oztokyolu

  • 6479
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen ay

eskişehir

otogarda indiğimde hayal kırıklığıydı eskişehir... nasıl bir büyükşehirdir burası, bu kadar küçük bir otogarı mı olur? diye düşünmüştüm...
yollar toz toprak içinde ve çıplaktı... tek bir ağaç yok... sadece yanımda güzel bir kız...
sevgilim olmasını istediğim, ama asla söyleyemediğim ve beni ta uzak bir şehirden sadece bir kere görebilmek uğruna getirmiş büyük bir aşktı yanımdaki...
şehir kötüydü ama kız güzeldi ya, varsın olsun ne fark eder?
nasıl diyordu şair “iki karanlık orman birbirini sevse ne olur sevmese ne?”
işte aynen böyleydi otogardan otobüslere doğru yürürken düşündüklerim...
benim gibi karanlık bir adam bu köhne şehri sevse ne olur sevmese ne?
zaten bir kere görüp terk edeceğim bir şehirdi eskişehir. aşk da burada kalacaktı o güzel kız da...
***
belediye otobüsüne bindiğimizde nedense aklımda hep ismail ayaz vardı. eskişehir’in en ünlü şehirlerarası otobüs firmasının adı... neden diye düşünüyordum durmadan, neden otobüs firmasına kendi adını vermek istemişti bu adam? giovanni versace gibi bir hedefi mi vardı, acaba? böylece ölümsüzleşmeyi mi düşünmüştü? dünya çapında bir marka olur muydu ki eskişehir’in şehirlerarası otobüs firması? sonra vazgeçtim bunları düşünmekten, hem ismail ayaz dünya çapında bir marka olsa ne olur olmasa ne olur, benim gibi aşkını bırakmak zorunda kalan bir adam için?
***
“burada iniyoruz!” dedi yanımdaki güzel kız...
inmesek ne fark eder diye düşündüm. ben göreceğimi gördüm aslında... belediye otobüslerinden bellidir bir şehrin neye benzediği... kırık dökük otobüslerden belli ne ile karşılaşacağım. kırılmıştım biraz eskişehir’e... “burası yimpaş!” dedi yanımdaki... “yimpaş?” diye sordum farkında olmadan... “yimpaş, yeni açıldı. bir alışveriş merkezi, gezmek ister misin?” güldüm hiç farkında olmadan... ve nedense onun yanındayken yaptıklarımın farkında bile olmuyordum. “ama” diyebildim sadece. “yimpaş’ın ne olduğunu sormadım ben. çünkü geldiğim şehirde o kadar çok var ki.” hem bu mu eskişehirin tüm özelliği? adana’da galeria’yı gezdirirler, istanbul’da akmerkez’i... eskişehir’de de gezdire gezdire yimpaş mı vardı yani? hem nedendi illa ki konuğa alışveriş merkezi gezdirme isteği? “amaaaan!” dedim. “yok mu daha orjinal bir şey, yemek falan, hem açım da.” böylece birlikte yemek yiyebilecektim sevdiğim ama söyleyemediğim kızla. “çiğbörek” dedi. “eskişehir’in çiğböreği meşhurdur!” bir anlam veremedim ismine çiğ ve börek, neye benzerdi ki? ama ilgisi olmayabilirdi de, dilberdudağı ya da vezirparmağı gibi bir şey olabilirdi adının tamlaması... yemekten sonra kararım kesinleşti, çiğbörek iğrençti... ama daha iğrenci yalanlardı... “nasıl buldun yemeği?” dedi. “harika...” “eskişehir nasıl, güzel mi?” “çok güzel, geldiğimden beri sürekli etrafı gözlüyorum çok çok güzel!” demiştim ve bunlar ona söylediğim ilk yalanlardı.
ve bir aşkın yalanları başlamıştı işte... kıramamıştım kendisini sevdiğimi söylemeye çekindiğim o güzel kızı... şehrin de çiğböreğin de iğrençti, diyememiştim.
sonra yağmur yağmaya başladı uzunca bir süre... “hayret” dedi, yanımdaki güzel kız. “çok uzun zamandır yağmıyordu, bu mevsimde yağması şaşılacak şey doğrusu. dışarı çıkmamız zor olacak gezemeyeceksin şimdi!” çok da umurum da değildi artık gezmek. hem ben biliyordum ki eskişehir aklınca benden intikam alıyordu. madem ki onu beğenmemiştim, o da bana daha fazla şeyler göstermeyecekti! ya da ağlıyordu koca şehir, üzmüştüm onu. sonra saçmaladığımı düşündüm. bir şehir bir adam için ağlar mıydı hiç? ya da bir adam bir şehri üzebilir miydi? hem bir şehir aşkını söyleyemeyen bu adam için ağlasa ne olur ağlamasa ne...
***
sonra “adalar’a gidelim.” dedi yanımdaki güzel kız... “adalar?” dedim. eskişehir’de nasıl ada olabilirdi ki, hem de birkaç tane... ama söylemedim bu düşündüklerimi, “gidelim, olur!” dedim sadece... ve uzun bir yol yürüdük. üzerinde hiçbir şey olamayan... ne bir ağaç, ne de panjurlarından begonviller sarkan, çatısına martıların konduğu eski bir konak... hiçbir şey görmeden yürüdük... sadece sesini duyuyordum. “bak bu büyük otel... bu da balık pazarı...” ne acaip, diye düşünüyordum o bunları sayarken... büyük otel istanbul’da da vardı, akaretler’de... balık pazarı dersen istanbul’un heryeri balık pazarı sayılır... hem akaretler’e yakın beşiktaş balık pazarı var... yani beşiktaş’ı gezmek yeter miydi eskişehir’i görmüş olabilmek için... yok muydu farklı bir şey bu şehirde... “bak bu sagra special” dedi yanımdaki güzel kız... “biliyorum!” diyebildim, beşiktaş’ta var ondan, kartal heykelinin civarında... ama diğerlerinden de var diyemedim. kıramazdım sevdiğimi söyleyemediğim kızı... sonra bir an durdum... balık pazarı hem de kocaman... hem de eskişehir’de... nasıl olabilirdi ki, yoksa adalar dediği doğru mu? eskişehir’de göl var mıydı, diye düşündüm... üzerinde adalar olan ve balıklar avlanan... ama şaşırtmadı beni eskişehir!... balık pazarının yarısı tavukçuydu, birkaç balıkçı vardı ama adı balık pazarıydı işte, tıpkı çiğbörek gibi adıyla pek alakalı değildi... “bu porsuk mu” dedim yanımdaki güzel kıza. “evet, porsuk, adalar burası... insanlar kayıklara biniyorlar burada, ama ne gereği varsa bu köprünün altından geçmeye çalışıyorlar, pek de beceremiyorlar!” dedi. haliç’i düşündüm, orada bindiğim kayıkları... eyüp’te de vardı ve orada da ne gereği varsa insanlar haliç köprüsü’nün altından geçmeye çalışıyorlardı ve yine pek başaramıyorlardı...
herşey aynı, diye düşündüm. çok acı çekeceğim döndüğümde... herşey bana eskişehir’i hatırlatacak ve her seferinde ben burada bıraktığım, söyleyemediğim aşkımı hatırlayacağım... ve ben istanbul’da eskişehir’deymişçesine yaşayacağım, yürüyemeyeceğim beşiktaşta... ama o bunu hiç bilmeyecek, dedim kendi kendime...
***
akşam dönüş zamanı geldiğinde gözlerinin içine baktım. eskişehir’in en güzel yanıydı onun gözlerinin içi... istanbul’da olmayan tek şey onun gözleri olacaktı... ve kalbimi en çok bunun acıtacağını anladım... “hoşçakal” dedim... “gelecekte görüşmek üzere!” demek istiyordum oysa... hani o geleceğe dönüş filmindeki gibi söyleyecektim bunu.. ve o gülümseyecekti... ama yapamadım... “hoşçakal!..” diyebildim sadece... gözlerine bakamadan... gözlerine baksam, o eskişehir’in en güzel gözlerine... asla söyleyemezdim veda sözlerini... ve otobüs hareket etmeye başladığında gözlerinden uzaklaştığımı, onu delice özlediğimi fark ettim... sonra ismail ayaz’ı hatırladım. kim bilir belki birgün dünya çapında olabilecekti... sonra yimpaş pek de küçümsenmeyecek bir zincirdi... adalar’da kayık lale devrinde göksu’da dolaşmak gibiydi... içim acıyordu ve birşeyi daha fark ettim. açtım, canım çiğbörek istiyordu...
bir şehri güzelleştiren denizi, martısı, binaları, sokakları, caddeleri, havası, iklimi, insanları değildi... bir şehri güzelleştiren, onu katlanabilir kılan o şehirde aşık olup olamamaktı... ve ben dünyanın en güzel şehri eskişehir’den, dünyanın en kötü şehrine, istanbul’a doğru yola çıkmıştım...

devamını okuyayım »
09.08.2001 20:01