şükela:  tümü | bugün
  • ing. origin of language
    kutsal bilgi kaynağında daha önce tartışılmamasına şaşırarak üstün nano özetleme yeteneğimle başlamak istiyorum.

    arkeolojik kazılarla gün yüzüne çıkan kalıntılar ışığında bilinen en eski dil sümerliler'in kullandığı sümer dilidir. milattan önce 3000 ve 1700 yılları arasında ortadoğu'da bu dilin kullanıldığına dair kanıtlar olsa da bu bizi, sümer dilinin bütün dillerin anası olduğu fikrine götüremiyor. dil üniter bir temele sahip olmadığı için, kompleks bir yapı olduğu için dilin kökenine ulaşmaya çalışırken olaylar serisini takip etmemiz gerekir.

    nitekim ünlü dil bilimciler de bu yapıya bu şekilde yaklaşıp dilin kökenine ulaşabilmek için çeşitli teoriler ortaya attı. teori diyorum, çünkü buradan sonrasının bilimsel bir kanıtı yok. insanlığın karanlık dönemine ilerleyemediğimiz için insanlık tarihinin en büyük sırlarından birisi olarak karşımıza çıkıyor, dilin kökeni.

    bilime muktedir olunamayan her zaman diliminde, insan kendinden yüce bir güce anlamlar yüklemeyi, her şeyin sorumlusunun o olduğunu düşünmeyi seçti. dil gibi bir mekanizma da bu kompleks yapısı yüzünden, böyle bir düşünceden payını aldı.

    - the divine source/tanrı vergisi, ilahi kaynak

    toplumlarda dil, tanrının ya da tanrıların insana bir hediyesi olarak görülmeye başladı. tevrat'ın ilk kitabını oluşturan genesis'de, yaşayan bütün canlıların isim babasının adem olduğu geçer. (genesis 2:20) bu da inananları, dilin doğuştan insana bahşedildiği görüşüne iter.
    bu görüş , dilin de insanlık tarihiyle birlikte başladığına ve modern insanın anatomik olarak dili yaratma becerisine sahip olduğuna dair kanıt sunmadığı için başka teorilerin sunulmasına ortam hazırlar.

    - natural evolution hypothesis - dilin evrimsel teorisi

    daha önce şurada değinmiştim: (bkz: #65764418)

    basitçe, insanın nörolojik, biyolojik ve dil kapasitesi gelişimlerinin birbiriyle bağlantılı olduğunu söyleyen bir teoridir. charles darwin'in evrim teorisi ile birlikte anlam ve kanıtlanmamış da olsa dayanıklı bir görüş sağlamıştır. insanın dik durmaya başlamasıyla, dili üretmesini sağlayacak mekanizma da oluşmaya başlamıştır der.

    - invention hypothesis - türetme teorisi

    bu teori pek de ciddiye alınmış, kendi kendine çürüten bir teoridir. dilin, sesleri taklit etmeyle yani orijinale bağlı kalarak türetmeyle ortaya çıktığını savunur. kelimenin anlamını, o kelimenin bizzat kendi realitesinden aldığını söyler. patlama için buum, kalp için tak-tak gibi. teori kendi içinde dallanır, ah uh gibi fiziksel reaksiyon anlarında gösterdiğimiz ifadeler için pooh-pooh teorisi, hayvan seslerini taklit ederek oluşturduğumuz ifadeler için bow-bow teorisi gibi teoriler üretilmiştir. en ciddiye alınan yo-he-ho teorisi olarak bilinen sosyal etkileşim teorisidir.

    (bkz: the social interaction source) insanların topluluk içinde yaşaması, sürü halinde gezmeleri ilk dilin oluşmasına sebep olmuştur gibi bir görüşü savunur. ağır kayaları kaldırmaya çalışırken, ya da hep birlikte ava gittiklerinde marş gibi topluluk halinde ürettikleri aynı sesler dilin ilk örnekleri olabilir der. yo-he-ho da bu marşı temsil eder.

    fakat dil bilimciler bunun üzerinde durmazlar. çünkü antitezi kendi içinde saklıdır. bu ifadelere biz aslında toplu bir şekilde yansıma sözcükler deriz. (bkz: onomatopoeia) şırıl şırıl, hav hav gibi ifadeler şu an pek çok dilde hala kullanılmakta. kullanılmakta ama her dilde farklı bir şekilde yer ediniyor. ingilizcede woof woof olarak taklit edilen ses türkçede hav hav olarak karşılık buluyor ve bu ifadeler her dilde kısıtlı sayıda bulunduğu için bir dili oluşturmaya yetmeyeceği görülüp, baştan çürütülüyor.

    - genetic source / genetik olarak kodlanmışlık

    dil, gen ile birlikte gelmiştir. language acquisition device denilen, dili edinen ve üretimi sağlayan bir mekanizmadan bahseder. bu mekanizmadan evrimsel teori de bahseder. ama karıştırmamalıdır. genetic source bize, dilin doğuştan itibaren insanlar için programlanmış olduğundan bahsederken evrimsel teori, dil biyolojik gelişimlerle üretilebilme yetisini lad ile sağlar der. arada süreç farkı vardır.
    duyma yetisi olmayan insan yavrusu bile işaretlere bağlı olan iletişimsel bir dil üretebilir der. bu teori üzerinden dil bilim çalışmaları yürütmekte olan dil bilimciler halen bulunmaktadır. immanuel kant etkisinde kalannoam chomsky özellikle lad mekanizmasını savunarak doğuştancılık ilkesini en çok benimseyenlerdendir.

    kapsamı genişletilmiş bir teoridir, universal grammar'ı ele alan bilişsel bağlantı sürecini ele alır. evrensel dilbilgisi, her dilde değişmez kurallar ve değişebilen parametrelerin olduğunu savunur. dilin kökeninden bahsederken evrensel dilbilgisi kuramına değinmemin sebebi her dilin tek bir kökeninin ya da birkaç dilin birleşiminin olduğu söylenmesidir.

    monogenesis denilen her dilin tek bir dilden doğmuş olduğu düşüncesi, universal grammar'da ele alınan değişken parametrelere baktığımızda mümkün görünmemekte. bütün dillerin temelini oluşturduğu söylenen dil - ki o da frigce oluyor- diğer dilleri etkilemişse;
    fransızca: banane
    almanca: banane
    ingilizce: banana gibi karşılıkları olan kelimenin türkçesinin neden muz olduğunu açıklayamaz. bu da, açıklayamadığını düşünenler tarafından polygenesis yani dilin birkaç bağımsız dilden türediğini söyleyen çoklu dil kökeni teorisidir.

    işin komik yanı bu teorinin deney aşamasıdır.

    "psammetikus*iki çocuk üzerinde deney yaparak dilin kökenini bulmaya çalışıyor. yeni doğmuş iki bebeği, onlara bakması için dilsiz bir çobana teslim ederek, kimsenin onlarla konuşmasına izin vermemesini tembih ediyor. çocuklar büyüdüğünde ise konuştukları ilk kelimeleri tespit etmesini istiyor. psamtik ‘e göre, dışarıdan müdahale edilmediğinde çocukların söyleyeceği ilk kelimeler, tüm insanların dilinin kökenini ilk orijinal dili belirleyecek. “bekos ”diyorlar firigya dilinde “ekmek “anlamına geliyor. frigcenin insanların orijinal dili sonucuna varıyorlar. ancak herodot dışında buna kanıt yok."

    ee sonuç diyeceksiniz. sonuç yok. her biri hipotez/teori olarak kalmakta. homo erectus ve homo neanderthalis insansılarının lad mekanizmasına sahip olup olmadığı bilinmeden de kolay kolay bir diğerini çürütüp diğerini doğrulayabilecek bir gerçekliğe sahip değiliz. sanıyorum ki bu karanlık dönem yüzünden, dil ve kökeni, insanlık tarihinin en bilinemeyenlerden olarak hala tartışmalara konu oluyor.
  • elbette ki, bir tanrı'yı ve o'nun insanlara dil bahşetmesini devre dışı bırakırsanız işin içinden çıkamazsınız. bu konudaki en mantıklı açıklamayı tek tanrılı dinler yapmıştır. o da şudur: tanrı insanı yarattı ve ona dili öğretti. bunun haricindeki tüm açıklamalar duvara toslamaktadır ve işin içinden çıkılamamaktadır.

    konuyla ilgili şu yazıyı okuyabilirsiniz: http://www.mucizeler.com/2011/03/dil-ve-insan/
  • dilin kökeni mağara devrine dayanır, ilk ses cikarmaya başladiğimiz zamanlar.
    mesela bana eşim mağarada diyor ki, uğaaaamuğaa.
    yani "et getir."
    ama 100 km ilerdeki mağarada eşi adama kodıpelase meat diyor.
    yani "et getirir misin".
    aslında burda kadın kibarlik yapmiyor dişiliğini kullanıyor.
    daha sonra bu sesler gelişerek evriliyor, kelimeler, cumleler, lisanlar olusuyor.
    aksanlar da yakin mağaralarda yasayanlardaki seslerdeki ufak değişimlere tekabul ediyor.
    ben ilk anlattığım kısımdan evrildiğimi düşünüyorum.
    ikinci anlattığımdan evrilenlerde ingilizler.
  • (bkz: eunomius) ve (bkz: nissalı gregor)'a göre şöyledir:

    eunomius:

    „tanrı ilk insana veya onun hemen akabindeki ardılına tekil şeylerin nasıl nitelendirildiğini ve isimlerinin ne olduğunu öğretmeseydi onlar tamamen anlak olmadan ve dilsiz olarak birlikte yaşamak zorunda olurlardı. ve onlar yaşamları için gerekli olan hiçbir şeyi gerçekleştiremezlerdi çünkü niteleyen kelimeler (oimainonta) yani fiiller ve isimler (rimata kai onomata) hakkında bilgileri olmadan düşünmeleri (dianoia) çok karanlık (ádilos) olurdu.“

    burada mesele dilin sintaktik yapısı değil, aksine (bkz: nomenklatür)’ün, yani adlar dizininin tekil şeyleri nasıl nitelendirildikleri (legetai) ve hangi ismi verdikleridir (onomazetai). tanrı bu nomenklatür’ü insanlara, insan soyunun başlangıcında açık etmeliydi, yani insan konuşmaya başlamadan önce
    tekil şeylerin nasıl nitelendirileceği ve hangi isimlere sahip olacakları belliydi. bu bilgi eunomius’a göre olan dil kavrayışının anlayışı için önemli bir anlama sahip gibi gözüküyor.

    eunomius’a göre isimler şeyler icin hiçbir anlamı olmayan bir katıktan ibaret değil, aksine onlar oluşturucu (konstitutiv) şekilde şeylerin kendisine aittir ve kökensel olarak sadece tanrı’ya açıktır.
    adlandırmalar şeylerin yaratımında onlara yüklenen anlaşılır (intelligibel) bir yapıyı oluşturuyor diyebiliriz. eunomius kısaca şöyle diyor:

    "ya tanrı'ya şeylerin oluşumunu dahi isnat etmeyeceğiz, ya da — eğer edersek — isimlendirmeyi (tin ton onomaton thesin) de inkar etmeyeceğiz."

    eunomius'a göre şeylerin yukarıdan (anothen) isimlendirilmesi yazgı yasasına (divinæ providentiae legem)’e göredir ve tanrısal olarak belirlenmiştir (osion).

    eunomius devam ediyor ve tanrı'nın insanların ruhlarına tohum yerleştirdiğini (tais imeterais enkataspeirai psychais) ve bu sayede varlıkları belirleyen isimleri ve bununla birlikte şeylerin yapılarını idrak edebileceğini söylüyor.

    eunomius’un dil anlayışında tanrı’nın isimlendirmesine önemli bir anlam geliyor. eunomius’un isimler hakkındaki öğretisine göre, isimlerin insandan önce varolmaları ve insanların bu isimleri tanrı tarafından bahşedilen bir özellik sayesinde okuyabilmeleri, tanrı'nın ‚doğmamış' ve ‚yaratılmamış‘ (agen[n]itos) isimlendirmelerini yanında getiriyor. bu nitelendirme tanrıya insanlar tarafından bu sekilde isimlendirmesinden de önceye dayanıyor. onun doğmamışlığı, insanlar tarafından bu şekilde nitelendirilmesine bağlı değil. bu durumun tam tersini düşünmek absürt sonuçlara sebep olurdu. tanrı'nın ismini kullanmak ne tinsel varlıklara ne de oğula, sadece insanlara özgü bir şeydir. eunomius şöyle diyor:

    „ne oğul, ne de onun tarafından yaratılmış tinsel varlıklar tanrı'ya ismiyle hitap ediyor (onomazesthai).“

    (bkz: nissalı gregor) ise isimlendirmenin tanrı'nın yaratıcı aktivitesinin bir parçası değil, aksine insanın şeyleri idrak etme konusundaki sonradan gelen çabasını yansıttığını söylüyor. isimler değil, bu dil yetenekliliği (i logiki dynamis = düşünme ve dil yetisi) tanrı tarafından insanlara bahşedilmiştir.

    „şeyler doğaları gereği sıralanmışlardır, fakat isimler tanrı'nın bizim doğamıza yerleştirdiği dil yetenekliliği tarafından bulunmuştur “

    bu düşünce incil’de, hayvanların yaratılışı ve isimlendirmelerinde de geçiyor (gen 2, 19–20):

    „ne adem hayvanları yarattı, ne de tanrı onlara isimlerini verdi, musa'nın anlatımına göre meydana gelmeleri tanrı'ya, meydana gelenin isimlendirilmesi de insanlara dayanır“

    isimlerin kökeni veya nedeni (aitia) tanrıda, isimlendirme yetkisi ve uygulaması (exousia) insanlara, onların dil yetenekliliğine (i logiki dynamis) ve kavram oluşturmalarına (epinoia) emanet edilmiştir.

    nasıl tanrı insanlara renkleri kendinden ayırt eden göz verdiyse, akıl gücünü de (i dianoitiki dynamis) öyle yaratmıştır ki, o kendi kendine harekete geçer ve şeylere yönelir, bilgi’nin karışıklık yaşamaması icin (os an midemian synchysin i gnosis pathoi) her eşyaya onlara özgü ayrıcı işaret gibi dilsel bir belirteç verir.

    insanın akıl gücü gregor’a göre kendine özgü bir kendiliğindenliğe (spontanitaet) sahiptir ve şeylere yönelen ve deneyimlerin kaosunu ‚dilsel belirteç‘ (ai dia ton fonon episimeioses) ve ayrıcı işaretler (simantra) sayesinde düzenlemektedir.

    gregor’un maddi olmayan varlıklar hakkındaki anlatılarında bu saf tinlerin tinsel aktivitesini (i kata ton noun energeia) bedensel organlardan istifade etmeyen ‚dil‘ (logos) olarak tanımlar.

    gregor aynı zamanda dilin maddesellikle alakalı olduğuna değiniyor:

    "ınsanlar maddesel olmasalardı, düşünmelerinin hareketlerini (ta tís dianoias kinimata) doğrudan doğruya, kelimelerin (rimata) ayrıntılı aracılığı olmadan birbirlerine bildirebilirlerdi."

    gregor, "maddesel olmayan tanrı ve meleklerin dil kullanması ve isimlendirme yapması imkansızdır" diyor.

    yani tanrısal kişiler arasındaki tanrılık içi paylaşım hiçbir şekilde ‚dil‘ olarak anlaşılmamalıdır.

    isimlendirme, şeylerin tanrısal yapılarını okumak ve insanların ruhlarına yerleştirilen tohuma benzer bir nomenklatür değil, aksine o insan seçimine (proairesis) bırakılmıştır. eğer öyle olmasaydı, aynı şeylerin isimleri farklı dillerde farklı değil, tam tersi bütün insanlar ortak, doğadan ortaya çıkan bir dili konuşmak zorunda olurlardı. böyle bir doğa yasası yoktur. zaman içerisinde değişime uğrayan ve insanoğluna bütün olarak ait olmayan, doğanın bir parçası olamaz. isimler doğaya ait değildirler. doğa’ya isimleri oluşturan dil yetenekliliği aittir. dil kendisini söylenen şeyler etrafında oryante ediyor ancak o herşeyden önce iletişim ihtiyaçlarını takip eder. bu yüzden dillerin çokluğu, ulusların çokluğuna denk düşer.

    tanrıya atfedilen ‚doğmamışlık‘ kavramı dahi tanrı tarafından insanlara tohum misali içlerine yerleştirilmemiştir, eğer yerleştirilmiş olsaydı en başından beri kullanımda olmalıydı.

    soruyorum, bu durumda hangi dil tanrısal nomenklatür’ü ifade eder? arapça mı? isimler, başlangıçta insanoğluna bildirilmemiştir, her vakit yeni şeyler ortaya çıktıkça yeniden verilmiştir.
  • teorik olarak sıkıntı içeren açıklama. ya başlık "yazılı dilin kökeni" olarak değişmeli ya da bu konuya dikkat çekilmeli. sümerler ilk yazılı dilin atası olarak kabul edilir, ilk kalıntılar onlara ait olduğu için. ama genel anlamda dilin kökeni, sumerlerle açıklanmaz. entrynin sumerlerle ilgili giriş kısmı çıksa sorun kalmaz gibi.
  • (bkz: dilin kökenleri) (orijinal adı "les origines du language)
  • ortak avlanma amaçlı organize etme seslerinden türemiştir diyenleri destekliyorum.