, varlıklar mahrumiyetten doğar."
    --- spoiler ---
  • ne eksik ne fazla tam bir barış bıçakçı kitabı olmuş. okuyucular istiyorki barış bıçakçı kendini aşsın, inanılmaz hikayeleri o harika üslubuyla harmanlayıp gözümüzün içine soksun. ben bunu istemiyorum. şimdi eleştirenler de bunu istemiyor biliyorum.

    kitabı elime alır almaz. gördüğüm kısa metinler kabul benim de moralimi bozdu. ilk aklıma gelen; her bölümden bikaç twit çıkaracaklar yine oldu. olur da. ama bu ne bir başarısızlık. ne de üstün bir başarıdır. bırakın çocuklar paylaşşsın napalım yani.

    kitabın içine gömülmüş bir adamın bir kitapçıyı(ya da bir yönetmeni) ya da bir önceki kitabındaki gibi bir yazarı anlatması benim gözüme batmıyor. anlatsın. daha çok anlatsın. politik gönderme olsun mu? olsun. daha çok olsun. hatta şu dönemde daha çok olsun. çok bilmiş tavırlı karakterler de olsun tabi ki. çünkü barış bıçakçı'ya bu yakışıyor.

    kıyas gerektirmeyen adam olsun bıçakçı. hatta kendi içinde bile kıyaslanamasın. rıfatla ender'i cemil'i kıyaslamayalım artık. içimizdeki bu saçma dürtüye bi son verelim.

    ve yazmasını bekleyelim. seyrek bir yağmur gibi.
  • edebiyat, sinema, müzik ve politikaya dair güzel göndermeler bulunan barış bıçakçı'nın yeni eseri.

    akılda kalanlardan kısa kısa:

    --- spoiler ---

    • "her ironi bir hayal kırıklığını gizler."

    • "hiçbir şey söylemeye çalışmamaktan doğuyor şiir."

    • "geçmiş bir insanı kuran değil yıkan şeydir. daha doğrusu bir yandan kurarken bir yandan yıkar."

    • "insan kendimi savunayım derken kendine kolayca razı oluyor."

    • "yeteri kadar zamanın varsa tanrıya ihtiyacın olmaz."

    --- spoiler ---
  • okudum. ağır ağır... sindire sindire... döne döne...
    gözümden akmak isteyen bir damla yaşın nedenini bulabilsem keşke.
  • bu sefer diğer kitaplarından farklı olarak siyasi dokundurmalar da mevcut, ama daha çok sitem şeklinde. ki barış bıçakçı'nın bu olaylara girdiğini bundan önceki 7 kitabında hiç görmedim ama aradan geçen bu 4 yıl içerisinde ülke olarak o kadar rezalet şeyler yaşadık ki adam kayıtsız kalamamış. ha bir de ankara'ya yaptığı tek gönderme oi va voi konseri galiba, zira ben başka bir yer yakalayamadım, insan özlüyor bu adamın ankara'yı anlatmasını. karşılaştırmalara girmeyiniz, rıfat şöyleymiş halbuki ender böyleydi demeyiniz, bu adamın sakinliğine ayak uydurmaya çalışıp bunun tadını çıkarınız.
  • az sayfalı, büyük puntolu ve küçük bölümlerden oluştuğuna aldanıp çerez diye nitelendirilmemesi gereken bir barış bıçakçı romanı daha. sağ gösterip sol vuruyor zira.

    yine başka kitaplara, başka yazarlara, müziklere yapılan atıflar. adam uzun aralıklarla kısa kitaplar yazıyor; ama bu başka unsurlara yaptığı atıflar sayesinde kitap hemencecik bitse de gidip o önerdiği şeyleri okumaya başlıyorsun. bu da bir şey. hatta gayet güzel bir şey.

    hepsi iyi güzel de, kapak sizce de fazla özensiz değil mi? yani tamam, rıfat da öyle çok özenli bir karakter değil ama kapak yine de fazla baştan savma gibi.
  • bizim oralarda rıfat'a rifat derler. hep öyle okudum rifat'ın hikayesini.
  • fiyasko kapağıyla "görünüşe aldanma" mesajı veren kitap.

    henüz bitirmedim ama okuduğum kısımlarda tek bir ankara kelimesi geçmemesine rağmen her mekanı ankara'ya yerleştirdim. yani bilmiyorum da bence barış bıçakçı sırf mizah olsun diye ankara belediye başkanlığı seçimlerinde aday olmalı. seçim çalışması diye de okuma günleri yaparız. ya da o önde biz arkasında ankara sokaklarında yürürüz. neden olmasın ya, olur bence.

    bu arada kitap çok iyi, okurken gözünüze yağmur kaçabilir.