şükela:  tümü | bugün
  • aslında tüm olay benim kafam güzelken otelden çıkıp markete gitmemle başlıyor. market süreci biraz flu. flu diyorum çünkü marketten elimde 90 tane torbayla otele dönerken "bunlar ne lan?" diye kaldırıma çöküp poşetlerle göz göze geldiğimde tam olarak durumun farkına vardım. aldıklarım arasında 32’li tuvalet kağıdından naftaline, klozetin içine takılan temizleyicilerden toz şekere otelde bana hiç lazım olmayacak her şey var. ev alışverişi desem o da değil zira hayatımda eve toz şeker almışlığım falan da yok. 2 tane de ayı gibi bulaşık deterjanı almışım, o kadar ağırlar ki ikisi aynı torbadayken torbayı delip, yere düştüler.

    sokak lambası çalışmayan karanlık bi sokakta, hayatlarında ilk kez otel odası görecek olan hayvani bulaşık deterjanlarını telefon ışığımla ararken köpeğin teki bunları bir şey zannetti, önce bi kokladı, sonra da birini ağzına alıp koşturmaya başladı. ben de 89 tane torbayla arkasından. derdim bulaşık deterjanı falan değil, köpeğin onu dişiyle parçalayıp deterjan yemesinin ve dolayısıyla ölmesinin önüne geçmek. ancak ben öyle istekli koşturunca muhtemelen köpek de o şey benim için çok önemli, çok değerli, çok lezzetli bir şeymiş de ondan koşuyormuşum diye düşünüp iyice arttırdı hızını, bi sağ bi sol yapıyo zor görüyorum hayvanı...

    elimde bir sürü torba, kafam güzel, “bırak lan onu bırakkk” diye bağıra çağıra bi köpeğin arkasından hiç bilmediğim sokaklarda koşturdum. sonunda köpek “manyak lan bu” falan diye düşünmüş olacak ki bi anda bıraktı bulaşık deterjanını. ben de salyasız yerlerinden tutup torbalardan birine geri koydum. otele vardım. güvenlik “o ne amk” şeklinde baktı elimdekilere. bi de x-ray var. sanki aşırı nokta atışı alışverişler yapmışım gibi inanılmaz bi özgüvenle x-ray’e verdim torbaları. 32’lik tuvalet kağıdı x-ray’e sığmadı. üzerini bastırdım, ittim ve hala aşırı ciddiyim. ulan biri “napacaksın olm bunlarla otelde?” dese, verecek hiçbir cevabım yok. torbaları odaya koyduktan sonra kendimi yatağa atıp dalmışım.

    gece 4 gibi uyandım. uyandığımda yerde bir sürü torba, içinde bir sürü gereksiz şey. ne almışım lan ben diye torbalara bakmaya başladım. pişmaniye almışım. pişmaniye ne olm? gören de sivas otobüsüyle memlekete gidiyorum zanneder. yalnız gecenin dördü, o pişmaniye nasıl gitti biliyo musun? hepsini yedim. sabah bi uyandım sakallar bembeyaz. uyku sersemliğiyle aşırı panik oldum. ulan dedim her şeyi içime ata ata bir gecede beyazladı lan sakallarım, bari tatilde olmasaydı falan diye kendi kendime söyleniyorum, meğer her yerime pişmaniye yapışmış. neyse onları temizledim, panik atağım geçti.

    daha sonra yine aynı markete gittim çünkü pişmaniye çok güzeldi. bu sefer gayet ayığım, efendi gibi sadece pişmaniye alıp çıkıcam, fakat pişmaniye kalmamış. market görevlisini buldum, oldukça ciddi bir şekilde "depoda pişmaniye yok mudur acaba?" diye sordum, adam benim ciddiyetimi görünce karanlık bir yere girdi, ben de arkasından. “abi bana şu ışığı tutar mısın?” diye seslendi içeriden. telefon ışığıyla son derece karışık, küçük depo gibi bir yerde önümüzü görmeye çalışıyoruz. tatile o kadar para vermişim, denizmiş, güneşmiş, havuzmuş, hiçbir şey umurumda değil. 3 tane pişmaniyem olsun odaya bi giricem çıkmıcam aq. tanımadığım bi herifle boktan bi depoda, benim üzerimde deniz şortu, altımda terlikler, telefonla pişmaniye arıyoruz. 15-20 dk sürdü bu mevzu, sonunda bulduk. yalnız adam merdivenin tepesinde cambaz gibi baya yüksekten bana bakıp “kaç tane lazım abi sana?” diye seslendi. “kaç tane var?” diye sordum.

    “valla burada 5-10 tane var abi”,
    “sade dimi?”

    biraz bakındıktan sonra “5 tanesi sade” dedi.

    “5 tanesini de ver bana” dedim. “tamam”, “tut abi” diyerek teker tekrar pişmaniyeleri kafama atmaya başladı. bazılarını yakalıyorum, bazılarını yakalayamıyorum. neyse, ödemeyi yapıp çıktım marketten, nasıl sevinçliyim nasıl mutluyum. otele dönünce pişmaniyeleri x-ray'e sokmak istemedim.

    "ya bunlar gıda da..." dedim. "ne onlar?" dedi güvenlik. "5 kutu sade pişmaniye" diye yanıtladım. pişmaniyelerin neli olduğunu niye söyledim hiç bilmiyorum. güvenlik bir süre sessizlikten sonra muhtemelen daha önce bu otele kimse 5 kutu pişmaniyeyi aynı anda sokmak istemediğinden biraz şüphelendi sanırım, "yine de x-ray'e bırakalım" dedi. tartışmayı uzatmayıp "peki" dedim, pişmaniyeleri verdim, öteki taraftan bekliyorum, pişmaniyeler yok. bant durdu, monitörden bunların gerçekten pişmaniye olduğundan emin olundu, bant tekrar ilerledi ve tuhaf bakışlar altında otel vizesi çıkan pişmaniyelerime kavuştum. 1 kutusunu bile onlara vermedim.

    akşam artık fazla pişmaniyeden midir nedir tinder açtım odada, beğendiklerime basıyorum like’ı. birisiyle eşleştik, tatilde olduğum için otele davet etmem saçma olmadı sanırım ki hiç hassktir lan falan demeden geldi. ayı gibi hemen odaya gitmek ayıp olacağından havuzbaşında sohbet etmeye başladık. daha sonra oteli gezdirmeye başladım. sonra bir bahaneyle, istersen odaları da gör falan diyerekten odaya çıktık. ben de az değilim he. ama odada son derece cool bir şekilde duruyorum, arama mesafe falan koydum, televizyonda saçma sapan bir italyan kanalında dizi var, ona bakıyoruz. niye bakıyoruz hiçbir fikrim yok.

    yatağın en solunda kenarda ben, en sağında kenarda o, aramızda yastıklar falan... uzanıyoruz öyle. bana tatilimin nasıl geçtiğini sorunca ister istemez 2 gündür pişmaniye yediğimi, neredeyse odadan dışarı çıkmadığımı, buranın hazır pişmaniyesinin bu kadar güzel olmasının oldukça saçma olduğunu, bu yüzden doğru düzgün tatil yapamadığımı, sürekli odada pişmaniye yemek istediğimi ve bu problemle açıkçası nasıl başa çıkacağımı bilmediğimi falan anlattım.

    “nerede pişmaniyeler?” dedi. aşırı heyecanlı bir şekilde hemen getirdim, açtım ve ortamızdaki yastığın üstüne koydum. başladık yemeye. resmen tinder’dan buluştuğum kızı otel odasına atıp yan yana pişmaniye yiyorduk ve bu noktadan bir cinsel aktiviteye nasıl geçiş yapacağımızı ayrıca merak ediyordum. çünkü bunun bir adım sonrası bence buram buram hacı yağı falan sürüp seks yapmaya çalışmak. bu saçma atmosferi dağıtmak ve kendisini etkilemek için iki pişmaniyeyi aynı anda ağzıma attım ancak yutamadım, boğuluyodum. sakın iki tane pişmaniyeyi aynı anda ağzınıza atmayın, kocaman oluyorlar.

    böyle tam etkileyemeyince "ya trendyol var ya, aslında öyle okunmuyormuş biliyo musun 'trendy ol' şeklinde onun doğrusu" dedim. biliyomuş. ilk iki etkileme denemem başarısız sonuçlanınca oldukça moralim bozuldu. o moral bozukluğuyla daha fazla ve hızlı pişmaniye yiyordum farkında olmadan. ama baktım o çok yemiyor.

    "beğenmedin mi ya?" dedim. "yoo çok beğendim de bugün pasta yemiştim, tatlı kotamı doldurdum, ondan yavaş yiyorum" diye yanıtladı.

    "ne pastası?" dedim. "alman pastası" dedi. çok kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra dayanamadım ve "yalnız o pastanın almanlarla hiçbir ilgisi yok" dedim.

    konu ilgisini çekti ki "nasıl yani?" dedi. "yani pastanın mucidi samuel german adında bi amerikalı aslında. sırf soyadı yüzünden pasta tüm dünyada 'alman pastası' olarak biliniyor. ama adam bir süre sonra eşine dostuna bile bu pastayı almanların değil, kendisinin bulduğunu, soyadının 'german' olması yüzünden böyle saçma bir durum oluştuğunu anlatamıyor. gittiği pastanelerde kendisi bile pastayı sipariş ederken 'alman pastası' demek zorunda kalıyor, yoksa anlamıyorlar." şeklinde oldukça gereksiz bir mevzudan bahsettim. (bkz. https://en.wikipedia.org/…iki/german_chocolate_cake)

    "ne diyorsun ya?" diyerek internette adam hakkında biraz araştırma yapmaya başladı, ben sessiz sessiz pişmaniye yemeye devam ediyordum. yalnız artık öyle bir noktadaydım ki gel lan öpüşelim dese önce bi lavaboya gidip elimi yüzümü iyicene yıkamam gerekiyordu. o sırada da muhtemelen olay sıcaklığını kaybedecekti ve kız benden tamamen soğuyacaktı. pişmaniye, biraz kafa dağıtmak için çıktığım bu tatilde bütün hayatımı kontrol etmeye devam ediyordu.

    ben bunları düşünürken "gerçekten de adamın soyadı german'mış ya" dedi. o internette gezinirken "peki kot pantolonu türkiye'de ilk üreten adamın soyadını biliyo musun?" diye sordum. "yooo ne?" dedi. "kot. muhteşem kot isminde bi işadamı". yani kot aslında adamın soyadı ve markası. ama sonra yurtdışından gelen blue jean'lerle rekabet edemeyip fabrikasını kapatmak zorunda kalmış. ayrıca ismi de muhteşem. yan yana okuyunca markanın sloganı gibi oluyor; muhteşem kot.

    bu konuya da çok şaşırdı, yine internetten araştırdı biraz, ben de o sırada belki benden etkilenmiştir de öpüşürüz diye elimin tersiyle çaktırmadan ağzımın kenarlarını sildim. ama o bir süre sessizlikten sonra "ben artık gideyim" dedi. "tamam" dedim. "yarın beraber yüzelim mi?" dedi. "olur" dedim. yalan değilse gelecek işte. gelmezse pişmaniye yerim ve bunu zerre dert etmem. hem daha pişmaniyeye niye pişmaniye demişiz onu araştırıcam, iş çok.
14 entry daha
hesabın var mı? giriş yap