purplehaze

  • azimli
  • şamda kayısı (715)
  • 1459
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen yıl

babanın ölmesi

upuzun, sancılı bir maraton başlamıştır. bakmışsınız o her zamanki cesareti, korkusuzluğu, sağduyusuyla gayet de güzel oturtmuştur taşları yerine. tüm silahları hazır da bekler vaziyette gülümser, kahkahalar atar önüne çıkması muhtemel tüm çirkin suratlara. hatta bunlarla da yetinmez, direktiflerini verir: "bana bak ordan burdan araştırma yapıp da geceni gündüzünü cehennem etme kendine, aklına takılan en ufak bir soruda gel bana danış,". ılık sular serpiliverir içnize, kontrol ondadır nasıl olsa, kimsenin gücü yetmeyecektir hiçbir şeyin hiç kimsenin onu alt etmeye. zaman geçer, ameliyatlar birbirini kovalar. "e zaman geçti, narkozum geldi tabii," gülümseyerek iner ameliyathaneye her seferinde; "hakkınızı helal edin," der, "aman ne diyosun baba, sırası mı şimdi," derim. sımsıkı tutarım elini, öpüşürüz; sonra çeker kendini, gerek yok böyle dramatize etmeye diye. herkeslere de yetişir hastanede, konuştuğu herkes gülümsemeye başlar, hemşirelerin sevgilisidir, doktorlar muhabbete gelirler. en derinimdeki korkuyu alt eder hep, gücüyle, sevgisiyle, bakışlarıyla, sözleriyle... "hep olumlu düşüneceğiz kızım, her kim ki moralimizi bozmaya kalkacak, kaçacağız ondan, kızacağız, susturacağız; en yakınımız bile olsa. olumsuza enerjimiz yok..."

aylar, hatta yavaş yavaş seneler geçmeye başlar. periyodik olarak narkoz ihtiyacını gidermeye devam etmektedir (!). "hadi bu sefer son artık". derken bir gün nefes nefese sesi yankılanır telefonun diğer ucunda. "..... şu gün ameliyat olucam işte, sen de şu gün gelirsin", " e peki baba konuşamıycak mısın sonra??", "yok, gidecek gırtlak". yastığıma gömülürüm kapattıktan sonra telefonu. nasıl geçecektir günler onun sesini duymaksızın?? sonra gelir o gün, sesi çıkmamaya başlar artık. ama sessizliğe gömülmemiştir asla. mimikleri, jestleri, kalem kağıdı iş başındadır artık. ama kalem kağıt başkaları içindir daha çok, ben gayet iyi konuşabilirim onunla dudaklarını okuyarak. sesi olurum o andan itibaren. ama aradaki mesafe... "funda gel artık be, beraber olalım, yeter bunca zamandır ayrı kaldığımız", "tamam baba, şu doktora da bitsin hele", "çabuk bitir, çok çalış, seni yanımda istiyorum..."

sonra bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha derken "evet bu son artık, şu dikişler alındıktan sonra yemek de yiyebileceksin bak", "daha balık yiyeceğiz birlikte, hem bu sefer söz ben de rakı içicem sizinle baba; sen de bir kadehçik içersin bişey olmaz o kadardan", "tabii yiyeceğiz, gel hele sen buraya; gel de moralim düzelsin..."

dikişler alınır, ama yaralar tekrar açılmaya başlar; tam da kapanmak üzeredir, tam da... doktora gidilir, "acil mr istiyorum, hemen!" mr çektirmeye gidilir, duramaz o kadar zaman yatar pozisyonda. ertesi günü devam edilir, yastıklarla beraber gidilir ki acımasın boynu, omuzları. bir sonraki gün sonuçları almaya giderim, zarfı açıp okumam, okuyamam... hemen doktora sonra: "abi ne kadar zamanda büyüdü bunlar ya, daha yeni çıktın hastaneden!" gülümseyen yüzü bulutlanmıştır artık "baba"nın. "heyete girsin de, büyük ihtimalle radyoterapi olur" der doktor. eve gideriz, yatmaya başlar artık hep, televizyon sesine tahammül edemez, bik bik konuşunca ben sus azıcık der. telefon çalar, tepki vermez. dönerim kös kös kendi evime: "baba bu haftaki derslerimi yapayım hemen gelicem bak, merak etme sakın". umursamaz sanki, gülümser ama umursamaz, "bi türlü gelemedin işte" der gibi bir hali vardır. sonrasında mesajlarıma cevap vermez olur, içim burulur. iki hafta içinde bir ameliyat daha gözükür radyoterapi öncesi, ince bağırsaktan beslenebilmesi için. koşarım hastaneye, bu sefer hiç mecali kalmamıştır, yüzü gülmez olur, geceleri rahat etsin diye yastıklarını türlü şekillere sokarım ama olmaz, uyuyamaz bir türlü. acizliğimden vahşileşirim artık... çıkarız hastaneden bir şekilde. eve gelinir, bir şeylere hazırlanmak zamanı gelmiştir artık; ama ağır gelir, ol(a)maz öyle bir hazırlık.

üç-beş gün geçer, akşamüstü saatlerinde nefesi tıkanmaya başlar. "hah, öksür baba, öksürmeye çalış da rahatla; evet, azıcık daha güçlü, biraz dikleştireyim mi seni?" bir şeyler anlatmaya çalışır son dakikalarında, anlayamam lanet olsun ki. boğazındaki kanülü çıkartırım tüm reddetmelerine karşın, görürüm ki minicik olmuş nefes aldığı yer. çok geçmeden de son nefesini verir ellerimde, duymasın diye sessiz sessiz boşanır yaşlar gözümden, sarılırım, elini tutarım, saçlarını düzeltirim... "yok, hayır şimdi değil, bu değil; böyle olmaz ölüm, az sonra normale dönecek" diyorum; ama olmuyor, doktor geliyor sonra, odadan çıkarıyor bizi. sonra içeri giriyorum, yastıklarını almışlar başının altından; kızıyorum kendi kendime...

hala farkında değilim şimdilerde, deli gibi özlesem de. böyle bir sarsıntıyı ne şekilde yaşayacağımı da bilemiyorum; ama mutlu etmeye çalışıyorum onu bir şekilde. çevremle daha ilgiliyim sanki artık, tıpkı onun gibi paylaşmaya çalışıyorum... gitmiş gibi değil hiç. sanki telefon edeceğim, şu gün geliyorum baba diyeceğim, ataşehir'den ara beni de ona göre evden çıkayım diyecek bana. sonra bir elimde valizim boynuna atlayacağım, önce alışverişe, sonra eve gideceğiz. kalk artık yemeğe oturuyoruz diye uyandıracak beni, tek gözüm açık bir şekilde duyacağım sesini, "nasıl, dinlenebildin mi biraz?"; gıdıklayacak sonra yataktan çıkışımı hızlandırmak için, of pof yapıp elini tutacağım, öpeceğim. çekecek elini "hadi kalk artık, yeter" diye. az sonra mesajı gelecek telefonuma, "günaydın, seni seviyorum" diye. sanki...

devamını okuyayım »
21.11.2004 11:09