şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: gecekondu)
  • canımı acıtan bir olay bu. sanki hiç bir en ufak planlama, en ufak bir ilgili yok gibi herkes kafasına göre, istediği yere en ufak bir mimari güzellik düşünmeden dikmiş apartmanları. yukarıdan çekilen fotoğraflarda, cadde aralarında her yerde bu şehirlerimizin berbat durumunu görmek, hissetmek mümkün.

    sahil kıyılarında, kumsalların dibinde dahi doğa ile azıcık bile bir bağlantı içermeyen 5 katlı klasik betorname yapılar, tarihe saygısız yapılaşma....

    yazık, başka söyleyecek kelime yok.
  • "... dötünden anlaşılmış bir olgudur" şeklinde devam edebilecek nefis bir cümlenin başlangıcı.

    şu güzelliğe bakar mısınız: http://inuraistanbul2009.files.wordpress.com/…2.jpg

    bizdeki şehirler, milletimizin hayattan zevk alma olayının ne kadar uzağında bulunduğunun görsel ispatıdır. artık göçebelik kültüründen mi nedir bilmiyorum, hayattaki 1 numerolu amaç bir ev sahibi olmaktır. o nedenle azıcık boş bi alan bulduk mu veririz çimentoyu, betonu.
  • turkiye'de kentlesme yoktur, betonlasma vardir.
    kentlesme belli bir plana, belli bir kurala gore yapilir.
    biz de her yer parsel parsel satildigi icin, alan istedigini dikebiliyor.
    belediyelerin, mutlaka bir kural cercevesinde insaati yapan firmayi kontrol almasi gerekiyor. bu birakilmasi gereken yesil alan olabilir, park yeri olabilir, max kat sayisi olabilir ve en onemlisi bulundugu bolgedeki yapilara uyumlulugu olabilir.
    hele hele abuk sabuk renklere boyanmis onlarca katli binalari hic anlamiyorum. biri pembe, biri kirmizi, biri sari, biri mor. ne yazik ki beceremiyoruz. belki de insaat sektoru karadenizlilerin elinde oldugu icindir.
  • avrupa'da normal kendi surecleri ile yasadiklari ve ozellikle sanayi devrimi ile ihtiyac duyduklari kentlesme biz de boyle bir degisim/gelisim ve ihtiyacin sonucu olmadigi icin ve hatta hata kirsaldaki yapisal bozukluklar, carpikliklar ve yoksullugun sonucu oldugu icin koylerin iticiligine istinaden kentlerin cekicilik algisini yaratmistir. boylece ilk baslarda umuda yapilan yolculuklar, kentin daginin tasinin altin olmadigini gostermistir ki burada da egitim, konut, is, vs sorunlarla karsilasildiginda kafalar dank etmistir. ustelik simdi yalnizca ekonomik degil kentsel maduniyet kavrami da kentin cekici degil artik dayanikmaz oldugunu gostermistir. zamaninda modernlesmenin simgesi olan haydar pasa garindan girilen istanbul artik klastrofobik, acik hava ceza evi gibi tanimlarla kacilasi yer haline gelmistir bir nevi.
  • normalde (bkz: türk şehircilik anlayışı) başlığının altına yazmayı düşündüm ancak sonra bir daha düşününce aklıma gelen "hangi anlayış?" sorusu beni bu başlığa yönlendirdi. biraz daha düşünseydim (bkz: türkiye'de betonlaşma) başlığını açarak başlık çöplüğüne bir yenisini daha ekleyebilirdim.

    türkiye'deki kentleşme sürecini şöyle özetleyebiliriz: arsaya/tarlaya gecekondu dik veya imar ver -> bahçeli bahçeli, mis gibi yerlerin imarlarını bitişik-sıkışık yerlere çevir -> daha çok kat yarabbi -> beton denizine hoş geldiniz.

    ben hayatında sadece okul döneminde ütopyalarla şehirler planlamış bir şehir plancısıyım. henüz meslek hayatımda bir şehri ele alıp da "şurası şöyle olsun, şurada da küçük, şirin bir park varmış" diyerek plan yapma imkanım olmadı. yaptığım şeyler genellikle "imar planı değişikliği" adı altında yapılan beton artırımları.

    yine günlerden bir gün, türkiye'nin betona olan ihtiyacını gideren bir plan değişikliği hazırlarken okulda öğrendiğimiz "yolun iki tarafında da bina olsun ki bu yolun altyapısından iki cephe de faydalansın, altyapı masrafı boşa gitmesin" sözleri beynimde yankılandı. evet, doğruluk payı yüksek bir söz ama kim istemez ki yolda yürürken yanında yol boyunca uzanan bir ağaçlık alan olmasın? şehir içinde en sevdiğim şeylerden biridir gideceğim yere kadar bana eşlik eden peyzaj ögeleri. meramımı görsel olarak ifade etmem gerekirse şöyle birşey: boston, commonwealth avenue. hatta isteyenler google maps üzerinde sokaklarda gezinebilir, şuradan. belki bu uç bir örnek ama en azından yayaların en sık kullandığı yollarda bunlar yapılsa hoş olur diye düşünürken dedim ki acaba gelişmiş ve şehirleri planlı büyüyen ülkelerde bu durum nasıl? bunun için nüfus yoğunluğu ve ticari dolaşımın en yüksek olduğu kentlerden biri olan londra'ya bakmaya karar verdim. öyle ya, londra'nın merkezi alanında bile bu tarz yeşil hatlar olursa her yerde görmek mümkün olurdu.

    londra'yı inceledim ve kentin tam merkezinde beklediğim oranda yeşil alan bulamadım ancak sonrasında gördüğüm manzara bana güzel bir cevap oldu. merkezi iş alanından sonra azami 3-4 katlı, -buraya dikkat- asgari 50 yıllık konutlar ve sonrasında da bahçeli müstakil evler başlıyor. londra'yı istanbul gibi düşünürsek; eminönü ve taksim-karaköy çevresinin şimdi olduğu gibi kaldığını ancak buradan sonra başlayan aksaray, şişli, eyüp vs. çevresinin park alanlarıyla dolu, bakımlı ve alçak katlı binalardan oluştuğunu; sonrasında ise küçük merkezler dışında neredeyse tamamen bahçeli müstakil evlerden oluştuğunu hayal edin. evet, sizden bağcıları bahçeli müstakil evlerden oluşmuş olarak hayal etmenizi istiyorum. yani bu durumda, o başta bahsettiğim yol ortasında yeşil alanlar durumuna zaten gerek kalmıyor. yolda yürürken bir tarafın sürekli bahçeli evlerden fışkıran ağaç, çiçek, börtü-böcekle çevrili oluyor. zenginlik bu değil midir?

    bizdeki zenginlik kavramına bakalım bir de. cebindeki paranın hesabını hiç yapmamış, türkiye'nin %1-2'lik dilimindeki zengin kesimine hiç girmiyorum. benim bahsettiğim sen, ben gibi insanlar. ssg ve kanzuk okuyorsa "sen, ben" derken üstünüze alınmayın n'olur. bahsettiğim kesimin sınırı ayda 20.000 tl aldığı için zenginlik taslayanlar olsun hadi. şimdi türkiye'nin üst-orta sınıfı diyebileceğimiz bu kesim için zengin olmanın yollarından birisi "arsasını/eski evini müteahhite verip yeni daire almak". düşünsene; 30 yıllık bahçeli, müstakil evini veriyorsun, karşılığında iki tane 130 metrekare alanlı, yepyeni, ışık almayan betonlara sahip oluyorsun. çok kârlı değil mi? evet, türk halkı da böyle düşünüyor. tabi bunu gören komşular durur mu? onlar da hemen müteahhitle anlaşıyor ve daha büyük, daha ışıksız, daha yeşilsiz bir betona sahip oluyor. evet, arka bahçeden de yarım metre çıkma payı kazanarak en bahçesiz eve sahip oldu, bu gurur onun!

    sonuç mu? eskiden o sokakta yaşayan 20 tane hane vardı. hani londra'da asgari 50 yıllık binalarda oturanlar vardı ya, hah onlara nazaran bu amca-teyzeler azami 30-40 yıllık bahçeli evlerde yaşıyorlardı. 20 hane demek o sokaktaki herkesin birbirini tanıması demekti. çocukların istedikleri gibi oynaması demekti. evlerin bahçelerinde domates yetiştirmek, kadınların börekleri kapıp kapı önünde çaylanması demekti. zenginlik bu değil midir? ama türk halkı böyle düşünmedi. türk halkı için zenginlik, o 20 hanenin 5 katlı binalara dönüşüp sokakta 200 hanenin yaşamaya başlamasıydı. artık sokakların güneş görmemesiydi. arka bahçedeki domateslerin yerini istinat duvarlarının almasıydı. evet, türk halkı için zenginlik buydu. yeni 2+1 evinde, arsa karşılığı yine kendisine verilen diğer dairesine hiç tanımadığı, etmediği kiracıyı yerleştirip gelen kira parasıyla güneş görmeden yaşamaktı zenginlik. komşularını bir bir kaybetmekti. sokaktaki çocuk seslerinin yerini kaldırıma park eden araba gürültüsünün almasıydı zenginlik.

    işte sevgili okurlar, kendini kurnaz sanan, yaptığı kısa vadeli işleri başarı sayan türk halkının zengin olma çabasıyla yaptığı eylemlerin şehirlerimiz üzerinden vücut bulmuş halidir türkiye'de kentleşme. gönül ister ki insanların bakış açısı bir an önce değişsin ve kalan tarlalar, bahçeler bize kalsın ama insanlarda bu cahilce açgözlülük oldukça ve türkiye'nin sırtını dayadığı şeyin inşaat olduğunu bilince gelecek maalesef karanlık.