şükela:  tümü | bugün
  • birbirlerinden haberleri yoktur.
  • bazı satırlar var, onlara armağan ;

    yağmurlar bize yağar, geceler bizim için var. bizimdir kederli şarkılar, mendildeki sesli kanlar. açlıklar, yoksulluklar, bizedir kalın duvarlar...
  • taşrada yaşayan bir avuç okumuş insanın uyumsuzluklarını, anlaşmazlıklarını ve çeliişkilerini birey dramı üzerinden anlatmaya çalışan bir erhan bener romanıdır. geçtiğimiz günlerde vefat eden yazarın tabutunun üzerinde de bu kitabın kapağı yer almaktadır.
  • bir erhan bener romanı.
  • olasılık çevrimi olmayan bir hayatın geçerken heybesinden erken düşürdüğü, yaprakları prematüre doğmuş\bir çiğ' e varamadan da ilk hazanda dökülmüş gelipgeçici imlasızlarız biz. hayattan düştükten sonra, kanayan dizlerimize bakıp, ağlamayı öğrenemeden * düz yolda yürümenin imlasını arayıp\bulabilmek için, (hayattan öğrendiğimiz tek şeyi yapmak)\yol(d)a yürüyerek devam etmek kaldı, bizim payımıza da.
  • zaven biberyan romanı. ilk olarak lıgırdadzı (sürtük) adı ile ermenice yayınlanmış, daha sonra yine yazarın kendisi tarafından türkçeye çevrilerek 1966 yılında öncü kitabevi ve payel yayınlarından, 2000 yılında ise aras yayıncılıktan çıkmıştır. 1950'lerle birlikte başlayan dönüşümü okuyucuya aktarması bakımından hayli başarılı bir romandır. romandaki ana karakterlerin hepsinde sınıf atlama arzusu yoğun bir biçimde mevcuttur ve hepsinin benzemeye çalıştığı, imrendiği birileri vardır. etrafındakilere yaşamadıkları bir hayatı yaşıyormuş gibi gösterme gayretinde olan bu karakterlerin her biri aslında çelişkilerine gömülmüş durumdadır ve yalnızdır.
  • başka çıkış yolu bulamayanlar.
  • erhan bener'in en güzel romanı.

    "yalnızlar, içinde yaşadıkları dar çevreyle çatışan küçük kent aydınlarının bunalımlarını ve yalıtılmışlıklarını anlatıyor. roman kahramanları, yalnızlıklarından kurtulmak için kuracakları karmaşık ilişkilerde bşir kez daha kaybolurlar; çünkü toplumun ezici çarkları acımasızdır." (arka kapaktan)

    --- spoiler ---

    "bırak şimdi bunları remzi bey" demek geçiyordu nevzat'ın içinden. "önemli olan anlaşabilmek. yıllar insanları ne kadar kolay ve çabuk değiştirir. zaman gelir, övgü konusu yetenekler, günah gibi yüze vurulur..."
    --- spoiler ---

    --- spoiler ---

    "belki de bu küçük kent yapıyor bizi böyle, diye düşünüyordu nevzat. hep aynı çemberin içindeyiz. sıkılıyoruz. ne halt edeceğimizi bilemiyoruz. bu böyle. ama neden bu böyle?

    neden olduğunu bilmiyordu. başkaları da onun gibi miydi acaba? herkes onun gibi sıkılıyor muydu, yoksa bu ona özgür bir hastalık mıydı? herkes aynı sıkıntıyı duymuyordu. sıkılmayan,üzüntüyü bile eğlence sayanlar vardı.bir kısmı sıkıldığından bile habersiz, sürüklenip gidiyordu. bir eksiklik vardı bu dünyada. bu dünyanın gidişinde bir yanlışlık vardı, kim bulup çıkarabilecekti bunu ortaya?
    --- spoiler ---

    --- spoiler ---

    adalet'in doğacağı sıralarda terzi nuri tutukluymuş. on beş yıla hüküm giymiş, yargıtay'ın vereceği kararı bekliyormuş hücrede. kızın doğduğu gün, yargıtay'ın hükmü esastan bozduğu haberi gelmiş. ertesi gün de salıverilmiş. bu yüzden adalet koymuş kızın adını. sevincinden. kafayı tuttu mu, durur durur, aklınca mucizeye benzettiği bu olayı anlatır, sonunda da kötü kötü gülerek, "yalnız bir noktayı unuttuk be yahu" derdi. "adalet koyduk kızın adını ama, yarın kız kocaya varınca ne olacak? damat olacak herif adalet'i düzdü mü, bizim şükran borcu da hapı yuttu demektir!"
    --- spoiler ---

    --- spoiler ---

    başka şeyler de yok değildi. sarhoş sarhoş yapılan güzel ameliyatlar, sosyalizm üzerine ateşli tartışmalar, macide, nermin...
    --- spoiler ---

    --- spoiler ---

    başını kaldırıp baktı arkadaşına. gözlerinin önünde karanlık, bulut gibi dalgalanıyordu. komodinin altında, boşalan rakı şişeleri sıralanmış. çatalının ucuyla bir parça beyaz peynir aldı. bardağına yeniden rakı doldurdu:
    -kızma, dedi. içiyoruz işte.
    gülecekmiş gibi genişlemişti necati'nin yüzü:
    -içelim, dedi. içelim allahın belası!
    bardağını başına kaldırıp dikti. sonra ağır ağır okumaya başladı baudelaire'in dizelerini:

    '`karım öldü artık hürüm,
    içebilirim bütün susuzluğumla`..."
    --- spoiler ---

    --- spoiler ---

    biliyordu oysa, bu çok ilkel bir sorundu. başından beri nevzat'ın zayıflığını, zavallılığını bilmiyor değildi ki. eğer onun daha edremit'e geldiği ilk günden bunu sezmemiş olsaydı, onu yanında gezdirir durur muydu? çünkü tanrıların, kendilerine tapacak yaratıklara gereksinme duyduklarını herkes bilir. nevzat, necati'yle omuz omuza, yaşamın acılarına ve tuzaklarına karşı koyacak, acılardan zevk alarak, sonuna kadar onunla birlikre yürüyebilecek kadar güçlü olmamıştı hiçbir zaman. macide'ye sarılışının nedeni de buydu. onu bir kurtarıcı, üstelik, gerçekte, onu necati'den de kurtaracak bir tanrısal güç, belki de bir melek gibi görmüştü. çünkü, içinde bulunduğu çıkmazlar dünyasından sıyrılmak için kendi gücünün yetmeyeceğini biliyordu. onu oradan ancak böyle bir mucize çıkarabilirdi. yanlışlık da buradaydı zaten. macide, nevzat'ın beklediği kurtarıcı melek olamazdı. insan, macide'yle bir ömür birlikte yürüyebilirdi, elverir ki, yürünecek yolu kendisi çizsin, olanakları kendisi hazırlasın, macide'ye hiçbir şey sormasın, danışmasın. onu bir süs gibi taşısın kolunda. ona yaslanmasın.
    --- spoiler ---

    --- spoiler ---

    oysa, nişan töreninde, bir bakıma macide'yi şaşırtmak, belki de küçük düşürmek istemişti. baudelaire'in leş şirini okumuştu örneğin. türkçeye çevirerek. ne gereği vardı? zavallı kızcağız, yüzünü buruşturmamaya gayret ederek, gık demeden dinlemişti sonuna dek. ne diye yapmıştı bunu? "sen bunlardan anlamazsın. benden çok üstünsün. sen zaten bana göre değilsin." demek için mi? yoksa, bir başkasıyla yuva kurup mutlu olmaya karar verişinden ötürü ondan bir çeşit öç alış mıydı?
    --- spoiler ---

    bir kez okuduktan sonra bir daha terzi nuri'yi, adalet'i, savcı şevket'i, nermin'i, necati'yi, galip'i, nevzat'ı unutmak mümkün değildir.. terzi nuri'nin dükkanındaki rakı kokusundan içinizin bulandığı bile olur.
  • insan kişiye olanın ötesinde gruba da aktarım geliştiriyor. yatılı büyüyen çocukların hem herkesi tanıması, hem de genel yatılı güruhunu anababası gibi aziz tutması bu tip bir şey. artı varlık yalıtımı içinde her birerimiz tanrı, mutlak yetkili, veya alçakgönüllüce gezegen veya adayız. yalnız, arada laf atabilen, haberleşebilen, uzaktan destek olabilen yalnızlar. sevgili ve eşler yakından değil uzaktan destektir, uzaktan aynadır. daha ötekiler daha da uzaktan destek/köstek aynaları, referansları. aşık çiftimiz kadar iyi iş görebilecek tek merci düşman veya nefretliklerimiz. benim bir yitiğime (yani bende olana) sahip olmayan hiç kimseden nefret edemem. hiç. ve bizden bir parça taşımayan hiç kimseyi de beğenemeyiz, hayran olamayız. ötekinin kurduğu denge. bu bilgileri bilmek gerekmez, bu bilgiler işler. bedenimizin işlerliği gibi. bu bilgilere direnebilir, ihanet edebiliriz, sürekli baş eğemeyiz; o zaman işimiz dallanır budaklanır. attığımız bumerang gibi, bize döner (bazen kaş yarar). yaşamda başka ne öz/asıl işimiz var? bakıcaz görücez, uyuycaz, uyanıcaz. başımıza kısmet vurursa tanrı vergisini kullanıp vergisini, zorunluluklarını ödüycez. önemli bir ilke; inanç deneyimin yerini tutmaz ve aşamaz. deneyimlenmedikler boş ağırlık çöp. çiğ süt emdiğimizden sık sık onu da yapıcaz. çocuk oyunu ve kumdan kaleler gibi.

    "yalnız insanlar birbirine benzer." wong kar-wai - cheun gwong tsa sit'te
  • zaven biberyan’ın 1950’li yılların istanbul’unu hem toplumsal hem de bireysel yönlerin doluluğuyla anlatan romanıdır. artık farklı şeyler okumak istediğimden neler var neler yok diye bakarken keşfettim yazarı. gerçekten de 2 gün elimden düşürmeden bitirdim. roman istanbul’da bir yaz hafta sonunda geçenleri anlatıyor. ve ağırlıklı olarak gülgün (sürtük) adından zengin bir aileye hizmetçi olarak alınmış ve hiçbir zaman da o ailenin bir parçası olamamış bir kadının yaşadıklarıyla yine aynı çevrede yaşayan ermeni bir aileyi, onların yalnızlıklarını ama bu daha çok bireysel çıkış bulamayan ve ellerindekilerle yetinmeye çalışan bir kesimi anlatıyor.

    roman ilk olarak ermenice “lıgırdadzı” olarak yayınlanmış daha sonra yine yazar tarafından türkçeye çevrilmiş. akıcılık inanılmaz derecede, bir başladınız mı ne olacak sonrasında diye bırakamıyorsunuz. asıl romanın başarısı da insanın yalnızlığına yakınlaşmasındaki başarısı yani ruhsal hissiyata yakınlaşmasındaki başarı. ermeni, rum, yahudi, türk, kürt…. bu roman diyor ki hepimiz aynıyız, insanız ve onca kalabalığa rağmen yalnızız. sözün kısası ayna gibi bir kitap; al eline topluma bak, insanlara bak bir de kendine bak.

    “hayat bilir misin neye benzer, madam yeranik? rüyanda denizi görürsün, sana olmuş mudur hiç? yüzmek istersin. tam yüzeceğin anda kurur, kendini yerde yatmış bulursun. istanbul’un karına benzer. şehri örter, sevinirsin. kalkayım gezeyim, kartopu oynayayım dersin. bir de bakarsın, erimeye başlamış, sokaklar çorbaya dönmüş. çamura batarsın.”