şükela:  tümü | bugün
  • bir tom waits şarkısı.
    bone machine albümünden.
    rüzgara karşı yürürken, bir james dean duruşuyla ve bir lucky strike dudaklarda... dinlerseniz.. iyi olur...
    hele bir de gözkapaklarınızın arasına bir kadın sıkışmışsa..

    daha kaç gece yangından mal kaçıracaz senle tom baba?

    i'll go to hell
    i might as well
    be whistlin' down the wind
  • kuytuda bir tom waits şarkısı. sözlerinin hepsini yazardım ama...
    cesaret edemiyorum.. gerek yok gece gece kanamaya.
    zaten kanım sıfır rh negatif.
  • geceyarısından sonra ağrıyan bir kafa ve acı sigara eşliğinde, yitip giden hayatın, kaybolan insanların, insanın içine işleyen yağmurun ve tom waits sacaklarının altına sığınmış yağmur köpeklerinin şerefine dinlenecek şarkıdır.

    bütün kent "ortalama gündelik hayat" ın üzerine bir yorgan çekmiş uyurken uyanık olup bu şarkıyı dinleyene hayat güleryüzle yaklaşmayacaktır elbette ama kimin umrunda.. bir sigara daha yanar..

    i've grown up here now
    all of my life
    but i dreamed
    someday i'd go
    where blue eyed girls
    and red guitars and
    naked rivers flow

    i'm not all i thought i'd be
    i always stayed around
    i've been as far as mercy and grand
    frozen to the ground
    i can't stay here and i'm scared to leave
    (just kiss me once and then)
    i'll go to hell
    i might as well
    be whistlin' down the wind

    the bus at the corner
    the clock's on the wall
    broken windmill
    there's no wind at all
    i've yelled and i've cursed
    if i stay here i'll rust
    i'm stuck like a shipwreck
    out here in the dust

    sky is red
    and the world's on fire
    and the corn is taller than me
    the dog is tied
    to a wagon of rain
    and the road is as wet as the sea
    and sometimes the music from a dance
    will carry across the plains
    and the places that i'm dreaming of
    do they dream only of me?
    there are places where they never sleep
    and the circus never ends
    so i will take the marley bone coach
    and whistle down the wind.
  • andrew lloyd webberin 1998 tarihli müzikali. pek ilgi görmemiştir.
  • çocukluğumun sevgili starleti hayley mills'in başrolünde olduğu, kendi annesinin yazdığı kitaptan uyarlanmış, bir kanun kaçağını jesus christ zanneden çocukların büyüklerle köşe kapmaca oynadığı tatlı bir film. malcolm arnold imzalı müzikleri leziz.
    mubi kritiğine şöyle yazmışım:

    "before e.t., there was jesus: the extra jesustrial.
    we give you jon voight as hayley mills!"
  • ahırdaki isa

    ada sinemasının bağrından kopup gelen 1961 tarihli harikulade bir film. "sinemada imgesel isa betimlemeleri ve kolektif bilinçdışı" seçkisinde izlediğim bu ikinci film, barındırdığı isa figürü ve konuya yaklaşımı açısından oldukça farklı bir yerde.

    öncelikle şunu söylemek istiyorum, ki elimde kalmasın. çünkü elime şire bulaşıyor. filmde öyle tatlı, öyle şirin bir ingiliz sıpası var ki... adı charles. ya da dostları arasındaki ismiyle charlie. ben diyeyim 5, siz deyin 6 yaşında. en az "charlie bit me" kadar tatlı. sadece onun için bile filmi bir kere daha izlemek isteyeceksiniz. gerçi bunlar büyüyünce wayne rooney tarzı dediğimiz, yani daha bir bastard-face oluyor ama olsun.

    bahsettiğim farklılık şu; bu film öyle "vatikan sponsorluğunda çekilmiş sanki" diyeceğiniz bir film değil. veya "the last temptation of christ"taki gibi bambaşka bir isa anlatarak papa'yı dellendirecek bir film de değil. çünkü bu filmde isa yok. isa sanılan birisi var. katil zanlısı olarak aranırken hafif yaralı olarak bir çiftlik ahırına saklanan ve onu bulan çocuklarca isa sanılan bir kanun kaçağı var. bu zoraki isa'nın hiç böyle bir amacı yok aslında. ama işin içinde çocuklar olunca istemeden de olsa kendini isa olarak buluveriyor ve şartlar gereği sesini çıkarmıyor.

    çocuklar da durup dururken "yüce isa!" diye atlamıyorlar elbette her gördükleri sakallıya. bizim charlie iki ablası ile birlikte, çiftliğin yavşak kahyası tarafından su birikintisine atılan bir bir çuval dolusu yavru kedinin hayatını kurtarır. yavrulardan birisini sahiplendirmek için teklif sunduğu selamet ordusu mensubu mütedeyyin kadın "isa bakar onlara yavrum, merak etme sen" diyerek başından savar charlie'yi.

    ada tatlısı durumu büyük ablasına anlattığında "olmaz öyle şey, isa öldü gitti, nasıl baksın onlara akıllım?" şeklinde bir karşılık alır ama bundan ikna olmayarak "isa gelip cezanı verecek" gibisinden bir serzenişte bulunur ablasına. büyük abla dediysem, o da 13-14 yaşlarında bir çocuk henüz. ablayı oynayan kız daha çok pollyanna olarak tanınan, dönemin meşhur çocuk yıldızı hayley mills bu arada. netice itibariyle üç kardeş yavru kedileri kendi aralarında sahiplenirler ve söz konusu ahıra saklayarak evlerine geçerler.

    büyük abla gece kedilere bakmak için gizlice ahıra gittiğinde aniden yerde uzanmış yabancı bir adamla burun buruna gelir. ödü bokuna karışmış da olsa "kimsin sen?" diye sorabilir, korkusunu bastırarak. bir süre baygın gözlerle kıza bakan başta anlattığım bu kaçak adam bir ünlem olarak "jesus christ!" der ve bakışlarının hakkını vererek bayılır. bu cevabı alınca kızın aklında hiç şüphe kalmaz. üstelik kedilerin yanında da yatmaktadır. isa ahırlarına gelmiştir. hallelujah!

    hemen eve dönüp kız kardeşiyle paylaşır mevzuyu. öyle kız kardeşine işkence eden, çekyata falan kapatan bir abla değildir. kardeşiyle aynı yatağı paylaşan, yeri gelip ona annelik eden bir abladır. anlatır kardeşine durumu, "isa geldi" der. o da uykulu gözlerle "kafayı mı yedin sen?" demez ve tereddütsüz inanır ablasına. çocuk dediğine de masal lazımdır zaten. hem de içinde yaşadığın bir masal. isa dünyaya geri gelmek için bizim ahırı seçti diye sevinirler. bir yandan da ona eksiksiz hizmet için ne yapmaları gerektiğini düşünmeye başlarlar.

    bir süre konuyu bizim charlie'den saklamaya çalışırlar ama charlie anasının gözüdür. anında çakar durumu ve samanlıkta yakalar bunları. "kim ulan bu herif?" der ablalarının abisi charlie edasıyla ve akabinde isa ile tanıştırılır. "pantolonlu ceketli isa mı olur lan!" diyerek inanmaz. isa'nın ahırlarında olması değildir ona inandırıcı gelmeyen, kıyafetidir. ablalarının kıyafet ve dönem ilişkisi hakkındaki kısa açıklamasından sonra o da fazla direnmez ve ikna olur oracıkta. üçüncü havari olur bir bakıma.

    fakat bir zaman sonra inancı sarsılır charlie'nin. örümcek'i ölür. ablaları dalga geçse de adını örümcek koymuştur minik kara kedisinin. ölür örümcek. yanında isa varken hem de. ölüleri dirilten isa, nasıl olur da yanı başındaki yavru bir kedinin ölmesine izin verir! birilerinin gelmesi için bu dünyaya, birilerinin de ölmesi gerektiğini söylerler ona. ama örümcek zaten daha yeni gelmiştir dünyaya. gözlerini bile açmamıştır doğru dürüst bu dünyaya. miyavlamaktan çok kuş gibi ötmektedir daha. o dakikadan sonra, charlie için sıradan bir adamdır artık isa. pabucunun isa'sıdır.

    filmin "ve olaylar gelişir..." kısmına girmeyeyim. ancak bu olayların gelişimi sırasında, pabucumun isa'sı üzerinden hakiki isa'ya yapılmış birçok atfın olduğunu söylememde bir sakınca yok sanırım. ha! bir de filmin müziklerine değinmeden olmaz. tüm bu olaylara uyumlu bir şekilde eşlik eden enfes müziklere sahip film. usta bir şefin elinden çıkmış zaten. sir malcolm arnold.

    adını örümcek koduğumun ölümü insanın kalbini pıt ettirse de (benim kalbim eder öyle bazen) başta söylediğimi sonda bir kez daha belirtmek istiyorum; harikulade bir film. hatta o kesmedi, bağırmak istiyorum. çok güzel bir film lan!
  • joan baez'in 2018 mart çıkışlı albümüdür aynı zamanda. aynı isimli şarkı ile başlar; masalsı bir biçimde devam eder.