şükela:  tümü | bugün soru sor
  • sözlük yazarlarından, dostoyevski'nin fight club'ın etkisinde kaldığını öğrenmemize vesile olan film. allahım ne büyüksün.
  • genel olarak, beğenenler çok beğenmiş, beğenmeyenlerse nefret etmiş. izlerken azıcık beynimiz aktı diye de o kadar kötülemeye gerek yok bence.

    iyi filmdi.
  • filmin uyarlandığı fyodor mihailoviç dostoyevski eseri "dvoynik"i, geçtiğimiz yaz boyunca yaptığım "kronolojik dostoyevski okumaları" sırasında okumuş ve romandan hayatımın geri kalanı için pek çok dayanak noktası çıkarmıştım. yine de esere bakışım, dostoyevski'nin kendi eserine yönelik olumsuz bakışından pek de uzak sayılmazdı. (dostoyevski, ağabeyine yazdığı mektuplarında "dvoynik"i ve "netoçka nezvanova"yı sevmediğini sıklıkla dillendirmiş ama ben, dostoyevski'den daha iyi biliyormuşum gibi, onun bu "bir buçuk" esere haksızlık ettiğini düşünüyorum. özellikle "netoçka nezvanova"ya.)

    richard ayoade'nin kendi "dvoynik"i olan "the double"ı ise if istanbul 2014 kapsamında izlemiştim. bir buçuk saatlik filmi yer yer kahkahayla ama genel olarak şapşal bir tebessümle izlediğimi hatırlıyorum. zaten ben, içinde mia wasikowska olan her şeyi şapşal bir tebessümle izlediğimi hatırlıyorum. hatta salt bu sebeple, mia'nımla süslenmiş filmlerden/dizilerden bütünüyle göz çeviresim geliyor. çünkü orada bir yerlerde mia'nım olduğu vakit, objektif bir bakış sağlamak mümkünatı buhar olup uçuyor.

    yine de, mümkün olduğunca objektif olmaya çalışarak şunları söyleyebilirim ki, richard ayoade, eminim dostoyevski'nin de izlemekten büyük bir keyif alacağı bir iş çıkarmış ortaya. romanda herhangi bir distopik atmosfer söz konusu değildi diye hatırlıyorum, fakat ayoade, turuncunun ve siyahın hakim olduğu oldukça karamsar bir dünya yaratmış. bu haliyle film hem izlediğim sırada, hem de şu an hakkında bir şeyler yazmaya çalışırken, belleğimde marc caro ve jean-pierre jeunet eseri "delicatessen"le karışıp duruyordu ve duruyor. ama tabii, "delicatessen"in yapıtaşlarını oluşturan bu karanlık ve umutsuz distopya evreni "the double" için sinematografik bir gömlek niteliğinde. ve bu gömlek, "dvoynik"in üzerinde hakikaten güzel duruyor! [edit: turuncu-siyah filmler demişiz ama lars von trier'nin 1984 tarihli "forbrydelsens element"ini unutmuşuz. unutmayalım.]

    bir de şu var ki, ben komedilerden zerre haz etmem. gülmek için bir film izlemek, kendimi mutlu hissetmek için sinemaya gitmek... bunlar hiç yapmadığım ve sanırım asla yapmayacağım şeyler. fakat komedi, böyle kinder surprise'dan çıkar gibi hiç beklenmeyen yerden çıktığı zamansa keyfime diyecek olmuyor. ayoade'nin ilk filmi "submarine"de de durum tam olarak böyleydi. yani biz iyice anladık ki, richard ayoade sinemasında gülmek "amaç" değil, olsa olsa bir "mola". hayatın sıkıntıları, koşuşturmaları daima orada ve bunlardan kaçmak gereksiz. ve gülümsememiz, bu deli dünyaya karşı en etkili silahımız. o halde yaşasın kara komedi!

    oyunculuklar konusunda ise ayoade'nin bu filmde çoğunlukla "arkadaşlarıyla" çalıştığını söyleyebiliriz. zira paddy considine, noah taylor, yasmin paige, sally hawkins, gemma chan ve craig roberts gibi pek çok oyuncu "submarine"de de ayoade tarafından yönetilmişlerdi. "submarine"in esas oğlanı craig roberts'ın "the double"da da büyükçe bir role sahip olmasını beklerdim ama ufacık bir rol yazılmış kendisine. belli ki adamda memur ahlakı var. paddy considine'inse tıpkı "submarine"deki gibi galaktik bir rol ile ve yalnızca televizyon ekranlarında kendini göstermesi üzücüydü. zira kendisine doymuyor, doyamıyoruz. "tyrannosaur"un üzerine en kısa zamanda yeni bir film çekmeli ki açlığımız biraz dinsin.

    ve... jesse eisenberg! açın bu adamın önünü! bu adamın keseceği daha çok rol var!

    sarı ışıklar altındaki "the double" hakkındaki sözlerime son noktayı filmden koparılmış bir mia wasikowska .gif'i ile koymak istiyorum. huyu güzel, kendi güzel...
  • the it crowd ile tanıdığımız richard ayoade'nin namı diğer ross'un yazıp yönettiği 2013 yapımı film. başrollerinde jesse eisenberg ve mia wasikowska var. ikili filmde tanışıp çoktan aşk yaşamaya başladı bile. (bkz: #35235569)

    http://www.imdb.com/title/tt1825157/

    fragmanı da yayınlanmış.
  • dvoynik'in sinema uyarlaması olup, if ankara 2014'ün final filmiydi.
    uşak petruşkacığımı filme yerleştirememeleri tek sorun.
    film şahane olmuş. oyunculuk, renkler, müzikler muhteşem.
    asansör sahneleri çarpıcı.
    öyle gerilim filmlerinden etkilenen biri değilim. ama film, kitabı bitirmemin hemen üstüne gelince bir tuhaf oldum.
    apartmana girerken birinin beni takip ettiğini sandım,
    yakından bakınca o gölgenin ben olduğumu düşündüm,
    koşarak eve geldiğimde tüm lambaları açtım,
    daha önce hiç kapamadığım bir kapının kapalı olduğunu görünce işkillendim,
    az önce ben sandığım gölgenin apartman görevlilerinden biri olduğunu anlayınca gelmesini rica ettim,
    o beklerken tüm odaları kontrol ettim,
    teşekkür edip, iyi geceler dileyip kapıyım kapattım.
    şimdilik suyum var ve ortalıkta bir ben daha gözükmüyor.
    ama ben mutfağa gidip elma almama gerek olduğunu düşünmüyorum.
  • richard ayoade'nin son filmi.

    "dostoyevski’ye ait bir metin üzerinde kafkaesk bir anlatı oluşturabilmesi ayoade’nin biçimde tercih ettiği yapıbozumu içeriğe de ustaca uygulayabilmesinde yatmaktadır. filmde dostoyevski’nin 7. derece memuru kafka’nın büyük memuruna dönüşür ve simon’ın iş yerindeki memuriyeti kafka’nın büyük memuru ile yoğun paralellik gösterir. ayrıca kafka’nın bütün yapıtlarında konunun bütününden çok ayrıntıların serimlenişinin ön planda olması film için de geçerlidir. büyük yıkımların küçük ayrıntılarda gizlendiği, günlük hayatın ve davranışların sistemi kendinden ürettiği ve bütün hayat alanlarımızın içine işlemiş iktidar ilişkilerini ve insanın şeyleşmesini filmdeki karakterler arasında yaşanan hangi tekil çatışmadan yola çıkarsak çıkalım duyumsayabiliriz ve bu tam olarak kafka romanlarına has bir tutumdur.

    kafkaesk bir üslup tutturabilmenin en başat ögesi ise bir kasvet ortamı oluşturabilmektir. iktidarın kendini tanrılaştırma isteğinden dolayı merkezileşmesi, kurum içi ilişkilerde ve statülerde çıkıştan çok labirent vari yapıların inşa edilmesi ve bütün bunların sonucunda bireyin giderek kişiliksizleşmesi, en son olarak da büyük yıkıma ulaşması bu ortamı oluşturmada en çok başvurulan yöntemlerdir. simon’ın iş yaşantısı, iş yerinin labirentsel dizaynı, albay ile oluşturulan tanrılaştırma metaforu ve intihar olgusu (büyük yıkım) da bizlere bunu gösterir."

    yazının devamı için: http://www.cinerituel.com/…oubleda-ayna-olgusu.html
  • sinema yeni dünyalar yaratma ya da yaratılmış dünyaları* perdeye aktarma üzerine kurulu bir sanatsa "the double" tam olarak bunu yapan bir film. çoğunluk filmi görsel açıdan delicatessen ile kıyaslasa da atmosfer ve konuya yaklaşımı yönünden bana daha çok terry gilliam'ın brazil'ini anımsattı. richard ayoade böyle devam ederse önü açık görünüyor.
  • dostoyevski sevene sıkıcı gelmeyecek film. hakikaten kitap okuyomuşum gibi hissettim. üstüne bi de güzel güzel şarkılar geldi kitabın sayfaları arasından. richard ayaode bu işi biliyo lan galiba.
  • evet sözlük, filmi beğenenler timindeyim. hatta çok ama çok. nedenlerine gelince: öncelikle film dosteyevski the double uyarlaması imiş. kitabı okumasam bile, filmde o dosteyevskinin karanlık ve yalnız dünyasını hissetmek olukça mümkün. filmin kendisi mekansal olarak bir disütopya üstüne kurulu. kapalı alan ya da geceler bu disütopyanın ruhumuza da işlemesine neden olmuş. karakterin doppelgänger ve kaçınılmaz hesaplaşmaları ve sonu filmin amacından değil, dostoyevski ve kendisinin epilepsi hastalığının semptomlarından kaynaklanmaktadır. bu bağlamda filmdeki mekansal ve kurgusal disütopya kurmaca değil semptomlar üstüne oturmuş bir gerçeklik. (dissociative identity disorder diyemiyorum bu nedenle tam olarak). aynı konuyu içeren diğer filmlere kıyasla -- (tarzlar ne kadar farklı olsa da misal sybil, fight club, ya da psycho vb.) --hikayenin seyirciye uzaktan, başka bir dille anlatılmış olması, seyircinin bir nebze de olsa bağlam kuramamasına neden olmuş olabilir. oysaki film, genel dostoyevski kitapları gibi: karakterin hem ruhsal hem de duygusal çöküntüsü zaman içerisinde sindire sindire ve toplumla çatışa çatışa gerçekleştiriliyor. bu bağlamda da seyirci ana karakterin hazin sonu nedeniyle ağlamıyor, sızlanmıyor, dizlerini dövmüyor, çünkü biliyor ki bu olacak. ayrıca filmdeki kurgunun, başa ve sona dönmesi, çok ama çok güzel olmuş. kitapta da mı öyledir bilemem. ve ilginçtir, film sonrası ben ruhi bey nasılım okumak istedim, nedense. (tiyatrosundaki gibi bir tad aldığımdan olabilir). izleyin izlettirin işte.