şükela:  tümü | bugün
  • http://kitap.net23.net/baristuna.html

    tanırım yazısından: "barış tuna aile içi cinsel istismar gibi netameli bir konuyu duygu sömürüsü yapmadan, kuvvetli dili, mükemmel gözlem yeteneği, her etapta şaşırtmayı başaran kurgusuyla cennette uzun bir kış adlı romanda anlatıyor.
    barış tuna ikinci romanında dokunulmazlık sahibi “kutsal” aile kurumuna dokunmakla kalmıyor, o “kutsal” çatı altında yaşanan cinsel istismarı, ikiyüzlülüğü, dinsel baskıyı, bencilliği ve çürümüşlüğü ifşa ediyor. merkezine aşk acısını koyan roman, aslı, umut, meral ve serhat’ın birbiriyle kesişen aykırı ve “arızalı” hayatlarını, hayal kırıklıklarını, umutsuzluklarını derinlikli bir anlatımla ve bir solukta okunan bir akıcılıkla okura aktarıyor.
    aşk, ayrılık acısı, geleneksel aile yapısı, din-mezhep ayrışmaları, sosyal sınıf çatışması, kapalı kapılar ardında yaşanan cinsel istismarın sonuçlarının hayata yansıması bu sürükleyici romanda bir araya geliyor."
  • kitaptan alıntılar...
    "sevmenin acıtmadığı günlerdi, aşkın henüz ağır gelmediği, her sözün, her hareketin "o da beni seviyor"a yorulduğu, umuda teşne günlerdi. (...) gizemli ülkelerdi görülmek istenen, ama bizimkisiydi asıl çözülmesi istenen gizem. ertelenen yolculuk muydu yoksa bizler miydik sevgilim, bir türlü çıkılamayan yolculuklar mıydı yoksa kendimiz miydi bir türlü varamadığımız, çok isteyip de gidemeyişimiz seni uçak tuttuğundan mıydı yoksa bize tutulmaktan korktuğundan mıydı?”

    “geçmişini bu kadar kolay reddetmen belki de çocukluğuna dair tek bir fotoğraf bulunmayışındandı. fotoğrafı çekilmemiş bir çocukluk sadece yaşanmamış değil aynı zamanda değersiz sayılırdı. insanlar neden harıl harıl fotoğraf çekiyordu, yaşamlarını belgelemek, yarına hatıra kalsın diye mi? elbette hayır. yaşadıkları anın ne kadar biricik olduğunu göstermek, her anlarını değerli kılmak, yarına hatıra kalacak kıymette bir hayat sürdüklerini kendilerine ispatlamak için fotoğraf biriktiriyordu. geçmişlerini müzayedelerde açık artırmaya çıkaran varlıklı arkadaşlarına çocukluğundan tek bir fotoğraf gösteremeyip süklüm püklüm oturduğunda işte en çok o zaman hissederdin kimsesizliğini. en kasvetli, unutulası çocukluklar bile fotoğraflarla değerli kılınırken çocukluğun olmayan fotoğraf albümleriyle tekrar tekrar cezalandırılırdı.”
    “bayramdan seyrana ziyaret edilen uzak akraba evlerinin bir ömre yetecek sıkıntısı karşılardı beni evinde. ilk alındıklarındaki gösterişlerini tümden yitirmiş eşyaların kaderini paylaşan yılgın bir evlilik hüküm sürüyormuş gibi suskundu aslında hiçbir eşyanın özensiz ve rastgele seçilmediği, zevkli ve günün modasına uygun döşenmiş evin. bayram gezmelerindeki gibi dakikalar geçmek bilmezdi evinde. el öpme, kolonya tutma, akide şeker veya madlen çikolata ikram etme, daha önceki ev gezmelerinde yenmiş tatlılarla iyice kıyılmış içi bastırmak için acı türk kahvesi pişirme ve şekerpare ya da ev yapımı baklava ile bu zorunlu ziyareti nihayetlendirme. işte o bayram gezmeleri gibi içtenliksiz ve zarurettendik seninle.”
    “sürdürüyordun konuşmayı. gözlerin bana mı dikilmişti yoksa gözlerimdeki yansısına mı, belki de kendimi koyuvermişliğimde kendini ilk defa bu kadar berrak gördüğünden tutunmak istemiştin gözlerime, bendeki misafirliğini sürekli kılmayı dilemiştin. oysa seni hiçbir zaman misafir saymamıştım ki ben, misafir olan senin uzaklığındı.”