iett 99 806

  • 6522
  • 43
  • 5
  • 0
  • 4 gün önce

davul fırın

altûnîzâde'nin üst taraflarında, burhâniye mahallesi'nde oturduğumuz yıllarda tanıdım onu. genellikle buzdolabının üzerinde durur, çalışacağı zaman oradan indirilir, evdeki iki topraklı prizden biri olan banyo kapısının yanındakinin yakınına, yere konurdu. etrafında örgülü bir kılıfı olan kablosu îtînâ ile çözülür, ucundaki kısmen kararmış fiş de prize takılarak gerekli sıcaklığa erişmesi beklenirdi.

o çalışırken evde aslâ huzur olmazdı. annem evde olağanüstü hâl ilân eder, meşrûluğu yine kendi ilânından menkul olan ohal vâliliği sıfatı ile sürekli emirler yağdırırdı:

- kalk, indir şu fırını buzdolabının üstünden; ellerim hamurlu benim...
- tak fişini de ısınsın !...
- kablosu değmesin fırına !...
- evlâdım bak bakiyim ısınmış mı ?
- el sürülür mü evlâdım kızgın fırına ? üstüne su serp accık bakiyim tıslıycak mı ?
- oğlum gezinmeyin oralarda, fırın takılı, bir de sizle uğraştırmayın beni akşam akşam...
- oğlum çarpmayın fırına sıcakken, telleri kopuyormuş...
- fırını sarsmadan aç kapağını bakiyim, ben elimde tepsiyle geliyorum !
- kurabiyeler pembeleşince söyle !
- pembeleşmediler mi daha ?
- çek fişini artık, o içinin sıcaklığı ile dursun bi 10 dakika daha.
- oğlum fırın iyice soğumadan kaldırma, içindeki teli sıcakken sarsılınca koparmış...

bir gün bu davul fırının fişini yine banyonun oradaki prize takmış, fırın tam ısınmadan da yerini değiştirmeye çalışmıştım. metâl kısmına temâs etmemle âletin beni sarsması bir oldmuştu. öğrendik ki kablonun âletin arkasına giren, porselen ağızlı dişi ucu topraksız imiş, ondanmış. kablonun bu ucu bir prizi andırmakta, fakat fiş şeklinde, bir çeşit dişi fiş; ucu porselen, delikleri son derece geniş, fırındaki erkek priz şeklindeki bir çıkıntıya giriyor; o fırındaki prizden bâzı eski ütülerde de vardır hattâ. neyse efendim, bu dişi fişin topraklısı olanı alınıp takıldı ve âletin elektrik kaçağı sorunu giderildi.

ve'l-hâsıl-ı kelâm, bir gün âlet tepsinin üstünü pişirmemeye başladı. dayım gelip bu âletin içini açtı. evet, bizim yıllarca dokunmaktan, sarsmaktan imtinâ ettiğimiz* şeyi dayım sadece 4 vida sökerek kabak çiçeği gibi ayırıvermişti. ben ise artık benim için büyük bir kahraman statüsüne erişmiş olan dayımı ilgi ile izliyor, bu sıska silindirin içindeki gizemi çözmeye çalışıyordum.

dayım ilgimi farketmiş olmalı ki, hareketlerini biraz daha ağırdan almaya, sesini pek çıkarmasa da; şu şu şöyledir şu işe yarar demese de göstere göstere yapmaya başladı. fırının arkasında bulunan ve o kablonun dişi fişinin girdiği erkek prizimsinin arkasındaki somunlardan bir şekilde kurtulmuş, kararmış bir teli gösterdi ve fırının içine dökülen, tesbih boncuğunu andıran porselen boncukları toplayıp bu telin üzerine dizdi. sonra o somunlardan birini gevşetip telin ucunu iki somunun arasına sıkıştırdı ve fırının fişini taktı. o teller ilk önce kıpkırmızı, sonra sapsarı oldu. ben âleti içi açık iken çalışır şekilde görmenin verdiği sevinçle, yüzüme vuran sıcaklığın verdiği tüm rahatsızlığa rağmen gülümsüyordum.

dayım âletin fişini çekti ve "soğusun da kapatalım" dedi. soğudu, ve kapattık fırını. fişini de taktık ve anneme müjdeyi vermeye koştum. yaşasın'dı artık, fırınımız çalışıyordu.

fırınımızı az biraz tanımam, aramızdaki soğukluğun (fırının kendisi sıcak olduğu için soğukluğun tümü benden kaynaklanıyordu aslında) azalmasına neden olmuştu. artık o fırın, bir el feneri ampulü kadar tanıdığım bir âletti.

bir zaman sonra emektâr fırınımız tekrar ârıza çıkardı. dayımın istanbul'un diğer yakasında oturuyor olması annemi çok sıkıntıya sokmuş olmalıydı ki dayımı çağırmak yerine yeni bir şeyler almak istemişti. bâzı elektrikli âletler aldığı, genellikle mallarını arkasına yığdığı kamyoneti ile dolaşan o adamın yine bizim mahalleden geçtiği bir gün camdan başını uzattı ve seslendi : "bakar mısınıız ? mikro dalga fırın var mı sizde ?"

adam kamyoneti bizim apartmanın önüne parkedip arkadan beyaz bi âlet çıkardı, eve getirip salonun ortasına koydu.

bu mikro dalga denen âleti bir inceledim. bir kere bizim davul fırın gibi boyasız alüminyum bir kasaya sahip değildi. bembeyaz, pürüzsüz boyanmış, köşeli bir yapısı vardı. kapağı camlı idi ve çizgili bu camın rengi "al beni" diye bağırıyor, üzerindeki düğmeler de fiş çıkar fiş tak mantığı ile çalışmayacağının sinyallerini veriyordu. hele o düğmenin üzerindeki kırmızı lâmbalar... öyle tatlı, öyle güzel bir kırmızı görmemiştim daha önce. kararımı vermiştim : bu fırın alınmalı idi.

sonra fırının alınıp alınmayacağını kestirebilmek için bir annemin bir de satıcının ağız içlerine bakmaya başladım. kim konuşursa ona bakıyordum. anneme "hadi al", satıcıya da "yap işte bişeyler be âbi" bakışı (mahzun bir bakış*) atıyordum. bir süre sonra diyalog iyice hızlandı ve tenis maçı izler gibi bir o yana bir bu yana bakar hâlde buluverdim kendimi.
- çok küçük ama bunun tepsileri...
- olsun abla, çok temiz, çok ekonomik, çabuk da pişiriyor...

o arada da elimi fırının düğmelerine götürdüm, tam da o sırada set (tepsi seti) 40-30 annemin galibiyeti ile sonuçlandı. fiyat seti başladı, o seti de annem aldı; maçı uzatmanın mânâsı yoktu artık. adam mikrodalgasını kucakladı ve çıktı kapıdan.

ben hızla pencerenin önündeki koltuğa koştum ve çıplak dizlerimin üstünde üzerinde durduğum koltuğun arkasından tülü aralayıp o renginin hastası olduğum kırmızı lâmbalara son bir kez daha baktım, taa ki adam fırını kamyonetinin arkasına koyup gaza basıp gidene kadar.

"dayına söyleriz, bir ara gelir bakar" dedi annem. halbuki o akşam tv1'de cüneyt arkın'ın bir filmi oynayacaktı ve o filmi izlerken annemin kurâbiyelerinden yemeyi çok istiyordum. fırının ısınmaması ise herşeyi altüst etmişti. "ben baksam..." deyiverdim.

annemin yüzünün aldığı o acayip şekli hâlâ unutamıyorum (arada bir kendisi de hatırlatıyor sağolsun). o sıralar ilkokul 5. sınıfa ya da ortaokul 1. sınıfa gidiyordum, ısrâr ve iknâ gücünü kendimde görememiş olacağım ki fazla diretmedim.

bir-iki hafta sonra dayım geldiğinde "anne ben yapiyim dayım baksın, olmaz mı ?" demiştim. ikisi biraz bakıştıktan sonra dayımın anneme yaptığı bir kaş göz hareketi sonrasında annem izin verdi.

kırmızı saplı bir tornavidamız vardı*. ben kendimi bildim bileli o tornavidanın bileği bükük idi ve benim bilmediğim zamanlarda kırılan sapı yine benim bilmediğim zamanlarda yapıştırılmış; ek yerlerinden yapışkanlar taşmış bir şekilde hatırlarım onu. sapı, bu kırılıp yapıştırılmanın da kattığı yamukluk ile bana hep tulumba tatlısını hatırlatırdı. gerek bu yüzden, gerekse kırmızı renge olan aşırı sevgimden dolayı bu tornavidayı çok severdim ben. annemden izin çıkar çıkmaz koşarak o kırmızı saplı tornavidayı aldım, bir iki zıplama ile buzdolabının üzerindeki fırının üzerine koyup, fırını şöyle alttan kucaklayarak kapıp salonun ortasına getirdim.

o 4 vidayı nasıl söktüm, o davul fırın denen sıska silindiri nasıl açtım hatırlamıyorum fakat fırını açtığımda önceki sefer dayımın taktığı tel ve benzerleri gâyet düzgün bir şekilde yerlerinde takılı duruyorlardı.

dayım dişi fişin içini açmamı istedi. fişin içini açtık, gördük ki kablonun bir ucu kopmuş. kablonun ucunu açıp bağladım. dayım kırmızı saplı tornavidamı elimden alıp "iyice sıkmazsan olmaz" dedi ve sol elinde fiş, sağ elinde tornavida, adetâ akıma kapılmış biri gibi sonuna kadar sıktığı dişlerini gösteren sırıtkan bir yüz ifâdesi ve bu ifâdenin asılı olduğu sağa sola titreyen bir baş ile bana 4-5 saniye baktı ve fişi ve tornavidayı "tamam, al kapat" diyerek bana geri uzattı.

fişi kapattıktan sonra fırına, diğer ucunu da prize taktım, fırın ısınmaya başlayınca fişi geri çekip fırını da kapattım. dayımdan bir çeşit icâzet almıştım artık. annem "afferin benim güzel oğluma" deyip sarılmış idi bile bana.

1991 yılında ümrâniye'ye taşındık. fakat o eski fırın bizimle gelmedi. annem o fırını, çalıştığı hâlde eskiciye verdi. adam da bunu kaldırıp el arabasına attı ve gitti. millet parkı'nda, eski kısıklı caddesi ve kısıklı caddeleinde, emniyet mahallesi'nde çokça gezdiğim kardeşimin bisikletine zaten artık bacaklarım pek sığmadığı için bisikletten çok bu davul fırın için üzülmüştüm sanırım.

ümrâniye'deki evimizde ne olduysa, annem bir davul fırın daha aldı. bu fırın eskisine göre küçüktü ve boyu da kısaydı. eski fırının bâzı tepsileri içine zorlukla sığabiliyordu. maalesef bu yeni fırının yeni evdeki çalışma yeri de banyo kapısının yanı olmuş, banyo, tuvalet, yatak odası ve en küçük odaya giriş çıkışları olumsuz etkilemeye başlamıştı.

bu yıllarda bir ara eve geldiğimde konu-komşunun bozulan fırınlarını daire kapısının yanında, tarafımdan tâmir edilmeyi beklerken bulmaya başladım. ilk başlarda zevk veren bu iş zamanla, davul fırının içinde biriken iğrenç yağ buharının vb. da etkisi ile işkence hâlini almaya başladı. en sonunda anneme konu ile ilgili memnuniyetsizliğimi ilettim. fakat maalesef bu başkalarına âit fırın, ütü gibi âlet edevâtın bizim evin yolunu unutmaları iki üç yıl kadar sürdü. aslında yine tam olarak unuttukları da söylenemez.

bir kaç yıl önce bir mağaza vitrininde gördüm birkaç davul fırın... mavi, beyaz, gül kurusu, kırmızı, böyle renk renk, boyanmış, alt ve üst rezistanslar için üzerine ayrı düğmeler ve kırmızı lâmbalar konmuş, gerektiğinde hava alması için kapağının üzerine çevrilerek açılıp kapanan bir göz açılmış... fakat ebâtları bayağı küçülmüş benim hatırladığım o eski fırınımıza göre. kablosu da örgülü kılıflı değil idi, dişi bir fişle de girmiyordu fırına. vitrine 1-2 dakika öylece baktım ve düşündüm, allâh bilir bunun içeriden lâmbalılarını bile yapmışlardır şimdi.

bugün davul fırının tarihsel süreç içerisindeki gelişimine baktığımda rahatlıkla söyleyebilirim ki teknolojik bir gelişimi yok aslında bu âletin. o şimdilerde dışına atılan boya da, o düğmeler de eskiden, ben küçükken var idi. peki o mikrodalga fırını üreticisi bembeyaz boyarken, üzerine renkli camlar, içine lambalar, üzerine düğmeler, kırmızı kırmızı ışıklar takarken, biz davul fırını açıp kapama işini fişini çıkarıp takarak yaparken, prizden çıkan kıvılcımlarla, arklarla ürperirken, içindeki şey kızarmış mı diye bakmak için camından içeri el feneri tutarken, âleti taşıdığımız sırada yüzeyini pürüzlü ve soğuk hissederken bu davul fırınları üretenler neredeydiler, ne yapıyorlardı çok çok çok merâk ettim şimdi doğrusu.

devamını okuyayım »
21.06.2005 12:14