şükela:  tümü | bugün
  • ulkemiz bir darbenin artci soklarini yasarken, ekim 1980'de okyanusun ote yaninda brian eno ve david byrne basbasa verip bu zamansiz, asla eskimeyen, rock/punk/pop aleminin hala en funky albumu oldugu soylenebilecek talking heads albumunu yaratmakla mesgulduler.. afrika ritmlerinin surukledigi bir album olmakla beraber, sondaki sarkilarda nispeten agirlasir, hatta brian eno'nun bir kac yildir deney yaptigi ambient muzik sularina kayar.. perkusyonlu, garip studyo efektleri ve david byrne'in garip vokalinin bir araya geldigi sarkilar born under punches, the great curve ve en bilinen talking heads sarkilarindan once in a lifetime hiperaktif pop sarkilari yuzeyde.. sonra groove agirlasir, kapanisi yapan the overload nefis bir drone'la sona erer, daha rock'un "post" evresine gecmedigi bir donemde yapilmis bir post rock sarkisi gibidir..
    ayni yil brian eno-david byrne'in cikardigi my life in the bush of ghosts, daha one cikan yerel ritmleriyle, remain in light'in yang'ina, yin'dir denebilir. o da ihmale gelmez bir albumdur..
  • tanrı let there be light dedikten sonra, meleklerin bir kısmı gözleri kamaştığı için hayri ihtiyari uzaklaşmaya yeltendiler. tanrının o meleklere söylediği cümle de remain in light olmuştur. bir tek şeytan bu emre karşı çıkıp ışıktan uzaklaşmıştır, şeytana morning star denme sebebi de budur. (sabah sabah ışık yüzünden bokluk çıkaran manasında)
  • 1980 tarihli talking heads başyapıtı. eğer bir zamanlar post-punk diye bir müzik türü varolduysa, "remain in light" bu akımın en iyi albümlerinden biri, belki de birincisi olarak adlandırılabilir. david byrne'ın kendine has vokali sekiz şarkıyı da sürükleyip götürürken, gitarlar bazı şarkılarda funk*, bazılarında punk* bazılarındaysa neredeyse hissizliğe yakın bir slowcore etkisi* yaratır. tracklist'i de yazalım eksik kalmasın:

    1. born under punches "the heat goes on"
    2. crosseyed and painless
    3. the great curve
    4. once in a lifetime
    5. houses in motion
    6. seen and not seen
    7. listening wind
    8. the overload
  • mükemmel ötesi albüm. tam bir başyapıt. tam bir başucu eseri.
  • uzaylılar gelse ve bizim işimize yaramazsınız diye insanları öldürmeye kalksa, bu albümü dinleterek yakın zamanda müzikte önemli başarılarımız olduğunu, bu şekilde hala evrende değer ortaya koyabilen bir ırk olduğumuzu anlatarak yakayı kurtarmaya çalışırdım. boşuna plağını almadık. en kötü senaryoda ben kendimi kurtaramasam da en azından talking heads üyeleri ile eno'nun yırtmasını sağlamış olurdum. gerçi o zaman da onları kapsüle hapsederek sonsuza kadar müzik yaptırtabilirlerdi. baskı altında olduklarından grup uzaylıların beklediği standardın üstünde eskisi gibi müzik üretemeyince sonuçta verimsiz diye öldürülmüş olurlardı. en kötü ihtimal böylece yaşam sürelerini uzatmış olurdum. ama bu uzayan süre sadece psikolojik işkence içerdiği için belki de bana haklarını helal etmemiş de olabilirlerdi. veya bu işkenceden kurtulmak için grup en başından bilerek kötü müzik yapardı ki bunlar işe yaramaz diye öldürsünler. sonuçta hiçbir şey yapmamaktansa albümü dinletmek daha mantıklı gibi görünüyor. hayırlara vesile olabilir.
  • bu albümdeki hangi şarkıyı ilk kez duyduğumu hatırlamıyorum. düşündüm de belki de peter gabriel'in o muhteşem listening wind coverından sonra albümü dinlemiş olabilirim. fakat yine de talking heads ile tanışıklığımın ilgili şarkıdan çok daha önceden olduğuna eminim.

    neyse kendi tarihimle ilgili bu kadar saçma bilgiden sonra demek istediğim şey şu ki; yıllardır dinlediğim bu harikülade albümle ilgili en iyi tanımın tam bir deli işi olduğu. yani düşünüyorum, yok dürüst olayım pek düşünmüyorum. nitekim bu albüm bana acayip bir şekilde tam bir deli işi olduğunu okkalı bir şekilde hissetirmesinden dolayı başka bir şey düşünemiyorum.

    muhteşem deneyselliğin yanında, enstrüman düzenlemeleri ve bir acayip vokali ile kendisini dünyanın en deli albümü ilan ediyorum naçizane.

    çok acayip. (mazhar alanson'un carrera 4s'i sürdükten sonra çorbacıdaki edasıyla)