leroy smith

  • 1976
  • 44
  • 6
  • 0
  • 4 gün önce

işini kaybedince aldatılıp terk edilen erkek

eski dostum, yeni ev arkadaşım olan kişinin başına gelen elim hadise.

psikolojik sıkıntılarından ötürü, yaptığı işi daha fazla devam ettiremeyen yakın arkadaşım, eşi olacak kadın tarafından önce hor görüldü, sonra aldatıldı, ardından dünyalar güzeli kızını da kaybetmek suretiyle terk edildi.

bu süreci yakından takip eden biri olarak neredeyse her detaya sahibim. arkadaşımın eşiyle, yani eski eşiyle, üniversite yıllarında pek yakındık. dünya görüşünü takdir ettiğim bir kızdı. çokça muhabbet etmişliğimiz de vardı. ama zamanla, sanırım ben evli olmadığım için, arkadaş ortamlarımız ayrıldı. alınmadım, evli tiplerle vakit geçirmeyi sevmiyorum zaten. yine de arkadaşımla aramız iyiydi, ben gitmesem bile o bana gelirdi, bazen de dışarıda buluşurduk, dertleşirdik, en kötü ihtimalle telefonda konuşurduk.

her şey iki sene önce başladı. arkadaşım insanlarla iletişim kurarken kalp çarpıntısı yaşamaya başladı. mide bulantıları onu takip etti, stresi daha fazla kaldıramadı, uzman desteği yeterli olmadı, prozac ve türevleri de çözüm yaratamadı, en sonunda iş yerinde de performansına dair birtakım laflar edildi, her şey altı ayda bitiverdi. tazminat vermemek için iş yerindekiler daha da üstüne geldiler. daha fazla dayanamadı çocuk, işi bıraktı. neyse ki, güvencesi mevcuttu, babasının bir dükkânı vardı, çocukken yazları orada çalışırdı zaten, orayı gözüne kestirdi, dükkân dediğim de saat tamiri yapan ve buna benzer şeyler satan ufacık bir yer.

arkadaşımın aşık olarak evlendiği kadın, başlarda bu durumu anlayışla karşıladı. arkadaşımın eşi bir plazada beyaz yakalı olarak çalışıyordu. hatta benzer işleri yapıyorlardı fakat arkadaşım daha üst mertebedeydi. oğlunun neden işi bıraktığını anlamayan s. amca başlarda durumu garipsese de pek ses etmedi, oğlunu tabii ki kabul etti. bir süre evinde nefes alan, kızıyla daha fazla vakit geçiren arkadaşım birkaç hafta sonra işe başladı. babasının çırağı gibiydi, tamir işleriyle ilgileniyordu, daha sakin hissediyordu, stresten biraz olsun kurtulmuştu. bu esnada iletişimimiz tıpkı üniversite yıllarında olduğu gibi ayyuka çıktı. dertlerini bana anlatıyor, aklından geçenleri söylüyor, daha iyi hissetmesine rağmen hayata dair birdenbire büyük bir hayal kırıklığının içine düştüğünü dillendiriyor ve bunu anlayamadığını belirtiyordu. insanlardan iyice uzaklaşmıştı, kimseyle görüşmüyordu, eşinin boş beleş arkadaşlarıyla zaman geçirmek de istemiyordu, zaten okuyan biriydi ama daha çok okumaya başladı. elinden dostoyevski'yi bırakmıyordu artık, ona sarılmıştı, yaşadığı buhranın çözümünü 19.yy rus edebiyatında aramıştı ama bulamamıştı: dostoyevski, tolstoy, gogol, turgenyev, gonçarov, puşkin, lermontov... hiçbiri çare etmedi. bana yaşama dair derin sorular sorardı o zamanlarda, ben ise basmakalıp şeyler söylemekten öteye gidemiyordum doğrusu.

işten ayrıldıktan sonra, eşi daha önce umursamadığı şeyleri umursamaya başladı. arkadaşımın giyimini kuşamını yargılamaya başladı, 33 yaşına gelmiş birinin babasının yanında çalışmasının utanç verici olduğunu açık açık dillendirdi, arkadaşım bunları anlatırken "napıcaz be kamil?" modundaydı ardı arkası kesilmeden içtiğimiz bir akşamın ortasında. bilemiyordu, çıkış yolu yoktu, bulamıyordu.

eşi zamanla arkadaşıma karşı sertleşti. ifadesi değişti. nahifliği yerini sertliğe bıraktı. işin garibi, bahsettiğim kadın üniversite yıllarında maddiyatın, statünün ve bu minvaldeki dünyevi şeylerin ne kadar boş ve mantıksız olduğunu sık sık dillendirirdi. insan denen canlı zamanla değişiyor olsa gerek, diye düşündüm ya da bahsettiği şeyleri hiç hissetmeden söylemişti. aynı kadın, hem de bir anne, dünyevi şeylerin tam ortasına düşmüş gibi arkadaşıma yani kızının babasına alenen saldırıyordu. tahammül çizgisi magmaya inmişti, en ufak bir mevzuda kavga etmeye başlamışlardı, bana anlatıldığı için ilişkinin bir parçası olmuştum artık, birkaç defa arkadaşımın eşiyle de konuştum, sanki yabancıymışım gibi davrandı bana, anlam veremedim.

eskiden çok mutlu bir yuvaları vardı sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla. hafta sonları kızlarını da alıp bir yerlere giderlerdi, onların arkası kesildi, arkadaşım cumartesi öğlenlerini benimle geçirmeye başladı, tabii saat çok geç olmadan evine giderdi, araları daha da bozulsun istemezdi. velhasıl, zaman içinde eşinin sosyal statüsünden şikayetçi olmaya başladı kadın. maddiyat konusundan ziyade saygın bir işte çalışmıyor oluşu sanırım hanımefendiyi rahatsız etti. kızının babasının bir dükkânda çıraklık yapmasını kabullenemedi. bu süreçte tamamen neler yaşandı bilmiyorum, fakat bir gün arkadaşım ağlamaklı bir sesle "napıyosun?" dedi, sesinin neden öyle çıktığını bilmediğimden "napıyım amk, yatıyorum camış gibi" dedim. buluşmak istedi, çağırdım. aldatıldığını öğrenmiş, karısının yataktaki garip soğukluğu birtakım şüphelere yöneltmiş onu. eşinin telefonunu kurcalamış ve tinder'da bir sürü kişiyle mesajlaştığını, hatta biriyle buluşmak için sözleştiğini ve bunun da o çocukla evde otururken "kızlarla avm'ye gidiyorum" denilen bir pazar gününde yaşandığını görmüş. ağlıyordu garibim. bir erkeğin hüngür hüngür ağlaması sanki varoluşa ters gibi gösterildi bize, garipsedim o yüzden, diyecek bir şey bulamadım. ne söylenirdi ki işten atılan, aldatılan, terk edilen bir erkeğe? sırtını mı sıvazlamalıydım, bilemedim işte, elimdeki birayı uzattım, birası az önce bitmişti çünkü. içti. gözyaşları şişenin ağzına kadar geldi neredeyse. biraya karıştı karışacak... ne saçma, diye düşündüm, aldatılmak ve terk edilmek, insanlığa hakaret bu. terk edilmişti evet, karısına bu durumu sorunca üstüne erkekliğine laf edilmiş ve boşanma davasını yakında göreceği söylenmişti. karısı ya sen git ya da ben gideyim, demişti. o da çıkıp gelmişti yanıma. fakat sonra evine gittiğinde kimseyi bulamadı arkadaşım, bana geldi işte, evi de bomboş şimdi. sıcak yuvası iki senede yıkıldı bitti. ateş yandı, geriye küller kaldı, iç ısıtan güzel duygular buz oldu çığ gibi aktı, ruhu orada mahsur kaldı, yaşayan bir ölü gibi artık.

devamını okuyayım »