şükela:  tümü | bugün
27 entry daha
  • zekasına hayran kaldığım insan. içinde yer aldığı her söyleşiyi keyifle dinliyorum. o yüzden sosyal medya mecralarında düzenli aralıklarla adını aratarak katıldığı programları ve podcast'leri kovalıyorum. yüksek genel kültür ve entelektüel birikimle dolu aklının imbiğinden süzülenleri hünerli diliyle aktarış biçimini çok kıymetli buluyorum. kendisini saatlerce aynı heyecansı merakla dinleyebilirim. sıklıkla verdiği referanslar o kadar çeşitli ki hafızasının keskinliğine de ayrıca şaşırıyorum. düşünce ve fikirlerin kıraç toprağa düşmediği ortamlarda yetiştiği; ve dahası, çok okuyup-araştırarak kendini geliştirdiği çok belli.

    çeviri, sinema, felsefe, yazarlık, edebiyat, fantazya, bilim kurgu, sanat, tarih, siyaset ve hayatın daha birçok alanında her zaman söyleyecek ilginç bir şeyleri var ve hep değinecek kayda değer noktalar buluyor. konuşma ve anlatımlarının ufuk açıcı ve öğretici olmasının yanında üslubunun sıkıcı olmaması da ayrıyeten hayranlık uyandırıcı. enteresan bir şekilde, bahsettiği konulara uzak bile olsanız o her zaman ilgi çekici örnekler vererek sizi farklı bakış açılarına yöneltiyor. çoğu zaman zihnindeki malûmat silsilelerinin sonsuz labirentlerinde geziniyormuş gibi hissediyorum.

    sevin okyay'la beraber yaptıkları bir harry potter kitabı çevirisinde, günde 20 saat civarı çalışarak; 3 haftada anlaştıkları işi 17 günde bitirmişler. o kadar yorucu ve yıpratıcı olmuş ki sonunda fiziksel olarak hasta olmuşlar. gittikleri kafede çalışan garsonlardan bile "niye çevirmiyorsunuz!" baskısı görüyorlarmış. çeviri işlerinde kısıtlı zaman baskısı için şöyle diyor;

    “çok vakit olsa daha kötü yapabileceğimiz şeyler vardı. baskı altında yaratıcılık çok iyi çıkar; çünkü bilincini mantık-süzgeç sürecine sokamıyorsun. insana çaresizlikten ilham gelebiliyor. elinde çok durunca, bazı şeyleri de kötüleştiriyorsun. olmuş şeyi gereksiz yere bozabiliyorsun. üstünde vakit baskısı varken, içgüdüsel olarak çözüm bulmak zorunda kalıyorsun. sonra geri giderek sağlamasını yapman gerekiyor.”

    “çeviri uzmanlık denen şeyin tam zıt kutbu benim için. çünkü uzmanlaşmış edebi metin diye bir şeyi kabul etmiyorum. bir edebi metnin içinde her şey çıkabilir.”

    “çeviri bir problem çözme işidir. her an problem çözüyorsunuz. ama bir taraftan da, çeviri bir küratörlük işidir. siz sanatsal bir iş yapıyorsunuz. aynı zamanda sanatsal üretim de yapıyorsunuz.”

    “bizim işimiz sadece mühendislik değil ki. çeviri hem mühendislik işi, hem de estetik işi; bir sanat tarafı var.”

    “çevirmenliği metot oyunculuğa benzetiyorum. çevirmenlikte girdiğiniz kitaba göre o kitabın kültürüyle, gerçekleriyle yaşamaya başlıyorsunuz. dinlediğim müzikleri, izlediğim filmleri değiştiriyorum; hepsi kitapla uygun gidecek şekilde, bir süre o kitabın dünyasında yaşıyorum. internet sayesinde erişim arttığı için daha derin oyunculuk yapabilmek de mümkün oluyor.”

    “çevirmenlerin editör olduğu bir geleceğe doğru gidiyoruz. editörlerin önüne artık kötü çeviriler de değil, makine çevirileri konulacak ve editörden onu elden geçirip basılır hale getirmesi beklenecek.”

    “hep sorarlar «yapay zeka çeviri yapabilir mi?» diye, ben yapamaz demek istemiyorum sadece şunu diyorum; iyi bir roman yazabildiği zaman yapay zeka, belki o zaman iyi bir çeviri de yapabilir.”

    “bir bilgisayarın en temel düzeyde işleme biçimi; olabilecek en gayri insani, insan aklına en uzak işleme biçimidir. dolayısıyla biz bilgisayarların imkânlarını zorluyoruz: onlara insan gibi iş yaptırmak için, insan gibi düşünüyormuş gibi yaptırmak için. gerçekten bir yapay zeka roman yazabilecek düzeye gelirse, bizim anlayacağımız bir roman yazmakla ilgileneceğini zannetmiyorum. yapay zekalar arasında yapılan deneylerin hepsinde, birbirleriyle konuşan yapay zeka yaptıklarında; yapay zekalar kendi aralarında insan dilinden bağımsız özel bir dil geliştiriyorlar. insan dili onların üzerine bir yük. böyle bir kısıtlama içine girmelerinin hiçbir anlamı yok. yapay zekalar o düzeye gelince zaten muhtemelen onlara roman yazdıramayacağız ve çeviri de yaptıramayacağız. hiçbir şekilde ilgilenmeyecekler.”

    “bilişim devrimi ve kelime işlem yazılımları yazarlığı değiştirdiği için çevirmenler de değişmeye başladı. bilgisayarların gelişiyle yazarlık değişti.
    daktiloyla yazdığınızda her yazdığınız kıymetlidir, emin olmadığınız şeyi yazamazsınız. sürekli dönüp silemezsiniz sözcükleri. zor meşakkatli bir iştir silmek.”

    “edebiyatın diliyle sinemanın dili son derece farklı şeyler. kağıt üzerinde çekici olan bir şey, sinemada perdeye konduğunda illa ki çekici olmuyor. çünkü sinemanın temel malzemesi görüntü ve aslında çok farklı türde bir görüntü. siz cümle kurduğunuzda bir imge yaratıyorsunuz. -şiirin özellikle iyi yaptığı bir şeydir. bir resim yaratır- aslında ses üzerinden giderek bir imge yaratıyorsunuz. sesin ve kelimelerin, sizin kafanızda işleme şekli görüntülerden farklı; bunun için ayrı alanlarımız var beynimizde. siz bir kelimeyi veya bir metaforu gördüğünüzde beraberinde bayağı bir duygusal hatıra çekiyorsunuz. özellikle kokuya, dokunmaya diğer duyulara temas eden dil kullanımlarında beyniniz iyi bir 'kafa' yaşıyor amiyane tabirle. siz o 'kafa'yı yaşadığınız zaman, o kelimeleri gördüğünüzde alıp "bundan çok güzel sinema çıkar" diyorsunuz ama işte o kadar sinema çıkmayabiliyor ondan. çünkü bir şeyi göstermekle ondan bahsetmek farklı şeyler.”

    “edebiyat yarı-yaratıcı bir iştir. edebiyatta sizin kafanızda kendi yönetmeniniz var; bir taraftan sürekli o filmi çekiyorsunuz. bir yönetmen onu görselleştirdiği zaman adı konulmamış şeyin adını koyuyor. yani sizin alanınıza biraz tecavüz etmiş oluyor. sizin yönetmeninizi kenara çekip, o kendi yönetmeninin çektiği görüntüleri koyuyor.”

    “biz sinema yazarı olarak sözlerin dünyasından gelen insanlarız. çoğu insan sinema yazarlarını sinemacılığın bir kompartımanı gibi görür ama daha uzak iki şey olamaz. imgelerin gramerini oluşturduğu bir meslekle, sözcüklerin gramerini oluşturduğu bir meslek tamamen birbirine zıttır. sinema yazarlarını romancılara daha yakın görürüm.”

    “sinemada düşsel bir şey var. sinemanın aslında niye tiyatro olmadığı ve fotoğraf olmadığı üzerine teorisyenler kafa yorarken; sinemanın aslında en yakın akrabasının rüyalar olduğunu söylemişti.”

    “çeviride dikkatimi çeken şöyle bir şey oldu. mesela harry potter'da 8 bin tane ayrı şey çevirdim. inanılmaz riskli olan, çok itiraz edilebilir bir sürü şey vardı. ama ron'la harry'nin birbirine 'abi' demesi kadar büyük azarı hayatta hiçbir şeyden işitmedim. o zaman şunu farkettim; okurlar o kadar yerli olmasını istemiyor bazı şeylerin. çünkü harry potter yabancı kültüre ait bir şey ve o kültüre geçiş yapmak istiyor, seyahat etmek istiyor. ve sen 'abi' dediğin anda birdenbire türk kültürüne çekiyorsun onu.”

    “herhangi bir şeyi çevirmek aslında bir baş belası. kurdeşen dökmek istiyorsanız en iyi meslek bence. sürekli sorun çözüyorsunuz çünkü. karşınızdaki her şey çözülmesi gereken sorun. her an sorun çözüyorsunuz. ve bu sorunlar da sadece mühendislik sorunları değil. mekanik sorun, estetik sorun ve benim çok taktığım başka bir şey; "zamanlama"yla ilgili sorun var. özellikle şiirde daha da çok. söz dizimi batı dillerinden çok ciddi bir sorun. romanda mesela ben çok kullanıyorum, niçin bizim edebi roman çevrimizde çok fazla devrik cümle var? çünkü benim "cümlenin polisiyesi" adını taktığım şeyi bozmamak için. cümlede bazı şeylerin ortaya çıkma sırası var. siz onu türkçe sözlü bir dizimle değiştirirseniz spoiler veriyorsunuz. aslında cümle içindeki gerilimi bozuyorsunuz. ona uymanız lazım bazı alanlarda, o yüzden bazı yerlerde cümleleri deviriyoruz. ister istemez böyle stilize bir çeviri dili çıkıyor. bu çevirmen olarak sizin ehliyetiniz bir anlamda. ben burada bu polisiyeye mi sadık kalacağım? yoksa daha duru ve hayattan alıştığımız bir türkçenin mi peşine düşeceğim?”

    “sanatçı her zaman ne dediğini bilmez. sanatçı içinden bir şey kanalize ediyordur ve kendisi bilmeyebilir. sanat eseri dediğin şey kafada formüle edilip, tamamen yapısal olarak bütün parçalarıyla ortaya çıkarılıp; şimdi ben bunu nasıl bu formda biçimde ifade edebilirim deyip de sonra matematiksel bir şekilde aktarımı yapılmış bir şey olması gerekmiyor. ilham dediğimiz şey, bilmediğimiz bilinç düzeyinin altında işleyen zihninizin yürüttüğü şeyden doğuyor ve onu bulup çıkarmak aslında okurların işi. seyirci, sanatçının düşünmediği zenginliklere vakıf olabilir.”

    “genelde sanat filmi diye kodlanan şeylerle ticari filmler denen şeyleri bir yerde ayırabiliriz. bütün sanat dallarında çok basit bir ayrım var. bir kişi gerçekten kendi anlatmak istediği bir şey mi anlatıyor yoksa insanların ne görmek istediğinin ortalaması alınarak mı anlatmaya çalışıyor. yani seyirci mi yaratıyor o filmi? hollywood araştırmacılarının gidip ne tutuyor, işte süper kahraman tutuyorsa, o anda sinemaya giden kitlenin meyil ettikleri politik gerçeklikler, politik doğrucu konular, siyasi hassasiyetler vb. daha önce biliniyor olan, yeni bir şey üretmeme ve zaten belli hazır bir kitleye servis etme durumu. bu tersten icat edilen bir öykü anlatma biçimi. yani aslında biz ne seyretmek istiyoruz onun ortalaması alınıyor ve ona göre yaratılıyor. bu benim sanattan anladığım şeye karşılık gelmiyor. kendi samimi olarak bir şey anlatmak isteyen ve samimi olarak anlatmaya girişen herkesin yaptığı iş benim için sanat eseridir.”

    “bilimkurgu filminin terazisi ne kadar kahin olduğuna dönüşüyor. bilimkurgunun işi kehanet değildir; saptamadır. aslında geleceğin nasıl olduğunu söylemeye çalışmıyorsunuz, olayın nasıl olduğunu söylüyorsunuz.”

    “artık insanın hayal kurma alanının kalmadığı ve bilimkurgunun insanın nasıl hayal kuracağını bile terbiye etmeye başladığı bir dünyaya geçtik.”

    “bence bilimkurgu fantezi kurmanın terbiye edilmiş biçimidir. bilimciliğin, rasyonalizmin; insanlara nasıl hayal kuracağı konusunda elinde bir bilim sopasıyla terbiye edip ortaya çıkardığı şeydir.”

    “bilimkurguda kadın uzun bir süre at avrat silah şeklinde bir şemaya kıstırılmıştır.”

    “bilimkurgu çok çok uzun bir süre teknofobik bir tür olmuştur. özellikle sinemada bilimkurgu filmlerinin nerdeyse hepsi bilimin getirdiği büyük vahşetler üzerine kuruludur.”

    “1950'ler amerikan çöp bilimkurgusu türünün hakim olduğu zamanda bilimkurgu filmlerinin yüzde doksanı kadar bir bölümü aslında nükleer güçle dönüşüm geçirmiş canlıların ortalığa saçtığı dehşetle ilgilidir.”

    “ben post-apokaliptik'i bir kabus olarak değil aynı zamanda bir fetiş olarak da görürüm. hem kabus hem fetiştir benim için. çünkü aslında modern dünyada her gün yapmak zorunda olduğumuz rutinin çöküşü üzerine kurulu bir fantezi sunar bize. yani birdenbire gündelik ve aslında saçma sapan olduğunu düşündüğümüz ama bize sonsuz stres yaratan şeylerden kurtuluruz o boyundurukta.”

    “yükselen maymunla düşen meleğin buluştuğu yer; fantastik edebiyat.”

    “zihnimizin başka bir yere aktarıldığı ve bizim korunduğumuz kişilik diye bir şey yok. aslında biz bedenimizden koparıldığımızda bildiğimiz kişi olmaktan çıkıyoruz.”

    robocop filmi üzerine:
    “amerika aslında eskiden beri bütün büyük güçlere en başta da devlete, yönetici büyük erklere karşı şüphe üzerine kurulu. kendileri devrimci bir koloni oldukları için amerika'nın bu, bir taraftan silahlanma hakkına sahip olması gerektiğini düşündüğü nerdeyse anarşist damarı, diğer tarafta da aslında aynı silahlılıktan gelen alttan alta aynı yerle dirsek temasında olan bir de faşist damarı var. bu artık devletin hiçbir şeyi kontrol edemediği çetelerin ve suçun her yeri yönettiği öykülerde aslında bir taraftan bir durumu tespit ediyor, çünkü aynı rıza üretimindeki gibi güvenliksizlik de üretiliyordu o sırada. ama bir taraftan da aslında bu güvenliksiz, tehlikeli tabloyu satarak sizin bunu çözmek için ürettiğiniz, imal etmekte olduğunuz malın pazarını da üretiyor aslında. boşuna amerika'nın muhafazakar kanadı cumhuriyetçiler sürekli silah lobisiyle petrol lobisiyle araları o kadar iyi değil. bunlar tesadüfi şeyler değil.”

    “sen zaten o makinenin yapabildiği bir işi yapma konusunda hiçbir itirazın yok. yani başka bir şey var. zaten o seni makine olarak kullanıyor. 19. yy'da endüstri devrimi olduğunda insanları 18 saatten az çalıştırmak için bayağı mücadele ediyorlar. onlar daha iyi sığıyor diye çocukları temizlik için bacalara sokuyolar. yani seni kullanıp atılabilecek bir makine olarak kullanmış zaten, o işe aslında bizim talip olmama hakkımızın olması gerekiyor yani bir tür marksist ütopya gibi olcak ama yani teknoloji gelişiyorsa senin aslında daha az çalışma hakkın olmalı. "ben işimi kaybedeceğim, eyvah demek ki ölüyorum!" direnişi, savunmayı ve itirazları o kadar düşük bir seviyeden yapıyoruz ki aslında o makinanın yerinde olma hakkımızı korumak istiyoruz. aslında ezilen insanlık. madem ki teknoloji, varlık ve servet büyüyor sonuçta insanların o büyüyen servetten kendisinin de hayatta kalabilecek ve rahat yaşayabilecek bir pay talep etmesi asıl hedef olması gerekir. sen robotun 24 saatte çalışarak yapabildiği bir işi ben 16 saat çalışıp yapmaya ben talibim diyorsun.”

    “çalışmak zorunda olduğumuz bir hayatta günde 8 saat masa başında oturuyoruz. bu biraz robotik bir şey değil mi? şu an yaşadığımız hayat robotik bir hayat. artık gerçekten siborg olduk mu? bu kadar makine varken biz niye çalışıyoruz?makineler var, hayat kolaylaşıyor ama biz daha çok çalışıyoruz. aslında makineler ve teknoloji varsa bizim daha az çalışmamız, başka şeylerle uğraşıyor olmamız gerekiyordu. ütopyamız buydu. aslında çok net cevap şu ki; o makinalar biz olduk. makineleşmiş bir sistemin parçası haline geldik. birer siborg olduk mu? şu an bizi büyük ağa bağlayan aletlerimiz olmadan biraz eksik olmaya başladık. elektronik yardımlarımız hayatta normal işlev gösterememeye başladık. biz aslında modern insan olarak bir sistemin parçası olarak dizayn edildik.”
4 entry daha