şükela:  tümü | bugün
  • sait faik'in en sevdiğim iki öyküsünden biri. diğeri için (bkz: hişt hişt)
    okuyun bu öyküyü, dinleyin bu öyküyü, düşünün bu öyküyü...

    "kuşlar kötü şey söylerler mi hiç?"

    instela'da gördüğüm bir yazıyı aynen aktarıyorum:

    yazar, bu hikayeyi fikret ürgüp'ün yanında okur ve fikret ürgüp ona şu sözleri söyler bu hikaye hakkında:
    "sobalı odaya kar yağıyor, pencereden çıplak dallı bir ağaç, bir bulut ve bir kuş giriyor. adamın elleri ceplerinde buz tutuyor. korkunç yalnızlık. bir sıcak varlığı sevmek, ancak sevgi etrafında kendi yaşadığını hissedebilmek. öteki odaya birisi, bir insan geliyor, buzlar eriyor. o insanı elden kaçırmamak lazım. yatağın içine, yorganın altına saklamak, ne olursa olsun muhafaza etmek, babasından, düşmanlarından, herkesten saklamak. bir tek mevcudiyet, bütün dünya ondan ibaret, hayatın damarlarda sıcak dolanışı ancak o suretle mümkün. yoksa eller, kalp, ruh, hepsi buz oluyor, donuyor. kendi yaşadığını ancak sevgi ile hissedebilmek. yoksa yabancı, cansız mı canlı mı belli değil. herhangi bir mevcutluk içinde. ' kuş onun kafasından benim kafama, benim kafamdan onun kafasına konup duruyordu. sabaha kadar kuşun kanat seslerini, onun mışıl mışıl uykusunu duydum.' korkunç bir yalnızlık, huzursuzluk, barışsızlık içinde sadece sevgi onu ayakta tutuyor."
  • "kütüphanenin cami yine buz tutmaya başladı. kapı açıldı. ağaç girdi. ağacın arkasından kuş girecek diye bekledim, girmedi. ama bulut girdi."

    bunu yazan kişi karşımda olsa omuzlarından tutup silkelerim, iyi misin diye.
  • sait faik in alemdağda var bir yılan kitabının son öyküsüdür. mükemmel bir kapanışa sahip büyülü bir öyküdür.
  • şöyle bir hikayedir:
    işte karşı karşıyasın. işte o da senin gibi; elli ayaklı, kaşlı gözlü, sıhhatli hasta, sarışın esmer, kafası var, saçları var, kirpikleri var, yalan söyleyen ağzı var. yüzünde küçük küçük kavga, taş, düşme izleri. yaramaz bir çocukluğun her şeysi, ufak ufak her şeysi. işte elleri, parmakları, işte ayakları. kim bu? insanoğlu! senin gibi tıpkı tıpkısına apaynı.

    işte gözlerinde yaş, işte gülüyor. işte ekmeği ısırıyor. bak patates salatasını attı ağzına. işte çatalında uskumru. işte şarap bardağı dudağında. insanoğlu, tıpkı senin gibi apayrı. üstelik seviyorsun da onu. dudağının kıvrımını seviyorsun. saçının karasını seviyorsun. kaşının bükülüşünü, alnının genç kırışığını.

    işte senin gibi apayrı. canına sokacağın geliyor. işte gazete okuyor. işte cıgara paketine imzalar atıyor. işte portakal yiyor. işte türkü söylüyor. bilmediğin dilden bir türkü söylüyor. arada bildiğin, kanında dolaşan şu türkçe dilinden “karabuberim buberim buberim!” diyor. sonra “asepiya piluti keton ibrahim!” işte karşı karşıyasın. haydi bakalım bil onu. anla bakalım. kendini anlat bakalım. işte sıkılıyor. geniş geniş nefes alıyor. işte cıgara paketine sevdiğin parmaklar uzandı. işte sevdiğin dudağın kıvrıntısından duman çıkıyor. haydi bakalım. bil onu bakalım. kimdir? senin hakkında ne düşünür? şu saatte nerede olmayı ister? senin sevgin umurunda mı?

    haydi bil bakalım. “karabiberim, karabiberim, biberim nasıl edelim, nasıl edelim, candarmalar geliyor, cızlam edelim.”

    işte karşı karşıyasın. haydi bakalım. söyle söyleyeceğini. de diyeceğini. dinler de. tatlı tatlı dinler de. sevgiden söz aç. ne çıkar; o seni anlarsa değil, sen onu anlarsan bir şeyler olacak.

    işte karşı karşıyasın. birdenbire kalkar, dudaklarından öpebilirsin. gözlerini kapar. ne güzel gözlerini kapar. belki de seni görmemek içindir. sen de kaparsın gözlerini. belki de onu görmemek içindir. ne sen onu, ne o seni anlıyor. belki anlamak ikinizin de işine gelmiyor. “tanı, tanı, kendini tanı”. işe başla bir kere bu yönden. sonra onu da anlayacaksın.

    birdenbire bulunduğumuz odanın kapısı açılıverdi. içeriye rüzgâr girdi. soğukla beraber yapraklarını dökmüş bir ağaç girdi. ağacın arkasından duman, dumanın arkasından bir kuş, kuşun arkasından bir bulut girdi.

    sonra… sonra kar yağmaya başladı. kütüphanenin camı buz tutmaya başladı. ampulün ışığı buza girip çıktı. üşüyerek yine tavandaki şişesine girdi. elbiselerimin cepleri buzdan kaskatı kesilmişti. elimi cebime de sokamıyordum. soba harıl harıl yanıyordu. sobanın üstünde buzlar eriyordu. demin yanımda olan şimdi yandaki odaya geçmişti. iki odayı birbirinden ayıran kapıyı açmış, bana bakıyordu. kuş ağaca tünemiş, kabarmış oturuyordu. o kuşa ıslık çaldı. kuş cevap vermedi. bana döndü. “buz kestin orda, dedi, bu odaya gelsene!” “o oda sıcak mı?” diye sormuşum gibi “sıcak ya, dedi, bu oda ısındı” “senden mi?” diye sormuşum gibi “benden ya, dedi”. sobaya baktım. harıl harıl yanıyordu. herhalde sobada bir bozukluk olacak diye boruya elimi sürmemle çekmem bir oldu.

    o içeriki odadan sanki beni görüyormuş gibi: “sobada iş yok!” dedi.

    içeriki odaya geçtim. yatak hazırdı. o ta köşeye büzülmüştü. yanına sokuldum. sıcacıktı. hamam gibi idi. “dondum sobalı odada yapayalnız,” dedim, “burası ne iyi imiş!…” “kuş ne oldu?” dedi. “ağaçta,” dedim. “donacak zavallı,” dedi, “buraya al onu da.” “bırak şimdi kuşu,” dedim. içime bir şeyler doğmuştu. birdenbire yine garipsemiştim her şeyi. onun yanı sıcacıktı. içeriki sobalı odada soba harıl harıl yanıyordu. ama kütüphanenin camı buz tutmuştu. sonra içeride kuru dallarına kar birikmiş bir ağaç vardı. ağacın üstünde kuş. kuş soğuktan kabarmıştı. sabaha ya çıkar ya çıkmazdı. yine “kuşu buraya al! kuşu buraya al!” dedi. istemeye istemeye kalktım. sobalı odaya girdim. kuşu aldım ağaçtan. kütüphanenin camındaki buzu tırnağımla kazıdım. sobaya baktım, sönmek üzere idi. bir iki odun attım. döndüm geldim ki, yatak bomboş. yatağın kenarındaki komodinin üzerine bir kâğıt bırakmıştı. aldım. ikiye katlamıştı. açtım; bomboş. kuşu komodinin üzerine bıraktım. ötmeye başladı. bu oda hâlâ sıcacıktı. hâlâ dudağının kıvrımı, hâlâ kaşının yaramaz çocukluğundan kalma tüysüz yara çizgisi
    odanın içinde çocukların mütalaa saatlerinde yapıp attıkları kâğıttan uçaklar gibi başıma düşüyorlardı. yatağımın üstüne oturdum. bir cıgara yaktım. içeriki odadaki ağaç buzlu cama pat pat vuruyordu. sobanın sesini duyuyordum. bulunduğum odanın kapısı vuruldu. “girin!” diye haykırdım. üstünde yeşil renkli bir yağmurlukla bir adam girdi.

    “buyurun,” dedim. “kimi istiyorsunuz?” adam dikkatle yüzüme baktı. sonra etrafına bakındı. “nerede o?” dedi. “kim?” dedim. “demin burada sizinle beraber bulunan,” dedi. “bilmem kalktı gitti,” dedim. yorganı açtı. yüzüme baktı. “neye yalan söylüyorsunuz?” dedi. dönüp baktım. demin büzüldüğü yerde uyuyordu. mışıl mışıl uyuyordu. alnı terli idi. komodinin üstünden kuş kalkıp saçlarına kondu. bir
    kuytu ormanda bülbül gibi şakıdı.

    biz adamla yandaki odaya geçtik. şimdi odaya lapa lapa kar yağıyor. onun yeşil muşambasına, benim pijamama birikiyordu. ama ben üşümüyordum. o ellerini hohluyor, uğuşturuyordu.

    “bırak uyusun, biz konuşalım,” dedi. “konuşacak bir şey yok,” dedim. “hem burası soğuk. gidip ben de yatmalıyım. yarın erken kalkacağım.”

    yüzünü hiddet bürümüştü. elleri titriyordu.

    “durun hiddetlenmeyin, isterseniz konuşalım ama üstüme bir şey alayım,” dedim. dışarı çıktım. paltomu giyip geldim. oda birdenbire değişivermiş, her zamanki odamın halini almıştı. adam kanepede
    rahatça oturuyor, cıgara içiyordu. beni görünce “anlaştık, anlaştık.” dedi.

    “kiminle anlaştınız?” dedim. “sizinle” dedi. “ne zaman?” dedim. güldü. “kuş bana anlattı,” dedi. ferahlayıverdim. kuş anlattı ise herhalde iyi şeyler anlatmıştır. kuşlar kötü şey anlatır mı?

    “kuşlar anlatır mı?” dedim. “tabii anlatır!’ dedi, “çocukken annem sen bugün mektepte hocaya dilini çıkarmışsın! ayıp değil mi sana? derdi. yalan vallahi anne, derdim, sana kim söyledi. bana bir kuş söyledi, derdi. bu kuş işte o kuş,” dedi. “her şeyi anlattı mı?” dedim. “anlattı” dedi.

    rahat ettim. kuşlar kötü şey söylerler mi hiç? küçük dedikoduların zararı yok. “öyle ise” dedim, “mesele yok.” “yok, yok, dedi, şu cıgaramı içeyim gideceğim”. kütüphanenin camı yine buz tutmaya başladı. kapı açıldı. ağaç girdi. ağacın arkasından kuş girecek diye bekledim; girmedi. ama bulut girdi.

    oda yine değişmiş, yine soğumuştu. bu sefer kitapların kenarından da buzlar sarkıyordu. olur şey değil, diye söylendim kendi kendime. ya adam da değişirse: kanepede büzülmüş, ellerini hohluyor, kafasını sallıyordu. burnu soğuktan kıpkırmızı kesilmişti. ama bana bakarken gülüyordu. değişmemişti.

    deminki gibi idi. “eh bana müsaade artık,” dedi. hayırlı geceler!” “hayırlı geceler!” dedim.

    içeriki odaya girmek canım istemiyordu. herhalde o da kalkıp çoktan gitmiş olacaktı. kuşla beraber pencereden çıkmış olacaklardı. ama o oda herhalde hâlâ sıcaktı. ağacı yerinden söküp balkon kapısından fırlattım. dumanla bulut da onun arkasından kendi kendilerine gittiler.

    odam biraz ısınmıştı. soba gürül gürül yanıyordu. anahtarı biraz kıstım. içeriki odaya geçtim. yorganı açtım. köşeye büzülmüş mışıl mışıl uyuyordu. kucakladım. kuş onun kafasından benim kafama, benim kafamdan onun kafasına konup duruyordu. sabaha kadar kuşun kanat seslerini, onun mışıl mışıl uykusunu duydum.
  • sait faik abasıyanık'ın alemdağ'da var bir yılan adlı öykü kitabının son öyküsü ve yine aynı kitaptan belli aralıklarla tekrar tekrar okuduğum birkaç öyküden biri.

    kitaptaki tüm öykülerde hissedilen gerçeküstü anlatımın zirve yaptığı öykülerden biri olsa da içerisinde çok net sorular ve tespitler de barındırır. sanırım bu nedenledir ki, bu öykü bana uyansam da etkisinden kolay kolay çıkamadığım bir rüya görmüşüm hissi yaşatıyor. sait faik'in yazarken neler hissettiğini ise hayal dahi edemiyorum.