şükela:  tümü | bugün
  • ve diğer ölümcül şeylerle birlikte çocukların kabusu.
  • ben ilk okuldayken sobalı bir evde oturuyorduk. soba salonda, salonda karşılıklı iki çekyat var; babam benimle, annem abimle yatıyor geceleri. sabah okul için yedide falan kalkıyoruz. annemle babam her sabah bizden en az bir saat önce kalkar, babam sobayı yakar, annem kahvaltıyı hazırlar salona getirirdi. ayrıca bir leğen ve sobanın üstünde ısınmış su, yüzümüzü banyoda yıkayıp üşümeyelim diye. ve her akşam okuldan eve geldiğimde aynı sobanın yanında bir tabak meyve olurdu, ben geldiğimde ısınmış olsunlar diye.

    biri için bunları sadece anneyle baba yapar.
  • aklın anneden, ruhun babadan gelen genlerde kodlandığına inanıyorum. bilinçli ya da bilinçsiz bir tercih yapmadıysanız anne ve babanız arasında, demem o ki özgürse ebeveynlerinizle ilgili eleştirel yönünüz, düşünce ve alışkanlıklarınız da annenizin gölgesini, içinizde daha derinlerde babanızın sesini bulursunuz. o yüzdendir ki, anneyle kırgınlıklar yaşanır, babayla bildiğin kırmalı dökmeli kavgalar. annelerin haklılığı her daim aklın süzgecinde doğrulanır, amma velakin babanın haklılığı için yaşın kemale ermesi, tecrübe edilmesi yani ruhun eğitilmesi gerekir. hayatta ki tezatlık burada da kendini gösteriyor, göründüğü gibi olmayan her şey gibi, zamanla çıkıyor ortaya. metayla ilişkilenen baba figürü ve maneviyatla ilişkilenen anne figürü, insanoğlunun yanlış algılamalarından biri daha olabilir kanımca. en çok baskılanan tarafın daha çok sürgün vermesi gibi. yüzünüz ve gözleriniz ruhunuzun izlerini taşır.
  • ömrünün en güzel yıllarını geçirebileceğin ikili.
  • (bkz: ebeveyn)
  • onlar buradaydılar, yaşadılar ve şimdi sanki hiç yaşamamışlar gibi beni kendi ölümlerine hazırlıyorlar. ne kendi hayatlarına sahip çıkıyorlar ne de kendi hayatıma sarılmam için yüreklendiriyorlar beni. hayat dediğimiz şu "fani dünya" onlar için üzerinde durulması, oturup düşünülmesi bile gereksiz bir ayrıntı sadece. ne tuhaf, korksalar da ölmek istiyorlar.

    onları her gördüğümde gözlerinin içine bakıyorum. orada küçücük bir hayal kırıklığı, anlamsız, onları yiyip bitiren gereksiz bir öfke, çok eski yıllardan kopup gelen bir özlem, (çökelekle sarılmış bir yufka dürümü kokusu mesela) bir yaşama tutkusu arıyorum ama yok! (yaşamayı sevmek utanılması gereken bir zaaf onlar için.)

    sanki onlar hiç olmamışlar, arkalarında koca bir ömür bırakmamışlar gibi bakıyorlar bana. "sen hiç olmadın, o gün geldiğinde arkanda hiçbir şey bırakamayacaksın." der gibi bakıyorlar.

    ben ölmek istemiyorum, onların da ölmesini istemiyorum. küçümsüyorlar beni bu yüzden, eline verilen oyuncakla kendinden geçen salyalı bir çocukmuşum gibi bakıyorlar bana. öyle değil oysa. dünya kötü, biz kötüyüz ama yaşamak gerek; hatırlamak, özlemek, hayal etmek, mutsuz ölmek gerek.

    "bana neden böyle bakıyorsun baba" diye sorar kızım sık sık. suçlu hissederim her yakalandığımda. dünya kötü evet, burada iyi bir şey bulmak zor, ama yine de "hayal et" diyorum ben o kız çocuğuna. "yüreğini mutluluktan patlatacak coşkulara, aşka, korkuya, hayal kırıklıklarına, geçmişin gözlerini toprakla dolduran izlerine ve geleceğe sahip çık. düşünme ölümü, çünkü ölüm diye bir şey yok. hem korkma, varsa bile ben hiç ölmeyeceğim."
  • yoklukları yara olan, varlıkları bir süre sonra insana sinir krizi geçirten çift.

    neden mi? çünkü birbirlerini sürekli aynı konularla yormaları, üzmeleri hatta yaşlandırmaları... göz göre göre boktan şeyler için canlarını sıktıklarını görmek, üstüne üstlük sen de konulara dahil olarak laf yetiştirmeye, anlatmaya çalışırken ömründen yediğini düşünmeye başlamak... ya arkadaş hep aynı konular anasını satıcam, ömürleri bitti dertleri bitmedi. yetti be. artık açık açık diyorum bayıyorsunuz beni diye. anlasınlar biraz ama ne halde olduklarını.
    bunu yazdığım için üzgünüm, günün birinde dönüp benim ağzıma etmezse laflarım iyidir. * . sinirliyim ve üzgünüm.
  • 14-15 yaşlarındayken hep dua ederdim, annemle babam ya ölsünler ya da boşansınlar diye. ikisi de birdi gözümde, kardeşlerime de ben bakacaktım, ne anneme ne de babama muhtaç etmeyecektim hiç birini. annemle babam o derece uyumsuzdular işte. annem ayrı, babam ayrı bir huydaydılar ve biz 6 çocuk nasıl büyüdük hiç bilmiyorum. yanımızda asla kavga edip tartışmadılar; ama birbirinden nefret eden bir çifttiler ve biz çocuklar hepimiz ayrı bir çatlak, kırık, manyak bireyler olduk. ortak yönlerimiz, asabiyetimiz, güvensizliğimiz ve inadımız oldu. birbirlerinden bağımsız bakıldığında mükemmel, beraberken dengesiz ve öfke dolu bu ebeveynler sayesinde de kendi mutsuzluğumuza mahkum olduk gittik.

    ömür geçti, geçiyor.

    geriye dönüp baktığımda şöyle baba başlığında yazanlar gibi bir vecizli sözü bırak, örnek alacak bir davranış bile sergilememiş bu kişi, yani babam. her sözü bir açık aramaya meyilli, söylediğimiz hiç bir şeye asla inanmayan, dinleme özürlü bir adam, en büyük derdi laf dokundurayım da utandırayım olan bir adam. ha evet gerçekten de karnımız tok, sırtımız pekti, hiç eksiklik çekmedik o açıdan. ama içmeye giden bir baba, içmesini istemediği için her eve geldiğinde sinirden kudurmuş bir anne, beraber bir yere gidildiğinde yanyana durmayan, elele tutuşmayı geçtim kolkola bile girmeyen, biri ileride biri geride yürüyen iki insan. erkek olanına baba dedik, o gitti babalığını tek oğluna yaptı. ayrımcılığın kitabını yazdı da, evlatlarımı ayırmam dedi durdu her yerde. gözümüzün içine baka baka hem de. düşünün taşındığımızda bile evdeki eşyaları annemle ben taşırdık katlara, babam ya kenarda durup direktifler verir ya da ortalarda olmazdı hiç. ilkokuldaydım...

    annemse başlı başına bir hikaye. tüm entry'leri toplasanız onu anlatmaya kesinlikle yetmez. öyle bir kadın.

    yine de anne ve baba bildim işte, annemizdir, babamızdır dedim ve isyan etmemeye, ses etmemeye çalıştım. ama tabi bana söylenen hiç bir şeyin de altında kalmadım, bir yerde ben de susmadım...

    son zamanlarda daha bir üzerime varıyorlar, annemle tek birlik oldukları nokta bu oldu. beraberce beni hizaya getirmek yani. söz dinleyen, onların bulduklarıyla evlenecek, kızını onların doğrusuna göre yetiştirecek biri olmam için elele verdiler ve üzerime vardıkça varıyorlar. 14 yaşıma döndüm yeniden, o ergeni dize getirmeye çalışıyorlar hâlâ. anlatamadığım bir dünya şey var aslında; ama laf uzar. gerek yok oysa, uzasa düzelecek mi sanki? ya da bir mucize olup, burayı okuyup da anlayacaklar mı hatalarını? sanmam, hayat o kadar kolay değil.

    yaklaşık iki haftadır, isyandayım. kavgaysa kavga ediyorum onlarla, kaçınmıyorum bundan. yeter artık yani değil mi? ben de insanım bir yerde, neyi doğru yaptılar ki bana bir de akıl veriyorlar, değil mi?

    değil işte, beşbin kere söylediğim bir şeyi bana tekrar sorduğunda ve bunu babama söylediğimde boynunu büküp "kızım artık unutuyorum ben hep." dediğinde ya da ettiğimiz bir tartışma sonucu o gece annemin sabaha kadar rahatsızlandığını duyup telaşla kalkıp yaptığım ilaç getirme ya da doktora götürme teklifini yüzüme bile bakmadan reddettiğinde bitiyor isyan. anne ya da baba küstüler mi bir anda bitiyor hem de.

    haklılığımın peşinde değilim, hiç bir vakit olmadım da. bazen, bir meselenin haklısı ya da haksızı olmaz; farklı farklı bakış açılarıyla olaya bakanı olur. annemin benimle ilgili söylediği bir şey var: "seni ben doğurdum; ama kim büyüttü bilmiyorum." der hep. bizim olayımız da bu galiba, bir türlü aynı pencereden bakamadık hayata.

    neyse, uzuyor yine kelimeler... ne dertliymişim arkadaş...
    kısaca diyeceğim odur ki, anne ve baba dediğimiz kişiler, ne olursa olsun bir türlü bağımızı koparamadığımız kişilerdir ve şimdiye kadar olanlar sebebiyle bir çocuk olarak onları hiç affetmesen bile, yaşlılık sebebiyle mazur görmeye meyilli olursun. anne ile baba vicdani yükümlülüktür ve en sevmediğinizi sandığınız anda bile bir bakarsınız ki, onlara bir şey olacak diye dört dönmektesinizdir.

    anne ve baba, bir zamandan sonra üzülmemesi gereken kişiler oluyorlar.
  • ne olursa olsun, nasıl keçi olursak olalım birbirimize, ağlarsa onlar ağlar benim için. gerisi yalan.