şükela:  tümü | bugün
  • aslında bütün bu yanılsamanın temeli big bang teorisiyle atılıyor.

    14 milyar yıllık evrenin büyük bir patlama sonucu evrilerek meydana geldiği teorisi ilk defa 1920'lerde ortaya atılıyor ve varlığını sadece 90 yıl sürdürebiliyor. günümüz ana akım bilimsel kaynakları da big bang'den fazlasıyla uzaklaşmış durumda. sürekli yeni teoriler ortaya atılıyor ve ortaya atılan her teori içerisinde bir gerçeklik barındırıyor. bu teorilerden herhangi birisi ileriki yılların bilimsel gerçeği olabilir, bu sadece hangisinin toplum tarafından daha fazla benimseneceğiyle alakalı.

    bu konuyla alakalı olarak ay'ın nasıl oluştuğuyla ilgili teoriyi öne sürebiliriz. bundan yıllar yıllar önce mars büyüklüğünde bir gezegen dünyaya çarpıyor ve kopan büyük parça ay'ı oluşturuyor. bu tamamen bir teori ve mainstream bilimsel otoritelerin bu teoriyi defalarca ay'ın oluşumunun açıklamasında kullanmasıyla kabul edilmiş bir gerçeklik haline geliyor. aslında en başında herhangi birisine ait bir teori olduğunu ama şu anda kabul edilmiş gerçeklik olduğunu görüyoruz. üstelik bu teoriyi destekleyen hiçbir kanıt da yok.

    bu çelişkinin sebebi bilim'in tamamen madde'ye odaklanmış olması. bilim görüp, tadıp, duyabilip, dokunabileceğimiz şeylere odaklanıyor. ama, bütün bu eylemleri gerçekleştirmemizi sağlayan beyin karşısında tamamen savunmasız, tamamen işe yaramaz bir mite dönüşüyor.

    ''madde atomlardan oluşur'' seviyesine gelene kadar ortaya atılan teorileri hepimiz biliyoruz. dalton, bohr ve niceleri. günümüzde geçerli olan modern atom teorisi ise elektrondan, protondan, kuarklardan ve gluondan bahsediyor. temelden yapıyı oluşturduğumuzda ise atom'un aslında çekirdek ve etrafında fır dönen elektronlardan meydana geldiğini görüp, bu dönüşün atoma bir titreşim bir frekans kazandırdığını söylüyoruz ve ekliyoruz atomlar %99.999 boşluktan ibarettir.

    yanılsama ve gerçeklik ilizyonu burada başlıyor. şu anda bu satırları okumakta olduğunu ekran aslında %99'u boşluktan meydana gelen katı bir madde ve sen bu sonuca sadece duyu organlarınla deneyimleyerek varabiliyorsun.

    yani aslında her şey beyninin içinde olup bitiyor ve senin gördüğünü sandığın şeyler aslında beynin dış dünyadaki frekansları bir çeşit yorumlama biçimi. dış dünyada renkler yok, olay tamamen farklı dalga boylarının elektromanyetik radyasyonu. gerçekte tamamen karanlığın içinde olan beynin, bu güne kadar bir fotonla bile karşılaşmadı. ama sana ışıklı bir ortam deneyimi sunabiliyor. bunu retinaya düşen fotonları elektriksel bir sinyale çevirip beynine gönderen gözlerine borçlusun.

    bunun gibi dokunduğun, gördüğün, kokladığın bir cismin katı sıvı veya gaz olduğu konusundaki bilgiyi de diğer duyu organların bir çeşit algı filtresinden geçirip beynine sinyaller yolluyor ve beyin kendi içinde bir gerçeklik yaratıyor. aslında dış dünya denilen, beynin dışında neler olup bittiğiyle ilgili bilgiye yine beyin yoluyla ulaşmaya çalıştığımız için bir kısır döngü başlıyor.

    bir trafik kazası geçirdiğini düşün, araba birden takla atmaya başlıyor, bunu görüyorsun çıkan sesleri duyuyorsun ve çarpmanın etkisini hissediyorsun, bunların her biri beynin farklı bölgelerinde gerçekleşiyor ve beyin çıktı olarak sana bir hikaye sunmak zorunda olduğu için gelen verileri birbiriyle ilişkilendiriyor. ama beyne sürekli yeni sinyaller geliyor ve bu yeni sinyalleri sana aynı anda sunarsa deneyimler birbiriyle karışır ve algın bozulur. ve beyin buna sebep olmamak için lineer bir düzlem üzerinde çalışıyor, dış dünyada olmayan ama yine beynimiz tarafından bize bir deneyim yaşayabilmemiz için oluşturulan bu lineer düzlemin adı ''zaman''

    beyin sinyalleri alıyor, yorumluyor, bir çıktı oluşturuyor ve bunları bir sıraya koyuyor. böylece duyularımızla dış dünya hakkında bir yoruma sahip olabiliyoruz ama bu yorum biraz ''geç bir yorum''. şöyle, ayak parmağına ve kafa derine aynı anda batırılan iğnelerin aynı anda battığını hissediyorsun. ama ayak parmağına batan iğnenin sinyalinin beynine gelmesi için kat etmesi gereken yol çok daha fazla, peki nasıl oluyorda aynı anda hissediyorsun ?

    bingo ! çünkü beyin lag'lı çalışıyor ve bütün deneyimlerin aslında geçmişe ait. beyin aldığı sinyali direk bir yoruma dönüştürmeden önce 100 milisaniye -saniyenin yaklaşık onda biri bir süre- yeni gelecek bir sinyali bekliyor ve öyle yorumlamaya başlıyor. yani aslında gerçekleştiğini sandığın her şey önceden gerçekleşti ve beynin sana sunmak için sırada bekletiyor. bu bilgilere erişmemizi sağlayan nörobilim henüz emekleme aşamasında ve beyne dair çok az şey biliyoruz, ve nörobilimin geliştikçe güçlenen bir teori var. simülasyon teorisi.

    bundan 20 yıl önce iphone denen bir cihaz bile yoktu. günümüzde vardığımız noktaya bakın. teknolojiyi ilerletebiliyoruz, yeni kaynaklar üretip o kaynakları kullanan cihazlar üretebiliyoruz. insanlığın sonunu getirebilecek kitle imha silahları üretebiliyoruz, uzaya çıkıp geri dönebiliyoruz ama yapamadığımız tek bir şey var. beynin çalışma mekanizmasını çözümleyebilmek.

    ve bunu yapamadığımız sürece yaptığımız her eylemin birer yanılsamadan ibaret olduğu gerçeğiyle karşılaşacağız.

    edit: bahsettiğim simülasyon teorisi "bizler aslında kodlandık" veya "yüksek çözünürlükteki bir bilgisayar oyununun içindeyiz" argümanlarıyla desteklenen simülasyon teorisi değil, hatta simülasyondan ziyade ilizyon teorisi diyelim, kafalar karışmasın.
  • bir süredir buna inanıyorum. rüyadayken her saçmalığın ve farklılığın çok normal gelmesi ve sorgulamamamız bile yeterince tatmin edici. bilinç ve zihin rahatlıkla manipüle edilebilir. bir de şunu farkettim geçmişle ilgili bazı şeylerin zamanını hatırlayamıyorum. örneğin annemden kalan benim için çok değerli olan bir kolye var. ancak bunu bana ne zaman verdiğini hatırlamıyorum. bunun gibi birçok şey var. sanki bu anı zihnime yerleştirilmiş gibi.
  • yanılsamanın basit olması çözümün de basit olduğu anlamına gelmemektedir.
  • insan beynini çözmek demek tanrı'ya ulaşmak demektir. bunu da bilimle yapamazsınız. ancak tin'le yapabilirsiniz. ne yazık ki çoğu insan bunun farkında değil.

    genesis 1:26: "tanrı, “kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalım” dedi.

    az buçuk bilen bir insan tabii ki şeklen bir benzerlik olmadığını bilir. çünkü tanrı maddi değilken insan maddidir.
    ibranice'de kullanılan kelime tselem'dir. benzerlik, tek, boş anlamlarına gelir. kastedilen akıldır. evrende bir varlığın sahip olabileceği en yüksek, en yüce şey akıldır. tanrı'da ve insanda ortak olan şey akıldır. keşke kullanmasını herkes bilebilse.
  • sözlükte çok rastladığım bir akım var. sansasyonel bir iddia ile başlık açılıyor. sonra bir takım bilimsel buzzword'ler ile paragraflar yazılıyor. bunların çoğunun birbiri ile bağlantısı yok, başlıktaki iddia ile de bağlantısı yok. sonrasında da başlıktaki sonuca varılıyor. ilk bakışta sanki çok derin bir yazı gibi gözüküyor ama aslında içi bomboş.

    arkadaş şu şekilde bitirmiş:
    "insanlığın sonunu getirebilecek kitle imha silahları üretebiliyoruz, uzaya çıkıp geri dönebiliyoruz ama yapamadığımız tek bir şey var. beynin çalışma mekanizmasını çözümleyebilmek. ve bunu yapamadığımız için yaptığımız her eylemin birer yanılsamadan ibaret olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz."

    böyle bir sonuca nasıl varılıyor anlayamadım. beynin çalışma mekanizmasını çözemiyor muyuz o ayrı bir konu. diyelim ki çözemiyoruz, çözemememiz nasıl her eylemin yanılsamadan ibaret olduğunu ortaya çıkarıyor onu da anlayamadım.
  • hızı 200 km'ye yaklaşan bir arabadan inince örneğin, benim de kapıldığım duygu.
    sonra sol tarafımdaki tanıdık ağrı başlayınca geçiyor.
    "keşke bu ağrı bir yanılsamadan ibaret olsaydı" diyorum ağrı artarken.
    keşke iki satır malumatı kek yapar gibi karıştırarak mümkün olsaydı bu fikir.
    edit: bu tartışma bir yanılsamadan ibarettir. uzatmayın.
  • bu tartışmanın gidişatı da şu yönde maalesef.
  • dostum, biz bunu kısaca ' dünya hayatı yalnızca bir oyun ve oyalanmadan başka bişey değildir' diye ifade ediyoruz. fazla şey yapmana gerek yok yani.
  • mars büyüklüğünde bir gezegenin dünya'ya çarparak ay'ı oluşturması teorisini destekleyen hiçbir kanıt olmamasına ithafen:

    "-dünya’nın kendi çevresinde dönüş yönü, ay’ın dünya çevresinde dönüş yönü ve ay’ın kendi çevresindeki dönüş yönü aynı (saatin ters yönünde).
    -apollo astronotlarının getirdiği ay kayaları uydumuzun yüzeyinin eskiden tümüyle erimiş bir lav denizi olduğunu gösteriyor (ay’ın tümüyle erimiş kayalardan oluştuğunun kanıtı).
    -ay’ın boyuna göre küçük bir demir çekirdeği var (büyük çarpışma sırasında uzaya kaçan hafif dünya kabuğundan oluştuğunun kanıtı).
    -aynı sebeple ay’ın özgül ağırlığı (yoğunluğu) dünya’dan düşük.
    -teleskoplar diğer yıldız sistemlerinde dış gezegenlerin birbiriyle çarpıştığını gösteren asteroit kuşakları ve gezegen halkaları buldu (uzayda varsa biz de olabilir).
    -ay ve dünya toprağındaki stabil izotop (radyoaktif atom) oranları aynı. demek ki ay ve dünya aynı malzemeden yapılmış."

    teorinin tam açıklaması, anti-teoriler ve onların kanıtları ve daha da ayrıntılı birçok bilgi için link*'e tıklamanız yeterli.

    edit: bu ufak düzeltme dışında yazar arkadaşa katılıyorum. her şeyin birbirine bağlı olduğu doğanın ve evrenin yaratıcıları, hepsinin birer parçası olan bizleriz.