şükela:  tümü | bugün soru sor
  • (bkz: crossbow)
  • (bkz: arbalet)
  • sinirlenince bunyemde titreyen yay, bir nevi tatar damarı
  • kalelerde savunma amaçlı devasa üretimlerinin de bulunduğu,güç,uzaklık ve kullanış açısından ingiliz longbow'undan bir numara düşüğü olsada şekli itibariyle medieval hayranlarının gönlünde taht kurmuş savaş aleti.
  • ev yapımı yaptığım hede.
  • ilk olarak uzakdoğu'da kullanılan ortaasya'da at üstünde savaşmak için geliştirilmiş ve klasik hali ile avrupada kale savunması için kullanılmış tahta ve metal mekanizmaya sahip ok fırlatma gerecidir,menzil'i ve hasar'ı geleneksel yay'a göre daha düşüktür.
  • bir adedini satin almak istedigim yay cesidi, nerden bulacagimi bilmiyorum. turn mine green on!
  • çocukluğumda kendime edindiğim ve az canlar yakmadığım yay türüdür. oldukça da sofistikedir.

    sene 90'ların başı. ege'de küçük bir kasaba. kasaba dediğime bakmayın, şener şen'in selamsız bandosu'na konu olabilecek kaymakamı olan bir köy.

    evimizin bulunduğu mahallede okul bittikten sonra toplanırdık. nasıl olurdu bilmiyorum ama, sanki gizli bir anlaşma gibi önlüğünü çıkaran, defteri kalemi bırakan herkes bir anda sokaklara dökülürdü. ihsan oktay anar'ın romanındaki (puslu kıtalar atlası) alibaz'ın çetesi gibi, yoldan 2-3 saatte bir geçen bir pikap ya da minibüsün güzergahına dik çivi koymalar, tavukların peşinden koşup, kedilerin kuyruğunu çekmeler, bağlı köpekleri azdırıp havlatmalar, evlerin bahçesindeki ağaçlara çıkıp çağla (bademin olmamışı), nar, elma çalmalar, bakkaldan alınan torpilleri, kız kaçıranları, çıtır-pıtırları patlatarak mahallede terör estirmeler ne varsa yapardık. okuldan sonra bir gününü anlat deseler, her bir çocuk aynı olayı aynı ayrıntısıyla anlatabilirdi. nitekim herkes adeta bu suç şebekesinin sadık ve ayrılamaz bir üyesi gibiydi.

    bu söz konusu şebeke her zaman dış tehditlerle mücadele etmezdi. çoğu zaman kendi içinde farklı fraksiyonlara bölünür, bazen gerçek bazen de "oyundan" gruplara ayrılarak savaş oyunları da oynardı. gerçek olanlar genelde, gazoz kapaklarının, bilyelerin veya o zamanları yaşayanları iyi bilir turbo sakızından çıkan küçük otomobil resimlerinin takasından veya bu gibi emtiaların üzerinden oynanan oyunlarda ortaya çıkan sorunlardan dolayı olurdu. işte bu "savaş zamanları" için hemen her çocuğun kendine has bir silahı vardı. incir ağacından yapılmış kırbaçlar, marangozdan yürütülmüş tahtalardan yontulmuş irli ufaklı kılıçlar, söğüt dallarından yapılmış ve kırılmayan yaylar ve okları, zengin çocuklarının bakkaldan aldığı mantar tabancaları, bir sıkımda boşalan eski model su tabancaları, irili ufaklı taşları hiç korkusuzca ve manyakça atacak kadar duygusuzlaşmış çocukların sapanları , acımasızca koparılan ve üstündeki narları yiyilmiş sonra da bir mızrak gibi kullanılan yeri geldiğinde üzerindeki keskin dikenleri olduğu halde düşmana savrulan dal parçaları, evden yürüttülen okul pantolonun üstündeki deri kemer ve bunun gibi onlarca silah meydanlarda kullanılırdı. peki ben o küçük tahtelbahir ne yapardım? o zamanların tv1'inde gösterilen william tell'den gördüğüm bir tatar yayı yapmaya karar verdim.

    marangozdan yaklaşık ellişer santimlik iki adet yassı tahta parçası buldum. bu ikisini bulduğum paket lastiğiyle, bakır telle ve dikiş ipiyle ne varsa "haç" oluşturacak biçimde bağladım. sonra haçın üstünde kalan uzun tahta parçasına, annemin dikiş setinden arakladığım yuvarlak-silindir bir don lastiği sabitledim. bu lastiğin oldukça gergin olmasına dikkat ettim. ardından diğer tahta parçasına yine evden arakladığım sağlam bir tahta mandalı iyice sabitledim. bunu için babamın kırtasiyeden elişi dersleri için aldığı 404 yapıştırıcısını, paket lastiklerini ve bakır telleri kullandım. daha sonra ok olarak kullanmak için yayın kaidesi kadar uzun ve ince bir ağaç dalı kırdım. ilk denemede iki tane temel sorunla karşılaştım. bunlardan biri, mandalı yeterince iyi sabitleyemememden ötürü yayın tetik mekanizmasının yerinden çıkması oldu. bu sorunu aşmak için yayın mandalını yerleştirdiğim yeri hafifçe oydum ve mandalı o oyuğa oturtarak yeniden sabitledim. ikinci sorun ise, okun hedef alabilmesi için yaydan çıkmadan önce bir nişan halkasının içinden geçmesi gerektiğini farketmemdi. bunun için de lastiğin olduğu tahtanın tam ortasına bakır bir telden okun geçebileceği bir genişlikte yüzük yaptım. okum artık savaşmaya hazırdı.

    peki sonuç mu? görenlerin gözleri fal taşı gibi açıldı. okun hedefi sapmadan ilerlemesi ve üstelik temas ettiği yerde bayağı bir can yakması mahallenin silah literatürüne hemen kabul edilmesini sağladı. daha bir-iki gün bile geçmemişti ki yaptığım tatar yayının fason üretimleri piyasada kol gezmeye başladı. işte asıl sorun da buradan ortaya çıktı. silah kötü huylu çocukların eline geçmişti. artık savaş daha acımasız ve daha sert kurallarla geçeceğe benziyordu. bense dinamiti bulmuş alfred nobel durumuna düşmüştüm; savaş kurallarını yumuşatmaya ve ateşkes antlaşmalarının öne sürülmesi için çalışmaya başlamıştım. bazı kurallar kabul edilmişti de... nitekim bu şekilde, kafaya, göze ya da bacak arasına nişan alınması yasaklanmıştı...