şükela:  tümü | bugün
  • "yüzünde göz izi var."

    şu hayattaki kurulmuş en hüzünlü ve insanı sarsan, üstelik de dört kelime ile, kitap cümlelerinden biri. hatta bana göre birincisi.
  • ihami algör romanıdır.

    --- spoiler ---

    "gidelim," dedi kalbim.
    böyle bir kararın, kendi başına davranabilen kahraman için uygun olup olmadığını düşündüm.
    "hadi!" dedi kalbim.
    "bi dakka..." dedim, "dolduruşa getirme, hazzetmem."
    --- spoiler ---

    kitaptan alıntılar için, tık tık.
  • içinde gecen şarkı dizeleri şöyledir :

    kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına
    bibaht olanın bağrına bir katresi düşmez baran yerine dürr-i güher yağsa semadan
    sen beni hep mazideki halimle tanırsın, hâlâ bilirim, boş yere bekler, inanırsın
    mazi kalbimde bir yaradır, aşkım bahtımdan karadır
    yıldızlı semalardaki haşmet
    titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
    biraz kül biraz duman o benim işte, beni sevdiğin zaman o benim işte
    kimbilir bu gidişin dönüşü olacak mı
    gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım
    mani oluyor halimi takrire hicabım
    sür atını, meydane gel
  • bir başka ilhami algör romanı, ilhami algör kısmına kendi başlığında ve muhtemelen şu yazacaklarımdan hemen sonra-üşenmezsem- değineceğim zaten.

    --spoiler--
    şekil önemli değildi. bir önem söz konusu ise, ona da bir şekil verilebilirdi. neticede kadın, iç çamaşırları konusundaki fikirlerimi merak ederdi. anlatırdım. tek dokunuşta açılan sutyenlerin erkek milletine iyi geleceğini, çünkü filmlerde adeta dokunmadan pat diye düşen sutyen sahnelerinin onları gerdiğini, yani sutyen denilen şeyin sadece kadınlara ait olarak görülmesinin en azından iktisadi manada hata olacağını...

    bunun üzerine kadın, diğer iç çamaşırları hakkındaki düşüncelerimi de öğrenmek isterdi.
    --spoiler--

    şu kısımı aldım mesela kitaptan ve aslında sutyen kopçası konusunda takıntıları olmayan, gerektiğinde iki elimi birden kullanmaktan çekinmeyen bir adam olmama ve bu durumu kompleks yapmamama karşın yazarın durduğu yere, durduğu yerden görüp de resmettiği tabloya ve söylemeye bile gerek yok ki üslubuna... methiyeyi hakediyor.

    --spoiler--
    kadın, orada ben ya da bir başkası yokmuş ya da başçavuş beygirini gezdiriyormuş gibi, servi dalı şeklinde caddeye uzanıp "taxi" diyecek ve sırrolup yerine boşluk bırakacaktı. ben, çivi yazısı dilinde "bok gibi kaldı" anlamına gelen durumu lehime çevirmek için aniden beliren bir fikre sarılarak, "şimdi bu hanım" dedim kendi kendime, "şu gemi örneğinde olduğu gibi bizim için gidiyor olan ise, gittiği yer için geliyor olabilir. bu durumda gittiği yere gidip orada bekleyebiliriz."

    "gidelim" dedi kalbim.
    böyle bir kararın, kendi başına davranabilen kahraman için uygun olup olmadığını düşündüm.
    "hadi" dedi kalbim.
    "bi dakka..." dedim, "dolduruşa getirme, hazzetmem."
    hurşit beni dikkatle izliyordu.
    "ne var evlat, mesele nedir?" dedim hurşit'e."
    "bakışlarınız" dedi, "çizgi film kahramanına benziyordu az önce."
    "ne gibi?"

    sabahtan akşama kadar çölde koşup duran, sinir bir kuşu yakalamak için el emeği göz nuru tuzaklar kuran, kurduğu tuzaklar nedense hep de kendi üstüne kapanırken bir an durup, televizyon seyircisinin gözleri içine, "nedir, mesele nedir?" bakışıyla bakan bir çöl çakalından söz etti.

    "eee" dedim, "kahraman nerede?"
    "çakal" dedi, "burada kahraman olan çakal."
    --spoiler--

    --spoiler--
    "mesele nedir?" dedi taş yüz.
    "ah" dedim, "konuşuyorsunuz!"
    "mesele nedir?" dedi yine taş yüz.

    aynı ses tonu ile sorulmuş bir sorunun, ikinci söylenişte ikna edici olduğunu sezdim.

    "siz de hikaye kahramanı mısınız?" dedim zor durumları kurtaran türden bir zeka örneği ile.
    "sanmam."
    "fakat olmalısınız; her duruşun ve bakışın bir hikayesi vardır."
    "sen kimsin?"
    "kendi başına davranabilen kahraman."
    "hikayen ne?"

    bir taşkafa için fazlaca zeki soruydu. soruya verecek cevabım yoktu. sarışınım yoktu, hikayem yoktu. liman çevresinde, aşksız ve anlamsız, sap gibi dolaşıyordum.
    "siz de hikaye kahramanı mısınız?" dedim ikinci söyleyişin ikna ediciliğinden medet umarak.
    "bilmem" dedi, "benim ne hikayem olabilir?"

    kural işlemiş, konunun seyri değişmişti. aralıktan hızla daldım:

    "fakat" dedim, "şüphesiz bir ustanız vardır."
    "evet."
    "eee" dedim, "bir ustanız varsa hikayeniz de vardır. bu ikisi bir bütündür."
    "aradığınız hikaye" dedi, "bana mı ait, ustama mı? yoksa ikimizin birlikteliğine mi?"
    "anlayamazsın taşkafa" dedim içimden. soru soran bendim, akışı değiştirmenin ne gereği vardı? sorduğu soru daha derin bir meseleyi hatırlatıyor, canımı sıkıyordu. benim için iki husus eksikti, sarışınım ve hikayem. belki de bu ikisi, iki ayrı şey olmayıp, biri diğeri idi. olabilir miydi? eğer böyle ise sarışını aramak beni hikayeme götürecekti. ya da tam tersi. sorular birikiyordu. yapılması gerekeni yapıp dama zıpladım.

    "hareketi daima sevmişimdir" dedi kalbim.
    --spoiler--

    ilhami algör başlığını muhtemelen sonraya bırakacağım, ben bu kadar yazacağımı kestiremiyordum-kaldı ki elediğim kısımlar olmasına karşın az daha yazsam kitabı e-kitap olarak buradan okurdunuz artık-.

    nedir, mesele nedir?
  • -----alıntı-----

    - sır yoktur. sır, sen ararsan varolur.

    belki de bazı şeyler eskiyince hikâye oluyorlardır*

    ------- alıntı -------
  • (bkz: en dumur laf atmalar)
    teni, mavi filizli kaynak sularından yapılmış, suyun dibine yıldız düşmüş, ışığı tenine vurmuş, eskilerin "ilah mı yoksa nükleer silah mı?" dedikleri türden bir slav ceylanıydı.
    ...

    çevreme bakındım, yanı başımda efes'in öyküsü adlı bir kitap duruyordu. uzanıp aldım, rastgele bir sayfayı açtım. "dert anası meryem ana" başlığı ve ziyaretçilerin anı defterine bıraktıkları notları okudum:
    - "dileğim ikinci bir newton olabilmektir."
    - "mensubu olmadığım bir din sembolü olan meryem ana karşısında saygıyla eğilirim."
    - "bana doktor olmak için zihin açıklığı ve ölülerden, hastalardan korkmamak ve tiksinmemek için cesaret ver."
    - "aziz meryem ana, abilerimin hapisten çıkmalarına yardım et, kızın aklını çeldir, mehmet'i istesin." g.a.
    - "tanrım bana spor toto'dan on üç nasip eyle."
    - "meryem, keşke kürtaj olaydın."
  • sebebini bilmediğim bir şekilde beni kendine çeken, arada bir kendisinin sayfalarını karıştırtma isteği yaratan kitap. başımın üstünde yeri var *
    kitabı bitirdikten sonra "nedir, mesele nedir?" sorusu beyninize kazanıyor, dilinize dolanıyor o konuda uyarıyım ve şu an aklımda olan birkaç yeri yazıyım:

    ... ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. bende sevdiklerince terkedilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. al bu elmayı nezahat.
    yüzünde göz izi var. (!)

    beni duymayabilirdi, ben duyulmadığım yerlerden gitmek hastalığına tutulmuş olabilirdim. tedavisi kırk beş derecelik sıvılarda boğulur gibi yapmak olabilirdi. deneyebilirdim.

    sorsalar söylerdim. vallahi derdim. ben de bilmiyorum bu kadar derine tüpsüz nasıl daldığımı, göğsümde hiçbir ağırlık hissetmeden.
  • ilhami algör'ün aldıgım ikinci romanı. başka var mı bilmiyom ama "fakat müzeyyen bu derin bir tutku" kadar güzel. adamın tarzını çok sevdim. sanki kitabında anlattığı herif gibi rüzgarı kendinden menkul uçurtmanın teki. tarzını biraz yusuf atılgan'a hatta aylak adam'a benzettim ama olsun. ben zaten birbirine benzer kitaplar okumayı seviyorum.
  • "ruhlarımız, balkonda asılı ve kurumak üzere iken yaz yağmuruna yakalanmış havlular gibi şişip ağırlaşacaktı. boku yiyecektik. ben, bir nevi kapatmam olan kadına, sahneye her çıkışında bir kere daha tav olarak, fakat mekan sahibi olmanın mes'uliyeti ve gece aleminin doğuştan puşt olması nedeniyle, sakin ve ağır adam resmi verecektim.

    içimden 'ah' diyecektim, 'götü duvara dayama mecburiyeti olmasa, uğruna tabut çivisi sigaraları günde dört pakete çıkardığım, şu gölgeli mehtap yüzlü kadınla, alıp başımızı kışların ve çakalların uğramadığı başka bir şehre gitsek, gidip bahçesi palmiyeli, pencereleri ahşap kepenkli bir evin verandasında ayaklarımızı uzatsak, ben közde patlıcanlı, elma sirkeli salatalar yapsam, beyaz peynire zeytinyağları, yaban kekikleri, pul kırmızı biberler eksem, akşamları birlikte iki duble içerken yıldızlı semalardaki haşmet'i söylesem...'"