şükela:  tümü | bugün
  • değerlendirdiğim filmler hakkında "şöyle muhteşemdi, böyle harikaydı!" tarzı öznel yorumlarda bulunmaktan mümkün mertebe kaçınıyorum fakat bu film için bolca kişisel yargıda bulunasım geliyor. bol "en"li bir yazı olacak gibi gözüküyor yani.

    sanırım bu film, izlediğim aşk hikayesi anlatan filmler arasında en iyisiydi. filmin gücü sadece anlattığı aşkın büyüklüğünden değil, anlatıdaki kadının ruhunu tüm çıplaklığıyla ortaya serebilmesinden de kaynaklanıyor. belki de bugüne kadar izlediğim en iyi kadın oyuncu performansını veren meryl streep'in, canlandırdığı karakterin saf ve pürüzsüz aşkını yansıtmadaki olağanüstü başarısı ile büyüyen film, sadece dört gün içinde filizlenen, serpilen, büyüyen ve devleşen bir imkansız aşktan ibaret değil dolayısıyla.
    kadının da erkeğin de hayatının bir daha eskisi gibi olmamasını sağlayan çok güçlü ve derin duygularla kutsanan bu aşk; kadının kendini tanımasını, yaşadığı hayatı yeni baştan okumasını ve yorumlamasını beraberinde getiriyor. dolayısıyla kadının kimliğini kaybetme ile yeni bir kimlik inşa etme arasında yaşadığı bocalamanın hikayesi anlatılıyor aynı zamanda.

    anlatı 1965 yılında geçiyor. biz yaşananları, francesca'nın ölümünden sonra okumaları için çocuklarına bıraktığı mektuplardan ve defterlerden öğreniyoruz.

    16 ve 17 yaşında çocukları olan, kocasıyla birlikte çiftçilik yapan italyan asıllı francesca, çocukları ve eşi dört günlüğüne eyalet fuarına gidecekleri için çiftlik evinde yalnız kalacaktır. işlerden arta kalan zamanda yalnızlığın keyfini çıkarıp ruhunu dinlendirmek isteyen francesca kendisini daha önce hiç tatmadığı derin duyguların içinde yüzeceği peri masalı gibi bir dört gün beklediğini henüz bilmemektedir.

    **spoiler**

    eşi ve çocuklarının gittiği gün, üç mil ötedeki üstü kapalı bir köprüyü arayan fotoğrafçı robert, yol sormak üzere francesca'nın evinin önünde durur ve iki hayat bir daha düzelmemek üzere değişir.

    peki değişim kötü bir şey mi?
    bunun cevabını karakterlere bırakalım:
    robert: "çoğu insan değişiklikten korkar ama her an her şeyin değişebileceğini düşünmek umut verici olabilir. hayatta umut bağlayacak fazla bir şey yok."
    francesca: "ben de değişimden korkanlardan biriyim galiba."
    değişim kavramına dair bakış açılarından nasıl bir karaktere sahip olduklarını çıkarabileceğimiz bu kadın ve erkeğin arasında gelişen ilişkiye biraz daha yakından bakalım.

    francesca, kocası ile ikinci dünya savaşı sırasında italya'da askerken tanışmış. amerika'nın uzaktan rüya gibi görünüşü ve gönül verdiği richard ile birlikte olma fikri italya'dan kalkıp ıowa'nın bir kasabasına gelip yerleşmesini sağlamış.

    bir çiftçi kasabasında sıkışıp kalmasına rağmen francesca mutsuz biri değil aslında. kötü biri olmayan kocasıyla bir problemi de yok. ama kocasıyla olan ilişkisinin mahiyetini onu tanımlarken seçtiği kelimelerden çıkarmak mümkün. kocasını "çok temiz biri" olarak tanımlıyor. ardından da şefkatli, dürüst, nazik, iyi bir baba gibi sıfatları sıralıyor. ayrıca yaşadığı kasaba da francesca'ya göre çok güzel ve insanların birbirine yardım ettiği sessiz, güvenli bir yerdir. ama!
    ama derken gözleri dolan francesca şu cümleyi ekler: "küçük bir kızken hayalini kurduğum yaşam bu değildi."

    yol tarif etmek için bindiği kamyonette başlayan sohbetleri soğuk çay içmek için robert'i davet ettiği mutfakta devam eder. aralarında çok tatlı bir sohbet gelişir. francesca'ya hayallerini ve gerçekliğini sorgulatan, yer yer güldürüp çoğu zaman dalıp gitmesine neden olan, gözlerini dolduran bir sohbettir. sabah ailecek yapılan ve hiç kimsenin birbiriyle konuşmadığı kahvaltıya kıyasla konudan konuya atlanan harika bir sofra sohbeti gelişmiştir. haliyle ruhların okşandığı ortam akşam yemeğe kalma teklifiyle sonuçlanır.

    francesca evliliğinin ilk yıllarında kasabada öğretmenlik yapmış. fakat öğretmenliği ve çocukların hayatına dokunabilmeyi çok sevmesine rağmen kendi çocukları olunca ve daha çok da kocası çalışmasını istemediği için bırakmak zorunda kalmış.
    bir dolu hayalle kalkıp amerikalara gelen fakat kendini dağ başında bir çiftlikte ev hanımı olarak bulan francesca'nın, çocukları ve yoğun gündelik işlerinden oluşan bir dolu meşgalesi vardır. hayatımın ayrıntıları dediği bu meşgaleler kendisiyle uğraşmasını, gerçekliğini sorgulamasını engelleme işlevi görmektedir.

    national geographic dergisi için fotoğrafçı olarak çalışan robert ise bir yere veya aileye bağlanmak istemeyen, kendini dünya vatandaşı olarak gören biri. amerika'nın dayattığı aile yapısının insanları hipnotize ettiğini düşünüyor. zamanında evlenmiş, başaramamış ve boşanmış. o günden beri yurt dışı seyahatlerde farklı kültür ve coğrafyalarda soluklanıyor.

    amerika'ya gelirken kurduğu hayalleri gerçekleşmemiş biri olarak günlük ev işlerinin sıkıcı ve sıradan rutinine sıkışmış, kendi donuk gerçekliğinde basit bir hayat yaşayan francesca için robert sanki paralel bir evrenden gelmiş gibidir. robert, francesca'nın hayalini süsleyen rüya gibi bir hayat yaşamaktadır ve kişiliğiyle de yaşama bakışıyla da onun ayaklarını yerden kesmiştir.

    oğlu ve kocasının aksine robert'in kapıyı çarpmadan kapatması gibi bir ayrıntı bile francesca'nın duygularının yoğunlaşmasına katkı yapar. her yönüyle farklı bir erkek vardır karşısında. sanki adını sanını bilmediği ama hayallerinde yaşadığı, hayatının gizli öznesine kavuşmuştur nihayet.

    hem fiziksel hem de duygusal olarak etkilendiğini fark eden francesca vicdani hesaplaşmalar yaşasa da, içinde bulunduğu anı ve önündeki dört günü paralel bir evrende eşsiz bir seyahat gibi yaşamak üzere tüm bağlayıcı ve kuşatıcı normlardan soyunacaktır.
    bu arada evli bir erkeğe aşık olan ve onunla cinsel ilişki yaşayan redfield adlı kadının tüm kasaba tarafından dışlanarak sosyal aforoza tabi tutulması ürkütücü bir gerçeklik olarak francesca'nın tepesinde sallanmaktadır.

    çıplak ayaklarıyla verandada kilim çırpan çiftçi bir kadınken kaşına gözüne dikkat etmeye çabalayan, küpelerini takıştırıp güzel giyinmeye başlayan ve sanki bir prenses hissiyatına bürünen francesca robert'ın cinsel çekim alanına girecek, vicdanıyla arzuları arasında ezilmesine rağmen duygularına karşı koyamayacaktır.
    ikinci günün sonuna doğru francesca, telefonda komşu kadınla konuşurken eliyle robert'in yakasına düzeltecek ve sonra elini omuzunda bırakacaktır. robert'in o eli tutmasıyla ilk fiziksel temas gerçekleşecek ve romantik bir dansla devam eden gece ruhların ve bedenlerin birbirine karışmasıyla sona erecektir.

    sonrasında francesca kendisi hakkında doğru bildiği her şeyin yok olup gittiğini düşünecektir. zira ahlaksız ve şehvetperest olmamasına rağmen iki gün önce tanıdığı bir macera adamıyla geceyi kocasının yatağında geçirmiştir. ama tüm bunlara rağmen sanki her zamankinden daha bir kendi gibidir. geldiği aşama, "gittiğin yerlere beni de götür, dünyanın öbür ucunda bir yere." gibi bir noktadır.

    francesca'nın duyguları tek yönlü değildir yalnız. robert de çok derin ve yoğun duygularla sever francesca'yı. sıradan olmayan duygularla bağlanıverdiği francesca'nın kendini, seyahat ettiği ülkelerde birlikte olduğu kadınlardan biri gibi görmesine içten üzülür. öyle hissetmesini sağlayacak bir şey yaptıysa affetmesini ister. robet'e göre fotoğraçı olması da onca ülkeyi gezmesi de hep francesca'yı bulmak için yaşanmıştır. francesca onun nihai durağıdır. fakat sevdiği kadının evli olması, yarın onu bırakıp gitmek zorunda olması hayatının sonu gibi gelir robert'a. o yüzden ilk bakışta bencillik olarak gözükebilecek teklifini yapar francesca'ya: "benimle gel, birlikte gidelim."

    francesca bavullarını da hazırlar fakat birlikte yedikleri son akşam yemeği onun için kendisiyle, hayatıyla, geleceğiyle hesaplaştığı bir yemek olacaktır. giyinmiş, hazırlanmış, gitmeye hazır halde sofraya oturan francesca'nın önünde aşamayacağı bariyerler, kıramayacağı görünmez kafesler vardır.
    öncelikle kocası ve çocukları insan içine çıkamaz hale geleceklerdir. o güne kadar hiç kimseyi incitmeyen kocası bunu kaldıramayacaktır. ayrıca kendisiyle çok az konuşuyor olsalar da çocuklarının francesca'ya ihtiyaçları vardır. bir ömür vicdan azabı yaşamak zorunda kalmaktan, acı verdiği için aşkını ve robert'i suçlamaktan korkmaktadır. ayrıca oradan ayrıldıklarından itibaren büyünün bozulmasından, aşklarının normalleşmesinden ve sıradanlaşmasından da çekinmektedir.
    buna robert'in cevabı, "biz artık iki ayrı insan sayılmayız. yaşadıklarımızı her insan yaşayamaz. bazı insanlar hayatı boyunca böyle bir şey arar ama bulamaz. bundan vazgeçmenin doğru olduğunu söyleyemezsin." biçiminde olur.

    ancak francesca'ya göre, "insan yaptıkları seçimlerin eseridir." ona göre bir kadın evlenip çocuk sahibi olmaya karar verdiğinde kendisine dair hayatı sona erer. artık başkaları için olan yaşam evresi başlar. geçmişte hayatını tüm detaylarıyla planlasa dahi çocuklarını yetiştirebilmek için hepsini ardında bırakması gerektiğini düşünür. dolayısıyla robert'e cevabı şu minvalde olacaktır: "bir gün evden ayrıldıklarında kendinle baş başa kalırsın fakat nasıl yaşayacağını hatırlamazsın bile. ama asla yol üzerinde böyle bir aşkı bulacağını düşünmezsin. hayatım boyunca bu aşkı korumak istiyorum fakat gidersek bunu kaybederiz. yapabileceğim tek şey bu aşkı kalbimde tutmak."

    oysa robert'a göre böylesi keskin bir duygu ömürde bir kez hissedilebilir. o yüzden de hissedildiğinde gereği yapılmalıdır.

    dört gün geçer, robert gider, kocası ve çocukları yani hayatının detayları eve döner. kendini işe güce vererek o dört günü aklından çıkarmaya çalışır fakat kocasıyla kasabaya indikleri yağmurlu günde robert'in gitmediğini gören francesca yeniden kararını gözden geçirmek ve tazelemek zorunda kalacaktır.
    iki kamyonetin arka arkaya ışıklarda bekledikleri sahne sinema tarihinin en çarpıcı sahnelerinden biriydi dersem abartmış olmam sanıyorum. meryl streep francesca'nın o andaki duygularını öyle bir hissederek yansıtmış ki, insanı sarsıyor gerçekten. konuşamadığı haykıramadığı duygularını beden diliyle aktarıyor, içinde kopan fırtınaları, çağlayan ırmakları bakışlarında, hareketlerinde, kapının koluna yapışıp araçtan inmekle inmemek arasında yaşadığı tereddütte görüyoruz.

    kapıyı açıp robert'a koşamıyor, yeni bir hayata yelken açamıyor çünkü toplumun ona biçtiği bir rol var ve o rolü oynaması, toplumu hayal kırıklığına uğratmaması gerekiyor. kendisinden beklenilenlere sadık kalmak, hayatının aşkından ve hayallerinden fedakarlık yapmak zorundadır.

    francesca da robert de yirmili yaşlarda değiller. biri kırklarını diğeri ellili yaşlarını idrak ediyor. genç olsalar anlık gelişen geçici, sabun köpüğü duygular diyerek geçebilir, üstünde durmayabilirsiniz. fakat orta yaş üstü aşklar çok daha yakıcı, yıpratıcı gelişir. verilecek karar da ödenecek bedeller de o nispette çok daha ağır olur.

    rutinine kaptırıp gittiğiniz sıradan yaşamınızın orta yerine sizi bulutlara uçuran, kalbinizi örümcek ağlarının bürüdüğünü düşündüğünüz bir zamanda yüreğinizi yeniden hissetmenizi sağlayan, hayatı farklı bir pencereden gösteren biri çıkageliyor.
    bu noktada rüyayı gerçekleştirmek için verilen karar mı daha cesur ve kolay bir karardır yoksa gerçekleri kabullenmek yönünde verilen karar mı emin değilim. sanırım ikincisi daha kolay, daha ahlaki, daha vicdani. kimseye zarar vermemek için kendi mutluluğunu feda etmek; tatmin etmese de, heyecanlandırmasa da "ayrıntı" ile dolu bir rutini tercih etmek daha garantili. vuslatı ölümden sonraya ertelemek, yani yakılan bedenlerden arta kalan küllerin madison köprüsünün üzerinde birbiriyle kavuşmasına bırakmak acı ve yıkıcı da olsa vicdani olması açısından daha kolay olsa gerek.
  • hayatı boyunca hiç gidememiş bir kadınla, hayatı boyunca hiç kalamamış bir adamın öyküsü.
    birbirlerine, sanki hayatlarının son rötuşlarını yapar gibi dokunan iki insanın; sevmenin yaşı ve zamanı olmadığını gösteren bir aşkın filmi.
    4 günde yaşananların etkisinin bir ömür sürdüğü efsane bir içtenliğin senfonisi.
  • "eski düşler, çok iyi düşlerdi. gerçekleşmediler, ama düşlemiş olmaktan mutluyum." (filmden)

    yıllar evvel cnbc'de izlediğimde fazla önemsememiş, çabucak unutup gitmiştim. geçenlerde zizek bir belgeselde "oldukça dikkate değer bir film" diye bahsedince the bridges of madison county'den, yeniden izlemek farz oldu. tabii izledim de.

    bu filmin kıymetini bu vesileyle de olsa, ancak yıllar sonra anlayabildiğime üzüldüm doğrusu. kesinlikle muhteşem bir melodram. kusursuz bir dönem filmi. evlilik yaşamı ile özgür yaşamı karşı karşıya getirip derinlemesine ele alan, amerikan taşra muhafazakârlığı ve ikiyüzlülüğüne bakan, arada hippi'lere yollama yapan, kilisenin gölgesi altında kırbaçlanan kadınları anan, çekirdek yapıyı tasvir eden ve her şeyden önemlisi aşkın filizlenişini, kuvvetlenişini ve ardından önkabullerin, dayatmaların ve sosyal çevre baskısı ile gelenekler tarafından öğütülüşünü mükemmel bir sadelikle işleyen çok çok güzel bir film.

    aslında birçok sahnesine atıf yapılıp özel olarak incelenebilecek bir film olsa da ben sadece bir sahnesine işaret etmekle yetineceğim:

    --- spoiler ---
    taşranın gelenekler tarafından biçimlendirilmiş evli ama yalnız kadını francesca (meryl streep) ile karısından boşandıktan sonra kendisini yollara vurmuş özgür adam robert (clint eastwood) kasabada buluşmaya karar verirler. kadın bir mağazaya girer ve "elbise almayalı öyle uzun zaman oldu ki" diye iç geçirir ve kararsız kalır. acaba elbise kendisine yakışmış mıdır, bunun bile ayırdına varamayacak denli bir yaşam yorgunudur artık. anlarız ki bu taşra öksüzü esasen yıllardır sadece nefes alıp vermiş, bilindik anlamda yaşamamıştır, doğrusu yaşamayı unutmuş, uzun bir süre askıya almıştır. sosyal çevresi sınırlıdır öte yandan. dinine sıkı sıkıya bağlıdır. kocasını ve iki çocuğunu çok sevmesine rağmen içten içe aralarında bir sevgi yoksunluğu olduğunu da pekâlâ bilmektedir.

    evet. ne diyordum. taşralı güzel kadın mağazadan çıkar ve dükkânların bulunduğu yaya kaldırımında yavaş yavaş yürümeye başlar. kamera onu sağa doğru uzun bir kaydırmayla takip eder. bir dükkânın camından yansır kasabanın büyük kilisesi. çan sesleri duyulur. bir arabanın korna sesleri. bir camekânda küçük bir manken...

    bu sahne kanımca filmin en zengin sahnelerinden biridir. camdan yansıyan görüntüsüyle kilise kocasını aldatmak üzre olan kadına dini bir uyarıdır. çan sesleri onu doğru yola çağırır adeta: "zina etmeyeceksin". arabaların korna sesleri ise süperegonun bir uyarısıdır. "dikkat" diyerek onu ikaz eder adeta. camekânda görülen manken ise kadının durağan yaşamına dair bir atıftır. gene de bu üçüncü bir şahsı hayatına kabul eden taşralının modaya dönük gizli nefretini de kuşatır.
    --- spoiler ---

    doğrusu bu denli zengin bir hikâye anlatımı beklemiyordum. filmi de yöneten clint eastwood zaman zaman simgesel (kilise, çan sesi, kornalar, manken vb.) bir anlatımla filmini derinleştirir. her ayrıntı yasak ilişkinin öznelerinin, kadın ve erkeğin birlikteliğinin hizmetine koşulmuştur.

    buraya kadar yazabiliyorum ey aşk. çünkü gözlerim şişti ağlamaktan. **

    not: filmin kapanış jeneriğini mutlaka sonuna kadar izleyin. çok hoş bir sürprizle karşılaşacaksınız.
  • clint easwood'un trafik ışıklarında durduğu ve merly streep'in yaşadığı ikilem sahnesi muhteşemdir. izlenebilecek en duru ve güzel aşk filmlerinden biridir.
  • ben sadece kitabını okuyan azınlıktanım gaiba. bu kitabın en çok aklımda kalan kısmı fotocu amcanın kitabın başında yolculuğuna seattle'ın kuzeyindeki bellingham'den başlaması ve cascade loop yolundan (bkz: sr-20), washington eyaletini aşmasıdır. o yol gerçekten de bir fotoğrafçı için enfes manzaralarla doludur.

    (bkz: diablo lake)
  • meryl streep hayatimi oynasin, benden daha gercekci daha inandirici olur. benim hayatimi oynasin, ben kenarda oturayim gerekirse kendi yasamima aglayayim. iste boyle bir oyunculuk cikarmistir streep bu filmde.

    soyleyecek soz yok gercekten de. issiz adamlara vurulan kitleler bu filmdeki oyunculuga ve inandiriciliga dayanabilirler mi bilemiyorum ? bizim melodramatik, sevimli ve sirin filmlerimizin yaninda bir national geographic belgeseliydi insan psikolojisi ve hayat ve bizi bicimlendiren secimler ve bedelleri hakkinda.

    --- spoiler ---
    meryl streep kendisini degisik diyarlara goturecegini dusundugunu bir abd'li ile evlenip; italya'nin koyunden abd'nin koyune goc eden ve orada boyu boyuna denk iki cocuk yetistirene kadar icine attigi hayalleriyle yasayan biri. iste meryl streep'in onune yonsuz, yolsuz ve hatta culsuz bir adam cikiyor; meryl sebebini bilmeden ama cinsel tansiyonun cok yogun yasandigi sahneler boyunca tedirginlik icinde bu adamin arabasina biniyor; yanlislikla elinin bacaklarina degmesinden irkiliyor ve yavas yavas denilemeyecek kadar kisa bir sure icinde bu cok durust ve guleryuzlu adamin; kendi yasamak istedigi hayati yasayan; yani bir trenden sadece orasi guzel diye inen ve o guzel yerde hic kimseyi tanimadan 2 gun geciren adam oldugunu anliyor. aynen kendisinin italya'yi birakip, abd'ye guzel diye giden kadin oldugu gibi. kendi hayatini romanya'daki sikici ev hanimin hayatina benzetiyor; adamin hayatini bir turlu ulasamadigi her ani degisik bir yerde yasanan bir maceraya...

    tum bunlari anlayabiliyorum, bir insanin yureginin icinde taa dibinde sakladigi bir ozlemi net bir sekilde yasayan, paylasan kisinin karsisina cikmasi mumkundur diye umuyorum ama kabul de ediyoruz iste bu durum pek de olasi degildir iste. meryl gittikleri barda iste bu adamin hayatini ogrenmek istiyor, genclikte karsilassalar ne olurdu diye merak ediyor; kadinca bir merak kimseye faydasi olmayan. hayat cok fena gercekten esini sevebilirsin, cocuklarini sevebilirsin ama sonunda bir baska kimseyi benzeri ve kiyasi mumkun olmayacak kadar da sever, onunla birlikte yasamak, omrunu onunla birlikte gecirmek de isteyebilirsin. meryl dedigi gibi eger sevgilisiyle birlikte olsaydi, bu butunlesmis ve aidiyet hissettigi ruhdaslik duygusu azalacak ve belki bitecekti; ote yandan kocasindan ayri kalsaydi, su anda ikisinin arasinda kalan sey bile olmayacakti. yani uzun vadede asinma kacinilmazdi ve bu bir gercek iken yasamaya calismak lazim diyerek bitti film.

    filmin bize gosterdigi asil sey birinin birini sevmesinin ayip olmadigi ama yere, zamana ve duruma gore son derece yuksek bedelli olabilecegi. meryl bu bedeli cocuklari ve onu seven esine odetmek istemedi, icindeki firtinayla oldu. meryl'in esi ve cocuklariyla buyuk problemleri olsaydi durum farkli olabilirdi, aynen kizinin yasadigi gibi ama esi masum, ailesine bagli ve fazlaca temiz biriydi. temiz burada heyecansiz, risksiz anlaminda kullaniyordu sanirim. iste bu ese boyle bir ceza veremezdi ama vefasi kendisine ceza oldu ve omrunun sonuna kadar sevgilisini dusunmeden bir gun bile gecirmedi.

    belli bir bakis acisiyla insan kadin-erkek iliskisindeki zorluklari kavrayabiliyor ve iyi anlasma, sevgi, saygi, cinsellik gibi seylerin cok da farkli seyler oldugunu genelde ayni paketten cikmadiklarini goruyor. evlilik catisi altinda yuruyen cogu iliskide birlikte vakit gecirme istegi, sevgi, saygi, cinsellik gibi durumlarin hepsinin oldugu varsayiliyor ve elden geldigince digerlerine e oyleymis gibi gosterilmek icin mesai harcaniyor. oysaki bu cok nadir bir durum, bunu gercekci olup kabul etmeliyiz.

    yine de cocuklariniza anlatacak daha az surprizli hikayelerinizin olmasi dilegiyle diyerek bu uzun entariyi tamamlayalim.

    (bkz: lived happily ever after)

    --- spoiler ---
  • son derece yalın bir şekilde, son derece kuvvetli bir aşkı anlatan bir film the bridges of madison county. izlerken kendinize dersler çıkardığınız, gözyaşlarınızı tutamadığınız, franscesca'nın yol ayrımındaki duraksaması yüzünden için için çığlıklar attığınız... kısacık bir dört günün, birbirine doyamadan farklı yönlere savrulmak zorunda kalan iki insanın, ve bu dört günün etkisinin bu insanların tüm hayatları boyunca nasıl hissedildiğinin bir hikayesi. francesca'nın kelimeleri ile:

    "and in that moment, everything i knew to be true about myself up until then was gone. i was acting like another woman, yet i was more myself than ever before. "

    aşkın bir kadın üzerinde hissettirdiklerinin en çarpıcı açıklaması. hayatta sadece tek bir kere hissedebileceğinizi düşündüğünüz duyguların yansıması. aslında daha ilk sahnelerinde robert ve francesca'nın ilk konuşmalarında hüzünlü sonun ipuçlarını veriyor. francesca değişimden korktuğunu ve değişemeyeceğini belirtirken.

    oyunculuklara zaten değinmeye gerek bile yok. filmdeki rolü için 10 kilo alan meryl streep'in büyüleyici hareketleri, sevimliliği ve göz kamaştıran zarifliği ile altın küreye ve oscar'a aday olmasına da şaşırmamak gerek. amerikan sinemasının jönü clint eastwood'dan önce ise yönetmenlik için düşünülen isim sydney pollack, robert rolü içinse robert redford'ken daha sonraları clint eastwood'un ne kadar doğru bir seçim olduğu ortaya çıkıyor.
  • zamanında cine5'te izleyip salya sümük ağlamama sebep olmuş bir filmdi kendisi.
    aşkın gerçekten yaşanabildiği zaman diliminin kısalığından bağımsız olarak bütün bir ömüre yayılabileceğini anlatır. her şeyi bırakıp gitme isteğini, ihtimalini, yapılabilirliğini sorgular.
    sonundaki araba sahnesiyle insanın boğazını düğümler, kalp atışlarını yavaşlatır. kesinlikle süper bir filmdir kısacası.
  • universitede film ara$tirmalari dersinde hocanin bizim sinifa izlettirdigi film. filmin sonunda herkes benzer duygulari ya$ayip, caktirmamaya cali$mi$ olmali ki film bitiminde hoca i$iklari acinca, once herkes etrafa bakinmak suretiyle birbirini yoklami$, sonra da ayni anda aglamaya ve akabinde gulmeye ba$lami$tir. bu baglamda insanda manik depresif duygular yaratan film oldugu soylenebilir.
  • dilimize yasak ilişki diye çevrilmesi münasip görülse de, defalarca izlediğim güzel bir aşk filmidir.
    merly streep ile clint eastwood sular seller gibi oynamışlar, clint abi şahane yönetmiştir.

    --- spoiler ---
    ikilinin delice tartıştığı sahne; kadının bütün korkusuyla zaafını, adamınsa şaşkınlığını çok güzel anlatır.
    kadında kaybetme, diğer kadınların varlığı arasında unutulma korkusu, adamda ise "ona böyle hissettirecek ne yaptım?" endişesi...
    francesca: "yarın bitecek diye şimdi hissettiklerimi hissetmemiş gibi yapamam"
    robert: "sana ihtiyaç duymak istemiyorum, çünkü benim olamayacağını biliyorum"

    robert: "çoğu insan bu yaşadığımız gibi bir şey yaşamadı, tüm ömrünü buna adayanlar var, çoğu böyle bir şeyin olabileceğini bile bilmiyor"

    yıllaaar sonra, francesca'ya gelen paket, içinden çıkan gümüş bilezik, ismine adanmış (for f.) four days kitabı ve köprüdeki notla lord byron alıntısı ise çok vurucudur. işte ömürlere sığmayan/ömürlerce bulunamayan aşk, 4 güne sığmıştır. ve son yolculukta da köprüde buluşulur. küllerle...
    --- spoiler ---

    "this kind of certainty comes but once in a lifetime"

hesabın var mı? giriş yap