dokuz tuglu kagan

  • azimli
  • anadolu çocuğu (305)
  • 1575
  • 53
  • 10
  • 0
  • dün

türkler vs azınlıklar

türkleri aşağılamak için türk düşmanları tarafından sözlük’te devamlı yapılan karşılaştırmadır.

ermeniler şöyle muhteşemdi, rumlar böyle mükemmeldi, onlar gidince anadolu çomar türklere kaldı, ülkenin kalite ve seviyesi düştü vb. zırvaları sözlük’te devamlı görüyoruz. türk düşmanları tarafından devamlı köpürtülen bu zırvaların nasıl bir palavra olduğunu göstereceğim. geçmişte türkiye’de bulunmuş gezgin, elçi ve yabancıların gördüklerini anlattıkları seyahatname ve eserleri tarayıp türkler ve azınlıkları karşılaştırdıkları bölümleri tespit ettim. şimdi onları aktaracağım.

selçuklu dönemi hakkında önemli bilgiler veren süryani patrik mihail (1126-1199) vakainamesinde şöyle diyor:

“türkler, şerir ve rafizi rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor. hiç bir baskı ve zulüm düşünmüyordu.” (prof. dr. osman turan, türk cihan hakimiyeti mefküresi tarihi, s. 367)

fransız şair, yazar ve gezgin gerard de nerval 1840’lı yıllarda yaptığı istanbul gezisini anlattığı kitabında şöyle diyor:

“türkiye’de taassup, türkler’de değil, osmanlı tebaası hristiyanlar’da görülür.” (gerard de nerval, voyage en orient, paris, 1851)

93 harbi öncesi osmanlı’nın durumunu görmek için türkiye’ye gelen ingiliz istihbarat subayı frederic gustavus burnaby şöyle diyor:

“bir ermeni kızının, müslüman olmak istemesi, türkler ve ermeniler arasında büyük bir kıskançlık yaratmaktadır. dindar ermeniler kendi cemaatlerinden ayrılıp katolik ya da protestan olan kişilere dahi nefretle bakmakta olup, hristiyanların din veya mezhep değiştiren kişilere karşı türklere oranla, daha hoş görüsüz oldukları bilinmektedir.” (frederic burnaby, at sırtında anadolu, on horseback through asia minor, çeviren: fatma taşkent, iletişim yayını, 3. baskı, istanbul 2000, s. 136)

19. yüzyılın sonlarında türkiye’de bulunan ingiliz türkolog charles wells şöyle diyor:

“türklerin cesaret, dürüstlük ve sağlam karakterine karşılık, osmanlı hristiyanları karakter zaafı içerisindedirler. bunlar kendilerini gerçeğe ve dürüstlüğe değil, para kazanmağa adamışlardır.” (hüseyin çelik, türk dostu ingiliz türkolog charles wells hayatı-eserleri ve osmanlı türkleri ile ilgili düşünceleri, kültür bakanlığı yayını, ankara 1996, s. 25)

1747-1763 yılları arasında osmanlı imparatorluğu'nda ingiltere elçisi olarak görev yapan sir james porter şöyle diyor:

“türkler arasında sahtekâr da çıkar, ama sahtekarlığı mutlaka rumlardan öğrenmişlerdir. çünkü gerçek türk toplumunda sahtekarlık yoktur.” (yılmaz öztuna, başlangıcından zamanımıza kadar büyük türkiye tarihi, istanbul, 1978, s. ıx/286-287)

hem osmanlı hem cumhuriyet döneminde türkiye’ye birkaç kez gelen fransız yazar claude farrere şöyle diyor:

“namuslu birer müslüman olan türkler, tefecilik bilmezler, faiz dince zaten yasaklanmıştır. fakat bu insanlar tefeci ermenilerce alabildiğine soyulmuş, adeta derileri yüzülmüştür. müslüman türkler, bütün dünyanın en cesur, en sadık, en dürüst insanları arasındadır. hepsi de yalancı ve hilekar olan hristiyan, ortodoks ve ermeniler tarafından durmadan etrafa yayılan dehşet verici efsanelerin aksine türkler’in yumuşak huylu, insan yaradışlı olduklarını da tasdik ederim.” (claude farrére, türklerin manevî gücü, çv. orhan bahaeddin, t. 1001 t. e. no. 10, s. 24-175)

1639’da sultan ıv. murad döneminde türkiye’ye gelen fransız gezgin sör clausier du loir şöyle diyor:

“türklere gelince, size şunu söyliyebilirim ki, onu bazı kimselerin tasavvur ettikleri gibi kaba ve vahşi zannetmemelidir. yaradılıştan iyidirler. bu hallerini iklimin tesirinden mütevellit zannetmemelidir. çünkü rumlar da aynı memlekette dünyaya geldikleri halde mizaç itibariyle türklerden o kadar farklıdırlar ki, atalarının ancak fena huylarına, yani hilekarlıklarına, hainliklerine ve benlik gururuna varis olmuşlardır. türkler bilakis son derece samimi ve mütevazi insanlardır. türklerin en bariz vasıfları sadelik ve hulus ile misli görülmemiş bir açık yürekliliktir.” (du loir, les voyages du sieur du loir, paris, 1654, s. 166)

1729’da osmanlı imparatorluğuna gelip 3. ahmet ve 1. mahmud döneminde istanbul’da bulunan fransız general claude alexandre comte de bonneval şöyle diyor:

“haksızlık, murabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar türkler arasında adeta meçhul cinayetlerdir. hasılı ister vicdani bir akideden, ister ceza korkusundan mütevellit olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa türklerin doğruluklarına hayran kalır. bu memlekette yaşayan hıristiyanlar ve bilhassa rumlar öyle değildir. sık sık çarpıldıkları cezalara rağmen bunlar hıristiyanlığın safvetini ihlal eden bir ahlaksızlık içinde yaşarlar.” (comte de bonneval, anecdotes venitiennes et turques ou nouveaux memoires du comte de bonneval, francfort, 1740, s. 215)

ingiliz yazar th. thornton 1812 yılında yayınlanan kitabında şöyle diyor:

“namuskarlık türk tüccarının vasf-ı mümeyyizidir; hilekarlıklarına karşı hiçbir tedbir kafi gelmiyen yahudi’den, rum’dan, ermeni’den türk’ü ayırd eden işte bu vasıftır. rumlarla karışık olmayan türk köylerinde hayatın masumiyyetiyle örf ve adetlerin sadeliği pek şayan-ı dikkattir ve hilekarlıkla dolandırıcılık oralarda tamamiyle meçhuldür.” (th. thornton, etat actuel de la turquie, cilt ıı, paris, 1812, s. 323-324)

17. yüzyıl sonlarında anadolu'da seyahat eden bir fransız misyoner şöyle diyor:

"türkler barbar ve insaniyetsiz değillerdir. onlar adaleti yalnız kendi aralarında değil düşmanları için de olsa ayırım yapmadan yerine getirirler. onlar gerçeklen yiğit, gururlu ve azametlidirler. türkler, diğer milletlerden ve onların cemaat ve tarikatlarından daha derin olarak dinlerinin verdiği ilhamla hareket ederler. bu yücelikten dolayı onlar tatlı, sadık ve güvenilirdirler. bizim misyonerlerimizin edindiği tecrübeye göre bir türk ağasının koruyuculuğu bir hıristiyan rum veya ermeni dönmeye tercih edilir. eğer türkler arasında insaniyetsiz ve barbar olanlar varsa böyleleri ancak dönmelerdir." (missionaire (1694), voyages de missionaire, nancy, 1729, s. 58-59)

1698 yılında osmanlı imparatorluğuna gelip 14 yıl yaşayan fransız gezgin aubry de la motraye şöyle diyor:

“ben bu türk namuskarlığının daha yüzlerce misalini sayabilecek vaziyetteyim. bizzat kendi başımdan geçen vakalar otuzdan fazla olduğu halde, bunların hiç birinde hiç bir zaman türklerin namuskarlıktan ayrıldıklarını görmedim. rumları bu bakımdan medh-ü-sena edemiyeceğim için pek müteessirim; çünki onlar sözlerinde durmamış olmaktan pek utanmazlar ve türklerden yedikleri dayak vesaire cezalarına rağmen düzenbazlıktan pek sıkılmazlar. bilhassa rum kasaplarıyla bakkallarının hileli terazi ve ölçü kullanmak veyahut mağşuş gıda maddeleri satmak gibi suçları sabit olduğu için dükkanlarının önüne kulaklarından çivilenerek saatlerce teşhir edilmelerine sık sık tesadüf edildiği halde, diğer anasırdan hiç birinin mensupları o gibi akıbetlere maruz olmazlar.” (aubry de la motraye, voyages en europe, asie et afrique, la haye, cilt ı, 1727, s. 258 - 259)

17. yüzyıl fransız gezgini françois la boullaye le gouz şöyle diyor:

“iranlıları kandırmak zordur. bu yüzden, türkiye’de çok zengin olan yahudiler, iran’da sefalet içindedir.” (alain servantie, ‘‘batılıların gözünde türk imajının geçirdiği değişimler’’, dünyada türk imgesi, istanbul, 2008, kitap yayınevi, s. 52)

aralık 1655’de istanbul’a gelip 9 ay kaldıktan sonra bursa ve izmir’i de gezen fransız gezgin jean thevenot şöyle diyor:

“türkler; müslüman, hıristiyan yahut musevi herkes için iyi şeyler isterler. türkler, müslümanları olduğu kadar hıristiyanları da aldatmaya ve hırsızlık yapmaya müsaade etmezler. frenklere niçin bu kadar hakaret ettiklerinin bana sorulabileceğini biliyorum. fakat doğu’daki frenkler arasında hâkim olan şeytanca bir arzu ile onları birbirine kırdırtan, onları bozan ve böylece türkleri kırdırtan frenklere karşı bu şekilde davranmağa sevkedenin hıristiyan ve yahudiler olduğu muhakkaktır. tefecilik türkler arasında büyük günahtır ve pek az yapılır.” (jean thevenot, 1655-1656’da türkiye, çeviren: aysel kurutluoğlu, tercüman 1001 temel eser, s. 143)

1920 yılında türkiye’ye gelip kurtuluş savaşı’nı takip eden hollandalı gazeteci george nypels şöyle diyor:

“mutaassıb diye yad olunan, fakat hakikatte umur-u diniyede son derece müsaadekar olan türklerin hilafına olarak rum ve yunanlılar son derece taassubkar bir ırkdırlar... türkiye’de seyahat edenler her an tekrar ederler ki türkler asil ve namuskardırlar. ve bu memlekette namuskar ve asil olan yalnız türklerdir. rumlar ve ermeniler hakkında söylenecek çok şeyler vardır. grekler için en esaslı şey paradır. ikinci derecede yine para, en son aile, namus, vatan ve bunların mümasili şeyler gelir. türkler ile ermeniler beynindeki asri ve kökleşmiş adavete yine ermeniler’de para hırsı galebe eder... türkler tam sempatimi kazandı ve kazanmaya devam ediyor. mükemmel özellikleri olduğunu kabul ediyorum. birlikte yaşadıkları levantenlerden (ermeni, rum) hiç şüphesiz yüz kere daha asil, zarif ve iyilerdir.” (antalya’da anadolu gazetesi, 19 mayıs 1337 - antalya’da anadolu gazetesi, 18 şubat 1337 - mukaddes anakara’dan mektuplar, çev. cemile necmeddin sahir sılan, kültür bakanlığı yayını, ankara, 1987, s. 25-26)

ingiliz yüksek komiser yardımcısı, kurmay üye, askeri ataşe harron armstrong şöyle diyor:

“rumlar ve ermeniler beyoğlu’nun kötü fransızcasını geveliyor yahut biraz ingilizce ya da kendi kaba dilleriyle konuşuyorlardı. bunların nezaketleri de bir tuhaftı. en kibar, en zarif göründükleri zamanlarda bile insanı tırmalıyorlar, tedirgin ediyorlardı. çünkü her davranışlarında mutlaka aşağılık bir çıkar duygusu vardı. çünkü bunlar avrupa’nın taklitçileridir. kendilerini batılı ve uygar sanırlar. fakat avrupalılarla aralarında geniş bir uçurum vardır. istanbul'da iken sabık rus çarının sarayında büyük bir mevkii olan madam sablin'le tanışmıştım. bana, istanbul hakkındaki hislerini bir org konserinden sonra anlattı ve beni türkler ile dost olmaya davet etti: ‘türkler büyük ve asil bir millettirler. köylülerin de bile bu haslet elle tutulur haldedir. bir de onlara bugün yukarıdan bakan şu rum, yahudi ve ermenilere bakınız. istanbul'daki rum ve ermenilerin serbestliğinde dahi ıslah kabul etmez bir kabalık göze çarpmıyor mu? bunların nezaketi bile yapmacıktır. en zarif ve kibar görünseler de insanı tahriş ederler. çünkü her hareketlerinde süfli bir menfaat hissi vardır. haysiyet sahibi olan ve büyük bir medeniyetin sahibi türkleri, bu nankör ekalliyet için zulme düçar ederken, devlet adamlarınız nasıl bir gayeye hizmet ediyorlar, bilmiyorum.’ madam sablin'in sözlerindeki hakikati ben, vazifem sırasında daha iyi anladım. vatanlarını müdafaa için hayat memat kavgasına giren türklerin arkasında bütün asya kükremeye başlamıştı.” (harron armstrong, mütareke yıllarında istanbul’da hayat)

1698 yılında osmanlı imparatorluğuna gelip 14 yıl yaşayan fransız gezgin aubry de la motraye şöyle diyor:

“ben osmanlı mülkünde takriben ondört sene kaldım. bütün şekâvetler gibi hırsızlığın da son derece nâdir olduğunu gördüm. husûsiyle istanbul’da hiçbir hırsızlık hâdisesi olmadığına şâhid oldum. yol kesip haydutluk yapanların cezâsı ağırdı. ondört sene içinde bu cezâya altı haydut çarptırıldı. bunlar da hep rum ırkından idi. türkler’de yankesicinin olduğu mâlum değildi.” (aubry de la motraye, voyages en europe, asie et afrique, cilt 1, 1727, s. 258-259)

1846 ve 1855 yılında olmak üzere iki kez türkiye’ye gelen fransız gezgin jean-henri abdolonyme ubicini şöyle diyor:

“bu muazzam payitahtta dükkân sahipleri, herkesçe mâlum vakitlerde dükkânını açık bırakıp namaza gider. geceleri evlerin kapıları alelâde bir mandalla kapatılır. buna rağmen senede yalnız üç-dört hırsızlık vak’ası bile olmaz. ancak ahâlîsi sırf hıristiyanlardan ibaret olan galata ile beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinâyet vak’alarının yaşanmadığı birgün bile geçmez. taşralarda da iffet ve istikâmet aynı derecededir.” (abdolonyme ubicini, la turquie actuelle, paris, 1855, s. 329-330)

amerikalı bir ailenin çocuğu olarak italya’da doğan ve 1890’ların başında istanbul’a gelen francis marion crawford adlı gezgin şöyle diyor:

“doğu’ya yaptığım pek çok ziyaret ve hatta bir süre ikâmetten sonra gerçek türk’e -bulunabildiği zaman- güven duyma eğilimindeyim. rumlar, ermeniler, acemler ve afrikalılar kendilerine türk diyerek ve bazen onun ülkesini kötü yöneterek adına gölge düşürmüşlerdir. türk aslında güzel nitelikleri olan biridir ve dünyanın üstün, egemen ırklarından birine dahildir. genellikle açık tenli, mavi gözlü, berrak tenli, olağanüstü güçlü ve dayanıklıdır. içki içmez, temizdir ve kendi zararına olacak derecede dürüsttür. onu sürekli olarak sömüren rumların ve ermenilerin dengi değildir. doğuda yaygın bir söz vardır, derler ki bir ermeni’yi kandırmak için on yahudi, bir iranlı’yı kandırmak içinse on ermeni gerekir. katıksız türk’ün böyle kimseler karşısında hiç şansı yoktur. türk kolayca aldatılabiliyor ve onun bu saflığından yararlanmak isteyen fırsatçılar dünyanın her yerinden buraya toplanıyor. sokakları ve pazaryerlerini bu görüşle bir süre inceleme zahmetine katlanacak biri bu iddianın doğruluğuna inanacaktır.” (francis marion crawford, 1890’larda istanbul, s.13)

1857-1861 yılları arasında türkiye’de bulunup ıı. abdülhamid’in danışmanlığını da yapan macar türkolog, gezgin arminius vambery, sir philip curry'ye gönderdği 22 ekim 1889 tarihli mektubunda şöyle diyor:

“ermeni aşırı milliyetçilerin hayal ettiği büyük ermenistan bölgelerinde, yani erzurum, bayezid, muş, erzincan, van, bitlis, diyarbakır gibi bölgelerde yerli nüfusun üçte ikisi müslüman, özellikle türkler ve kürtler. aralarında katolik, protestan ve ortodokslar da bulunduğu üzere sadece üçte biri ermeni’dir. ingiliz liberaller benden oradaki müslüman çoğunluğu bu fanatik ve medeni olmayan azınlığın eline vereceğimi ve rusya’nın çıkarlarına yol açacağımı mı sanıyorlar? eğer avrupa’daki siyasetçiler ermeni asıllı paşalarımızla görüşüp tanışınca tüm ermeni milletinin bu kadar medeni olduğunu zannediyorsa çoktan yanılmışlardır. agop ve artin paşa, vahan efendi vs. gibi isimler ermeni kültürünü değil daha çok osmanlı efendi kültürünü taşıyan kimselerdir.” (f0/800/32, foreign office arşivi londra)

fransız coğrafyacı, tarihçi, yazar elisee reclus 1884 yılında yayınlanan kitabında şöyle diyor:

“türklerdeki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır. türklerle rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o ev bir türk evidir.” (elisee reclus, küçük asya, 1884, cilt ıx)

hem osmanlı hem cumhuriyet döneminde türkiye’ye birkaç kez gelen fransız yazar claude farrere şöyle diyor:

“istanbul’un türk mahallelerinde ürkek bir hayvan göremezsiniz. türk kedileri insandan kaçmaz. çünkü onlar hiçbir zaman hayvanlara kötü muamele etmezler. istanbul’un kedileri çok bariz şekilde ikiye ayrılır. müslüman mahallelerinde yaşayan türk kedileri: bu mahallelerde herkes hayvanlara karşı daima iyi davranır. rum ve ermeni kedileri: bunlar reaya mahallelerinde yaşar. buralardaki doğu hristiyanları, gregoryenler yahut ortodokslar zayıf olan her şeye karşı alçakçasına zalim davranırlar. bu mahallelerde yaşayan kediler, daha insan yüzü görür görmez selameti kaçmakta bulur.” (claude farrére, türklerin manevî gücü, çv. orhan bahaeddin, t. 1001 t. e. no. 10, s. 22-149)

1800’lerin başında istanbul’a gelen ve 9 yıl kalan fransız doktor a. brayer şöyle diyor:

“türkler kuşlara büyük bir şefkat gösterirler ve çınar gölgelerinde dinlendikleri zaman onların saadetiyle mahzuz olurlar. bu husustaki hassasiyyetleri o ka-dar meşhurdur ki, reaya (rum) çocukları o hissi kendi menfa-atlerine istismar bile ederler. bu çocuklar ellerine kuşlarla dolu kafesler alarak müslüman-türk’ün önünden geçerler. türk o zavallı kuşları hürriyetlerinden mahrum görünce müteessir olur; çocuklara yaklaşmalarını işaret eder ve satın alma teklifinde bulunur. pazarlık çabucak neticelenir. çocuklar kafesin kapısını açarlar ve mini mini esirlerini salıvererek allah’ın bir mahlukunu mesud ettiğine kaanî olan müslüman-türk’ü sevindirirler. ama çocukların karı yalnız ellerine geçen bir kaç paraya münhasır kalmaz. salıverdikleri kuşlar bilhassa yetiştirilmiş olduğu için, hemen sahiplerinin evlerine dönerler ve aynı intikara daha bir çok defalar alet olurlar.” (a. brayer, neuf annees a constantinople, cilt 1, paris, 1836, s. 339)

1532 ile 1540 yılları arasında osmanlı imparatorluğu’nda yaşayan italyan luigi bassano da zara şöyle diyor:

“türkiye'de çok sayıda fakir dilenci vardır, ama sayıları hristiyan ülkelerde olduğu kadar çok değildir. devamlı banyo yaptıkları için ne o kadar çok bozuk ve çürük bacak, ne zona hastalığına yakalananlar ne de cüzam görülür. pera haricinde o diyarlarda pellegra hastalığı, frengi, pannocchia, tenconi ve benzeri hastalıklar bilinmez. çünkü pera'da venedikliler, cenevizliler, rumlar ve diğerleri devamlı o işlerle ilgilenirler ama liman bulunmayan şehirler bu tür hastalıklara yakalanmaz.” (luigi bassano, kanuni dönemi osmanlı imparatorluğunda gündelik hayat, s.88)

93 harbi öncesi osmanlı’nın durumunu görmek için türkiye’ye gelen ingiliz istihbarat subayı frederic gustavus burnaby 1876’da ankara’da gördüklerini şöyle anlatıyor:

“kısa süre önce sivrihisar’da bir yangın olmuş, kentin hıristiyan sakinleri otuz milyon kurulluk zarar ziyana uğramışlardı. türkler, ermenileri evlerine kabul etmekte isteksiz davranıyorlardı, buna mecbur kalınca da bir gavurun vücudunun temasıyla şiltelerinin kirlendiği gerekçesiyle, bunları pencereden dışarı atıyorlardı. bu da türklerin bağnazlığını kanıtlamak için anlatılıyordu. bununla birlikte, ermenilerin çoğunlukta olduğu bölgelere sonradan yaptığım yolculuklarda türklerin, ermenileri evlerine kabul etmemekle, sonra da konukları gittikten sonra şilteleri imha etmekle ne büyük akıllılık ettiklerini anlamaya başladım. ermeniler, vücut temizliğine pek önem vermezler. evlerinde ve giysilerinde haşere çoktur. türkler ise aksine, onlardan daha temizdirler ve banyo yapmaya özen gösterirler.“ (frederic burnaby, küçük asya seyahatnamesi, sabah kitapları, 1998, s. 69-74)

1921 yılında ankara’ya gelen amerikalı gazeteci clarence streit şöyle diyor:

“türk karakterinin romantik yönünden edindiğim izlenim ‘korkunç türk’ efsanesini çürütmeye ve dr. pomeroy’un türklerin eşlerine ülkedeki hıristiyanlardan daha iyi davrandıkları iddiasını tasdik etmeye yeter. bir türk’ün bir kadına, müslüman ya da hıristiyan veya hayat koşulları ne olursa olsun, bir kez olsun saygı çerçevesi dışında davrandığını görmedim. seyahatlerimde rastladığım kafilelerde herkese yetecek kadar at ya da eşek olmadığında neredeyse her zaman kadınlar hayvanlara binmiş ve erkekler yürüyor oluyordu.” (clarence streit, bilinmeyen türkler, heath w. lowry (düzenleyen), bahçeşehir üniversitesi yayınları, 2011, s. 51-58)

1552 yılında türklere esir düşüp kaptanı derya sinan paşa‘nın yanında kölelikten gözde hekimliğe kadar yükselen ve 4 yıl türkiye’de yaşadıktan sonra ülkesine dönen ispanyol pedro şöyle diyor:

“bir defa imparatorun ve bütün büyüklerin evlerinde içoğlanları için mektepleri ve parayla tutulmuş öğretmenleri var. her gün gidip arapça yazılan kuran’ı okuturlar. onlardaki arapça bizdeki latince gibidir. ayrıca felsefe, astroloji ve şiir de öğretirler. bu bakımdan okutanlar bilgisiz fakat okuyanlar da pek hevesli değil. yine de bunlar hayvan gibi cahil olan rum ve ermeni hıristiyanlardan daha bilgililer. dört büyük camilerinde de mektepler vardır. bunlar bizdeki üniversiteler gibi, vakıfları zengin, öğrencileri çoktur. çok fazla gelirleri olduğu için her birinde günde üçbin öğrenci yemek yiyebilir. türkler okumaya düşkün olsalar büyük bilginler çıkarabilirler, fakat bir iki beyit çırpıştırmakla yetiniyorlar.” (türkiye’nin dört yılı 1552-1556, manuel serrano sanz’ın yayınladığı el yazmasından, çeviren: aysel kurutluğlu, s. 82)

1698 yılında osmanlı imparatorluğuna gelip 14 yıl yaşayan fransız gezgin aubry de la motraye şöyle diyor:

“türklerle birlikte yaşayan diğer milletler de onlarla giriştikleri olumlu bir yarış sonucu bu erdemleri taklit eder hâle gelmişler, kendi yoksullarına yardım eder olmuşlardır.” (aubry de la motraye, voyages en europe, asie et afrique, la haye, cilt ı, 1727, s. 263)

devamını okuyayım »