şükela:  tümü | bugün
  • vahdet-i vücud metafiziğinin önemli bir anahtar kavramıdır.

    var edici tarafından var edilmiş her şeyin var edici'nin ilmindeki sabit, değişmez hakikatlerine denir.

    her şey ilahi ilimdeki bu aslî haline göre hariçte var edilir.

    bir şeyin ayn'ı ne ise o ayn'a uygun vasıflar ve yeteneklerle var olur.

    denilebilir ki, ayan-ı sabite bir yüzüyle hakk'a bakar diğer yüzüyle de hakikatini oluşturduğu eşyaya.

    hakk'a baktığı yüzüyle hem varlık hem de sıfatlar yönüyle hakk'tan beslenir. eşyaya bakan yüzüyle de asıllarını meydana getirdiği eşyayı besler.

    bir kimse kendi ayn-ı sabitesine nazar edecek olsa sonunun ne olacağını bilir. zira evvelde kendisi için ne takdir edilmişse ahiri de o olacaktır.

    ayn'lar istidadları ölçüsünde var edicinin kendilerine varlık vermesi isteğindedirler.

    ne bu istek biter ne de onlara sürekli gelen ilahi inayet.
  • a’yân-ı sâbite, lûgat anlamıyla değişmeyen, sâbit kalan kaynak demek olup eşyânın varlığa büründürülmesinden önce hakk’ın ilminde: 1) mâhiyetinin, ve 2) varlığa büründürüldükten sonraki kader ve kazâsının yazılı olduğu bir çeşit dosyadır. bir şeyin varlığı başka, mahiyeti başkadır. a’yân-ı sâbite, dış âlemde var olan eşyânın allah’ın ilmindeki mâhiyetleri, gizli hakîkatleridir. veyâ başka bir tanımla; eşyânın görünür hâle gelmeden önce allah’ın ilminde bilgi olarak mevcûdiyetleridir. bunların var olması tıpkı kavramların insânın zihninde var olması gibidir. a’yân-ı sâbite, “hisler aracılığıyla algılanabilen âlem (şehâdet âlemi) ile hakk arasında yer alan bir varlık alanıdır”.

    muhyiddin arabî hazretleri, eşyanın ezelden beri allah’ın ilminde sabit olan mahiyetlerine “ayan-ı sabite” demiştir.

    muhyiddin-i arabî hazretleri eşya arasındaki farklılıkları, a’yan-ı sabitelerin farklı oluşlarıyla izah eder. cenâb-ı hakk’ın zâtı birdir ama isimleri yüzlerce, binlercedir. hatta bazı zâtlara göre ilâhî isimler sonsuzdur. işte bu isimler arasındaki farklılık, onların tecelligâhı olacak varlıkların da farklı mahiyette olmalarını zarurî kılmıştır.

    ayan-ı sabitenin “esmâ-i ilâhiyyenin gölgeleri,” oldukları kabul edilir. bu gölgeler isimlerden haber verirler, ama onlara benzemezler. bunların müstakil bir varlıkları yoktur. ilim dairesindeki taş, sert olmadığı gibi, ilim dairesindeki insan da hayat sahibi değildir.mahlukat için “esmânın gölgelerinin gölgeleri” denilmekte ve “gölgenin gölgesi” için şöyle bir misâl de verilmektedir:güneşin aynadaki aksi, onun gölgesi makamındadır, yani ondan haber verir ve varlık mertebesi itibariyle onun varlığına nispetle gölge gibi zayıf kalır. o aynayı bir başka aynaya karşı tuttuğumuzda bu ikinci aynada birinci aynadaki “gölge güneş” tecelli eder. işte bu ikinci tecellinin varlık derecesi ise “gölgenin gölgesi” kadardır.

    ezelden ebede kadar olan tüm yaratımda, her oluşum, kendi ayan-ı sabitesinden meydana çıkmış ve yansımıştır. ayan-ı sabite çoğul manasına gelir ve hakk ile insan arasında kalır. ayn-ı sabiteler ise, tamamen allah katında bir sırdır. arif kendi hakikatine ulaştığında ancak ayan-ı sabitedeki hakikatine ulaşmaktadır. allah katındaki ayn-ı sabitesi hakikatine ulaşması, arifin çok üstün bir mertebeye eriştiği ile ilgilidir.