şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
21853 entry daha
  • kalbinizde, aklınızda bir delik açılırsa ve hayata dair iyi kötü ne varsa dışarıdan döne döne içinize doğru akarsa; o vakum, o girdap sizi sizden edip başkalaştırırsa, aşkın kimseye faydası dokunmaz artık.

    çünkü aşk, yaralıyken asla bulamayacağınız garip bir kan grubudur.

    küçük iskender
  • psikolojik rahatsızlık çeşidi. herhangi bir duygu selinde mantığımız bu işin dışında kalırsa buna delilik deriz ama konu aşk olunca, ne güzel diyoruz. aklımızı ekarte eden her bulgu psikolojik rahatsızlıktır, bence çok net.
  • savunmasızlık.
  • bazen ona hormonların bize oynadığı en güzel oyun deriz.
    bazen de kumarın en fenasıdır aşk.
    aşk bazen can suyudur,
    bazen de mayına basmaktır.
    bizim aşk dediğimiz şey tam olarak nedir biliyor musun?
    ben de bilmiyorum...
  • çoğumuz, hayatımızda âşık olduğumuz biri yokken daha mutlu olduğumuzu
    kabul etmek istemeyiz. ya da şöyle diyelim; mutsuzsak bile buna sebep
    çoğunlukla hayatımızda âşık olduğumuz birinin olmayışı değildir.

    halihazırda yalnızsak bunu fark etmeyiz. çünkü, başkasının yokluğundan
    kaynaklanan mutsuzluk hissi ancak âşık olup terk edildikten sonra
    duyumsadığımız bir şeydir.

    evet yalnızlık da zor iştir, bazen derinden yaralar insanı. ama beynini, yüreğini
    kaplayan tek bir kişi yoksa eğer; dostlarla, arkadaşlarla, kitaplarla, filmlerle de
    mutlu olabilir insan. işten eve-evden işe rutinleri, poğaçalı-simitli ofis
    kahvaltıları, hafta sonu eş-dost buluşmaları ya da tüm gün evde pinekleyip
    kanepeyle bütünleşme çabaları… bazı zaman tekdüzeliğinden şikâyet etsek
    de normal her insanı mutlu etmeye yeten eylemlerdir bunlar.

    otuzlu, belki de kırklı yaşlarınızdasınızdır ve sizi bu yaşa bu yaşam tarzı
    getirmiştir. hiç evlenmemiş, evlendiyseniz de belki boşanmışsınızdır. çocuk
    sahibi olmamışsınızdır. bu noktada üzülmeniz gereken tek şeyin bu olduğunu
    düşünürsünüz. bu duyguyla en çok arkadaşlarınızın çocuklarını severken
    yüzleşirsiniz. hayıflanırsınız, kendinize kızarsınız bu yaşa kadar başkalarının
    çocuklarını sevmekle yetindiğiniz için. o sevdiğiniz çocuğun ebeveynlerinden
    biri bazen de ikisi yaşıtınızdır oysa. onlar evlenmiş, yuva kurmuş, çoluk
    çocuğa karışmışken; siz bir hafta sonu beş çayına gittiğiniz evlerinde ultra sap
    halinizle o ortamda nasıl sırıttığınızı kabullenmeye çalışırsınız.

    bu yalnızlığı gözünüze sokan bir diğer ortam da arkadaşlarınızın düğünleridir.
    çoğu kez, “gitmezsem çok ayıp olur, hediyeden kaçtı derler.” düşüncesiyle
    katıldığınız bu düğün-dernek şeysinde sizin gibi yalnızları topladıkları
    masalardan birinde bir sandalyeye yerleşir; etrafınızdaki süslü püslü kadınlar
    ve iki dirhem bir çekirdek adamlardan oluşan ve genellikle dans eden, öpüşüp
    kurlaşan çiftleri izlemeye koyulursunuz yine ultra sap halinizle.

    eğer erkekseniz salondaki hanımefendilerden birini bir centilmene yakışacak
    bir tarzla dansa davet edebilirsiniz. kadınsanız işiniz o kadar kolay değildir.
    yalnızlar masasının dikenli sandalyesinde oturup bir centilmenin de sizi dansa
    kaldırmasını beklersiniz umutsuzca.

    beklenen o centilmen size denk gelmez bir türlü. o janjanlı elbisenizin sentetik
    kumaşı sayesinde, saatlerdir oturmaktan terlemiş poponuzun sandalyeye
    yapıştığını hissedip ayaklandığınız anda bir mucize olur: müzik değişir, oyun
    havalarına geçilir. bu evrede yalnız olup olmadığınızın bir önemi yoktur, piste
    atarsınız kendinizi ve o kalabalığın içinde kaybolur gidersiniz. yüksek ökçeli
    ayakkabılarınızla hiç tanımadığınız insanlarla karşılıklı geçip kurtlarınızı
    dökersiniz bir güzel. hatta bazen risk alıp o ayakkabılarla halaya bile dahil
    edersiniz kendinizi ayağınızı kırma pahasına. “dans da neymiş yahu gâvur
    icadı, halay candır!” diyen iç sesinize gülümsersiniz. oysaki yalnızlık
    saçınızdan tırnağınıza kadar teslim almıştır sizi.
    çaktırmazsınız.

    düğünler biter, çocuklar büyür, arkadaşlarınız üremeye devam eder yeni
    çocuklar dünyaya getirir. siz hâlâ yek başınızasınızdır. tam sezen aksu’nun
    “yalnız geldik, yalnız gidiyoruz. anladım.” cümlesini sizi düşünerek yazdığına
    tüm kalbinizle inanmaya başladığınız anda o çıkar karşınıza: aşk!

    dinlediğiniz müzikten, yediğiniz yemeğe; içtiğiniz çaydan, aldığınız nefese
    kadar her şey başka güzeldir artık. kuşların başka türlü cıvıldadığı, çiçeklerin
    başka türlü koktuğu pastoral bir hayatınız olmuştur bir anda. günleriniz daha
    aydınlık, geceleriniz daha yıldızlıdır.

    onca yıl tek başınıza yaşadığınız her şeyi iki kişi yapmaya başlarsınız.
    düğünlere birlikte gider sonunda siz de dans edersiniz. arkadaşlarınızın
    çocuklarını sevmek o kadar da kötü değildir onunla birlikteyken. çünkü her
    ikinize de bir gün sizin de bir çocuğunuz olacağı hayalini kurdurmaya
    başlamıştır aşk. doğmamış, muhtemelen de hiçbir zaman doğmayacak o
    ikinizin çocuğuna isim bile bulursunuz.

    değişirsiniz.

    ailenizle yaşayan biriyseniz ve evdekiler biraz da tutucuysa; akla hayale
    gelmeyecek, o yaşa kadar düşünmediğiniz yüzlerce yalan söylersiniz ailenize,
    sırf onunla bir bardak çay içip elini tutabilmek için. arkadaşlarınızdan yardım
    istersiniz sizi idare etmeleri için.“annem sorarsa seninleyim tamam
    mı?” dersiniz çaresizce. o da; bugün sana, yarın bana düşüncesiyle idare eder
    sizi.

    eğer ailenizle yaşamıyorsanız işiniz kolaydır. daha dolu yaşayabilirsiniz
    ilişkinizi. yalana, dolana, birilerinin sizi idare etmesine ihtiyacınız yoktur.
    canınız istediğinde gider, istediğinde dönersiniz. dilediğiniz kadar sevişebilir,
    sabah aynı yatakta uyanıp günaydın öpücükleri verebilirsiniz birbirinize.
    birlikte geçirilen anlar çoğaldıkça daha fazlasını istersiniz her şeyin. daha
    fazla görmek, daha fazla dokunmak, daha fazla sevişmek vs. vs.

    bu noktada belirtilmesi gereken en önemli husus ilişkinizin sosyal medya
    ayağıdır ki es geçilmeyecek kadar büyük bir ehemmiyet teşkil eder.
    facebook, twitter, ınstagram artık allah ne verdiyse kullanıp ilişkinizi
    kamuoyuna duyurmanız farzdır. fotoğraf, yer bildirimi, birbirinize yolladığınız
    sevgi pıtırcığı şarkılar, paylaşımlarınızın altına yaptığınız bol emojili yorumlar.
    bunların her biri ilişkinizin lansmanında sektirmeksizin yerine getirmeniz
    gereken vecibelerdir.
    fotoğrafınıza gelen like sayısı, sizi seven ve
    mutluluğunuza ortak olan insan sayısı demektir, öyle zannedersiniz. ama
    kazın ayağı çoğu kez öyle değildir, zamanla anlarsınız.

    zaman geçer…

    ilişkiniz rayına oturur, iki tarafta makinistlik yaparak bu ilişki
    trenini raydan çıkarmadan son istasyona ulaştırmakla mükelleftir. bu
    istasyonun adı nikâh masasıdır. zaten bu zamana kadar başta aileniz olmak
    üzere eş, dost, akraba-i taallukat vs. düğün davetiyenizi beklemeye başlamıştır
    bile. isteseniz de istemeseniz de iş ciddiye binmiştir.

    bu aşamaya nasıl geldiğinizi anlamazsınız çoğu kere. anladığınızda ise (eğer
    nikâh masasında değilseniz tabii) iki seçenek vardır önünüzde: ya evlenirsiniz
    ya da sudan bir sebeple (ki bu sebeplerin başında; “ben sana uygun değilim,
    sen benden daha iyilerine layıksın” ve “özgürlük benim her şeyim, evlilik
    benim yapıma uymuyor” klişeleridir.) ilişkiyi bitirirsiniz.
    (bu noktadan sonra yazıma ilişkinin bittiğini ve terk edilen taraf olduğunuzu
    varsayarak devam ediyorum yüksek müsaadelerinizle. zira evlenildiğini
    varsayarak devam edecek olursam bu bir yazı olmaktan çıkar, kitap olmaya
    kadar gider.)

    acı ama gerçek ilişkiniz bitti. hem de siz evlilik hayalleri kurarken! (insan
    insana bunu yapar mı?)
    sizi terk edene hissetmeniz gereken duyguların ilk olarak nefret ve öfke olması
    gerekirken, sizi sarıp sarmalayan ilk duygunun adı yalnızlıktır ve en yakın
    arkadaşı mutsuzluğu da yanına alıp kapınızı çalmış; ruhunuza, yüreğinize,
    bedeninize çöreklenip yerleşmiştir.

    yazının başında anlatmaya çalıştığım tam da bu hâldir işte. yalnızken, daha
    doğrusu hayatınızda âşık olduğunuz biri yokken aslında ne kadar mutlu
    olduğunuzu işte o an anlarsınız.

    ilişkinin başında sizi mutlu eden her şey artık acı çekmeniz için beyninizi
    kemiren koca bir tümöre dönüşmüştür. tek başınalıktan iki kişilik hayata
    geçmek mutluluk vericidir çoğunlukla ama iki kişilik yaşanmışlıkları,
    alışkanlıkları tekrar tek kişiye indirgemek çok zordur. acıtır.

    birlikteyken yaptığınız en sıradan şey, güldüğünüz bir film sahnesi, birbirinizin
    gözlerine bakarak söylediğiniz keyifli bir şarkı nakaratı bile sizi üzmeye yeter
    de artar bile. onu bir daha görmemek, ona bir daha dokunamamak şöyle
    dursun artık birlikte bir bardak çay bile içemeyeceğinizi bilmek içinizi kanatır.

    yerle yeksan olmuşsunuzdur ve işin kötüsü yeniden ayağa kalkmak için
    ihtiyacınız olan el sonsuza kadar yitip gitmiştir.

    bu yerle yeksan olma hâlinin süresi kişiye, yaşanan aşkın şiddetine, birlikte
    geçirilen süreye göre değişkenlik gösteren görece bir zaman olmakla beraber
    genellikle oldukça uzundur.
    ama eninde sonunda mutlaka ayağa kalkarsınız. söylenenin tam tersine,
    eskisinden daha güçlü olmaz bu ayağa kalkış. çünkü hiçbir şey eskisi gibi
    değildir artık. en başta da siz eski siz değilsinizdir.

    eksilmişsinizdir.

    kalbinizin, beyninizin ve en önemlisi de ruhunuzun büyük bir kısmı onunla gitmiştir.
    bir süre ağlarsınız. her şeye…

    içersiniz.

    küfür edersiniz.

    isyan edersiniz.

    başkalarıyla sevişirsiniz. teoman’ın “daha kaç vücut gerekli benim seni
    unutmama?” sözünü doğrulamak istercesine.

    kendinizden iğrenirsiniz kimi zaman. kimi zaman da bu kadar aptal olduğunuz
    için kendinizden nefret edersiniz. içinize kapanır, kabuğunuza çekilir,
    herkesten her şeyden elinizi eteğinizi çekersiniz.

    o’nu arkadaşlarınız arasından çıkarmaya, engellemeye eliniz varmadığı, içiniz
    el vermediği için soysal medya hesaplarınızı kapatırsınız. kanserli hastalara
    verilen trombosit gibi, biraz daha zaman kazandırır size bu eylem iyileşmek
    için.

    o zaman dolar bir gün gelir. ya da öyle sanırsınız.

    evden işe-işten eve rutinlerine, poğaçalı-simitli ofis kahvaltılarına, hayatınızda
    o varken ihmal ettiğiniz arkadaşlarınıza geri dönersiniz. bazı zamanlarda
    tekdüzeliğinden şikâyet ettiğiniz bu eylemlerle yeniden mutlu olmaya
    çalışırsınız.

    hafta sonları arkadaşların çocuklarını sevmek, düğünlere gitmek
    falan artık daha da anlamsızdır. ama başkalarının mutluluğuyla avunmaktan
    başka çareniz kalmamıştır. kendi mutluluğunuzu yaşama, kendi çocuğunuzu
    sevme hakkınız elinizden alınmıştır. hem de bir zamanlar (hatta belki de hâlâ)
    âşık olduğunuz kişi tarafından.

    velhasıl kelam; âşık olduktan sonraki siz, asla ve asla âşık olmadan önceki siz
    değilsinizdir artık.
    olmanıza da imkân, ihtimal yoktur.

    aşk!

    üç harfli, kısaltma gibi bir kelime olan aşk ömrünüzü kısaltmayı başarmıştır
    sonunda.

    bundan sonra yapacağınız hiçbir şey bu ömrü yeniden uzatmaya
    yetmeyecektir.

    çünkü aşk kelimesi arapça “aşeka”dan gelir. aşeka; bir ağacı saran, besinini o
    ağaçtan alan ve zamanla o ağacı kurutup öldüren sarmaşığa denir.

    işte bu yüzden hayali ve ihtimali güzeldir aşkın kendisi değil.
  • “tepeden tırnağa aşığım ben
    koskoca bir hayat var önümde...”
  • ne yazık ki pek çok insan (bunların pek çoğu kadın) aşksız yaşayamam düşüncesiyle aşık olmadan "çok aşığım" edebiyatı yapıyor. bu da günün sonunda sevileceğine dair umudunu kaybetmiş insanlar (bunların da pek çoğu erkek) yaratıyor.
108 entry daha