cyrano

  • azimli
  • mangal yürekli rişar (507)
  • 14954
  • 3
  • 0
  • 0
  • geçen hafta

beni seven bana gelsin ya da ben kendimden gideyim

.
..
...kapıyı çalan tomturbaz'dı ve acele etmeme gerek yoktu. yataktan zeybek ağırlığında kalktım. sabahın 9'u daha bitmeden, evde olduğumu tahmin ederek eve gelebilecek, kapıyı çalacak, benim "karşılamayı bilmez"liğimle sabahın 9'u bitmeden baş etmeyi göze alabilecek ve maalesef beni merak edip, belki özleyip, kapıma dayanabilecek tek insan tomturbaz'dı. bu günleri de görebileceğimi hiç tahmin etmezdim, tahmin edebilseydim belki bir çaresini arardım. uzun zamandır tomturbaz'dan başka arayıp soranım yok, alışmış olmalıydım. alışamadım. "bana gelinmesini", yaşadığımı hissetmem için, arada bir yaşamam lâzım sanki. kendimi buna çok fena bağlamışım. "bana gelinmesini" çok sevmişim ve demek ki ihtiyacım da varmış. birden "gelinmez" kalınca, gerçekten bir evin bir insanı boğabileceğini, evden çıkıp da dışarılara kaçarsan, işte o dışarıdaki yalnızlığın boğmaktan beter, katiyyetle ruha tecavüz olduğunu tatbik ederek öğrenmiş oldum. biliyorum, "bana gelindiği gibi" kimseye gelinmemiştir, ya da sadece bana öyle gelmiştir. öylece gelmişlerdir. bu "gelinmeler"in doruğunda bir şevki tattığım için, artık hiç "gelinmez" olmanın yapabileceği tahribatı siz düşünün. "ne de güzel gelirdin... gelir, olduğum yerden beni kımıldatmadan, beni alır, gidilebilecek en güzel yerlere götürürdün. o güzel yerlerden aslında hiçbirine götürmeden ve hiçbirinden diğerine götürmeden, hepsinde birden kalıvermemi sağlar, en güzel dünyam olurdun...." türk sanat müziği şarkısı olur mu bundan? ahmet özhan belki yapabillirdi. zil tekrar çaldı... tomturbaz!

"kafaya çok takıyorum herhalde" diye düşündüm, ama aslında bunları düşünürken terliklerimi aradığımı fark ettim. öyleyse fazla düşünmüyor, terliklerimi ararken fırsattan istifade hem de düşünüyordum. düşündüğüm şeyler bir şeylere çare miydi peki? olsun ya da olmasın, bir düşünmek'in illa da çare olması gerekmiyor. "bin tane düşünürsün, bir tane bulursun" gibi kabullenmek ilâzım. düşündüğün kadar büyürsün. gerçi düşünme evrenin, senin entelektüel birikiminle alakâlıdır lakin düşünmeden, birikime ihtiyacın olup olmadığını bile anlayamazsın. dolayısıyla düşünmek, ya da üşenmeyip gidip kapıyı açmak gerekli.

kapıyı açtım. görünende kimse yok. yoksa aklımın oyunu muydu bu? "bana gelindiğini" görmemek için "kimse yok" gibi mi görüyordum. bunu başkalarına da yaptım mı acaba? yaptıysam çok kırmışımdır kırılabilecek kim varsa.

- kimse var mı?

'kimse yok!' var mı yoksa? yani yok da bir var değil midir? bu durum için de gerekli olduğunu varsayayım. acaba neden, "bana gelindiğini" görmek istemiyor olabilirim? çünkü korkuyor olabilirim. benim de onlara bana geldikleri gibi gelip gelmeyeceğimi bilmiyor, belki öğrenemiyorumdur, ondan. ben onlara gittiğimde, onlara nasıl gelirim? belki hissedemiyorum, hissetmeyle ilgili bir sorunum olabilir. anlatamazlar mı? illa ki benim mi hissetmem, uzaktan anlamam gerekli? her gittiğimde, "iyi ki geldin, çok mutlu oldum" diyemezler mi? sarıldıklarında anlamam gerekli ama ya korkuyorsam?

- alooooo!

bu defa ses geldi:

- yettim, yetiştim, dur celallenme.

- tomturbaz?

- oğlim, bu saatte sana benden başka kim gelir?

- "dinsizin hakkından imansız gelir!*" "davulun sesi uzaktan hoş gelir!*", "belki şehre bir film gelir...*" gerisi, "hayal meyal gelir...*"

- nek'kader komigsin. nek'kadar eaeğlenceli.

- hoş geldin.

- sağ ol. çok yoruldum ya. çok yamuldum.

- olur.

- ver bakalım malı.

- tertemiz. aha! senden başlıyorum.

- ilk bana geldiğin ve dibindeki pisliği bana vermediğin için teşekkürler.

- dur ama saçma oldu.

- niye yahu... önce ben!

- olmaz, yorgunluk kafama vurdu, sabah da yumırtayı çok yemişim, afallamışım. çnce yukarı çıkmam lâzım.

- bir gün hepimiz yukarı çıkacağız, bu kadar acele etme, canın bedenindeyken yaşamaya bak.

- ay çok komig.

- ver malı geri.

- vermem. önce ben...

- oğlim laftan anlasana, geleceğim tekrar sana.

- dibindeki pisliği getirirsin bana.

- ver şunu, hadi gülüm. hadi...

verdim... dibindeki pisliği kesin bana getirecekti. şimdi gidip önce en üst kattan su alacak, kovaya doldurtacak, merdivenleri silecek, bana getirdiğinde kovanın dibinde bir dolu çamur ve pislik olacak. apartmanı yıkasın diye, tomturbaz'a su vereceğim zaman kovayı bana verdiğinde dibinde birikmiş olan bu pisliği nereye dökeceğimi şaşırıyorum. klozete dökünce, çok kötü görünüyor; sağa sola sıçrıyor dökerken, banyo berbat oluyor.

gittiğine göre, en alt katı silmeye geldiğinde tekrar benim zilimi çalacaktı. demek ki bu gün, iki kere "gelen"im olacaktı ve daha fazla konuşabilecektim bir insanla, bir günde. aslında belli etmiyordum, belki belliydi, yine de tomturbaz'ın gelmesi çok önemliydi. çünkü evin kapısı ve zili vardı, zili kendim için çalıp, kapıyı kendime açmaktan bıkmıştım artık. işin kötüsü bunu kendime de belli etmiyordum. bu hep sorunum oluyor. bir şeyi anlıyorum, biliyorum ama kendime belli etmiyorum. birisi beni seviyor, birisi dostum oluyor, birileri beni arıyor, birisi bana çok geldi, geliyor ama ben bunu kendime belli etmiyorum. çünkü korkuyorum. bunları bilirsem bunlara alışırım. alıştığımda kaybedersem ve yalnız kalırsam diye korkuyorum... bu paradoksun üstesinden gelebilecek ve bana yardım edebilecek birisi umarım vardır. "sizden yardım istemiyorum." tomturbaz ikinci kez geldikten sonra, bir günde üçüncü kez gelmeyeceğini bildiğim için rahatlayacaktım. yani yalnız kaldığımı bilip, oturup, rutin üzülme ritüelimi yaşabilecektim. bu bir ayin gibidir. yalnız kaldığınıza inanır, buna şartlanır ve o saatten sonra kımıldamanızın şart ve elzem olacağı yeni bir gün ve yeni bir zamana kadar kımıldamaz, üzülürsünüz. buna bir başladınız mı bir daha bölünemez. yani şimdi ben içeri gidip, bu ayine başlasam, ikinci kez tomturbaz geldiğinde ona kapıyı açmayacağım ya da açsam bile yüzüne bakmayacağım, konuşmayacağım. o yüzden onun ikinci gelişine kadar, bana iyi geliyormuş olduğunu sandığım bir şeyler yaparak vakit geçirmem gerekliydi.

ben bu gibi durumların ilacı olarak hep televizyonu veya futbolu kullanmışımdır. ikisi de bildiğin afyon. eskiden kitap okurdum. kitap ağır geliyordu, düşünmem gereken şeyler artıyor, evren genişliyordu o zaman, ve ben yalnız başıma büyük bir evrende çok perişan olurdum. okumayı bıraktım. "oturup ha bire televizyon izle öyleyse..." demek kolay ama televizyonun bir sorunu var. günde yalnızca bir saat çalışıyor. sonra 23 saat dinlenmesi gerekiyor. o yüzden bu süreyi çok verimli kullanmalı, ikmal molası veren makinistler gibi, mola olarak ya da çölde su gibi kullanarak, bu "ilaç"tan maksimum faydayı sağlamalıyım. hali hazırda futbol da olmadığına göre, tek çarem televizyon. dilerim tomturbaz geç kalmazdı. gelmesi 1 saat sürerse, bütün günü yalnızlıkta geçirebilirdim.

yüzümü yıkadım. bundan çok hoşlandım. yatağımı düzledim, bu da güzeldi. odamı topladım. daha ne olsun? aslına bakarsan iyi vakit geçirmeyi sağlayacak bir sürü îhtimal vardı. sanırım bunların hepsini yalnız yapmaktan sıkılmıştım ben. koşup televizyonu açtım. ve, futbol vardı; sabahın 9'u bitmeden üstelik. belki 9 bitmişti. fark etmez. futbol bana neden iyi gelsin ki? ya da şöyle soranlar hep oldu ,"futbolda ne var ki?" sormak kolay, ama şöyle demeye çalışayım... yalnız yaşıyorsan, yalnız kalıyorsan ve kalmalar çok ağır geliyorsa, düşüncede yalnızsan, bir şeylerin sana mutlaka "hisler" yaşatması gerekli. üzülmen, sevinmen, öfkelenmen, şaşırman, heyecanlanman, vakit geçirmen, takip etmen, tutunman, bir şeylere göre planlar yapman, bir şeylere alıştırman gerekli kendini. çünkü bunlar senin doğal ihtiyacın. ben, aradıklarımı futbolda bulmayı seçtim. futbolda buldum demiyorum ama bulmayı seçtim. bunun sebebini de düşünecek olursam tomturbaz gelir. acaba televizyonu kapatıp düşünsem mi? hayır. futbolu izlemek daha iyi. belki bir serbest vuruş olur, tam benim dediğim yere gönderir topu ya da tam benim vereceğim gibi bir pas verir birisi. ya da bir gol olur, sevinirler... onların sevinmesi beni en çok mutlu eden. her insan sevinişinde onun yüzünü, onun hallerini, onun mutluluğunu görüyorum çünkü. kendime biraz daha dokunursam ağlayacağım. o yüzden sesi biraz daha açtım.

"metin... oynuyor prekazi'ye... prekazi şık bir çalımla geçti, arkasına baktı, ilerliyor. sağdan koşan savaş, savaş bugün çok boş alan buldu. savaş'a oynamadı. prekazi ilerliyor. önünde goldbaek, onu da geçti, top açıldı... prekazi koşuyooor, yetişiyor. içerde tanju ve uğur var. prekazi ortalıyooor ve gooooooool. tanju attı. tanjuuu! kral attı...."

ulan ne gol be, üç yüz kere seyrederim. ama göstermezler. kuşları öldürüyorlar. kafeslere tıkıp tıkıp öldürüyorlar. bir ayda iki tane ölü muhabbet kuşu gördüm, ellerimde öldüler. arkadaşım gibiydi ikisi de. ben koymadım onları kafese, yalvararak öldüler. muhabbet kuşu kafesin dışında nasıl yaşar istanbul'da? ben bile yaşayabiliyorum, belki onlar da yaşar kim bilir? kuşları öldürüyorlar. az önce, "tanju attı!" diyordum. "tanjuuu, tanjuuuu, tomturbaaaz!" kuşları öldürüyorlar değil, zil çalıyor hayvan kafa. tomturbaz ne dese haklı.

tek terlik koşup kapıyı açtım.

- biravo. tebrik ediyorum.

- duymadım ya. televizyonun sesi...

- çok biravo sana. kış ulan, dondum kapıda.

- kusura bakma ya. ver aleti hemen doldurayım.

- buyur.

- al işte dibi pis. bunu diyorum işte.

- senin pisliğin, senin kapının önünü sildim.

- sensin pis.

- get, kafana vururum viledayı.

- eki eki... kah kah.

- bekliyürüm beyefendı.

aldım kovayı banyoya gittim. dibi pis. bu defa bir değişiklik yapmak istedi canım sonra. kovayı banyonun orta yerine boşalttım. suyun altına koydum. haydaa. televizyon açık kaldı. hemen gidip kapatmalıydım ki koştum kapattım. terliğimin tekini de buldum o sırada. oh, rahatladım. kovayı banyonun ortasına boşalttım ki, banyo berbat olsun, bana iş çıksın, zorunlu olarak banyoyu temizleyebileyim. mis gibi kokular olsun, hijyenikten sevinç olayım. annelerde var mı acaba bu, kadınlarda ya da? banyo temizliği yapanlar daha çok kadınlar olduğu için yani. her neyse bende var. banyoyu temizlediğimde her yer pırıl mırıl, misk gibi okuyor oluyor gibi oluyorsun ya lavaboyu falan, iç ferahlatıcı bir mevzu. derken doldu kova. kucakladım, götürüp tomturbaz'a verdim.

- eline sağlık. sağ ol.

- recederim. her zaman.

- 5 milyon da merdiven parası topluyoruz.

- merdiven mi yaptırıyoruz?

- temizliğinin parası.

- artist miyiz bugün biraz?

- dondum diyorum, dışarı çok soğuk.

- öyle hakikatten.

- ev sıcaktır.

- fena değil idare ediyoruz.

- iyi öyleyse bari. 5 milyon var mı şimdi, yok mu?

- hah. dur getireyim bir dakika.

tomturbaz çok üşümüştü demek ki. ayakları su içinde akşama kadar. içeri gelesi, dinlenesi vardı biraz. "içeri gel" dese miydim? ama deseydim de, yalnız kalamazdım o zaman. o, ikinci kez kapıyı çalmıştı ve gittiğinde ben yalnız kalacaktım tamamen. aslında yalnız kalmayı hiç istemiyordum ama eninde sonunda yalnız kalacaktım. yalnız kalmaktan korkuyordum ve bu yüzden yalnız kalmayı seçiyordum. lanet olsun, birisi yardım etmeli. tomturbaz mıydı acaba yardım edecek olan? belki ilahi güçler göndermişti onu? yok yok, benim yalnız kalmam gerekliydi. pantolunumun cebine elimi aceleyle daldırdım. oh, hali hazırda 5 milyon. yani altı-üstü muhabbeti olmayacak. parayı alacak ve gidecek tomturbaz. tomturbaz gidecek oh ama bir yandan da tomturbaz gidecek ve konuşacak hiç kimse kalmayacak of. televizyonun da 40 dakikası falan kalmıştır.

parayı uzattım:

- sağ ol.

- rica ederim tomturbaz.

- ay çok kibarsınız. çok naziksiniz yav.

- lisede ekskrim yaptım ben.

- bu göbeknen mi? ekiskrim mi? oy oy oy...

- bu kardeş göbek oğlum, yalnızlık göbeği, dost göbek, depresyon göbeği, sen ne anlarsın?

- tembel göbeği bence.

- kardeşim lan o benim, arkadaşım.

- uzatma arkadaşım, işim var.

- tamam, hayli kolay gelsin.

- sağ ol. haydi eyvallah.

kapattım kapıyı. televizyonun 40 dakikalık dostluk ömrü vardı, yalnız kalmıştım ve banyo pislik içindeydi.

gidip yattım.

tek çaremin sen olduğunu düşündüm yatarken. sen yalnızlığımı anlıyor, sarıyor sarmalıyor, beni her yerlere götürüyor, yanından ayırmıyordun. bir yalnızın "sen"'den başka arayacak kimi olurdu ki ve "sen"'ler yalnızları hiç yalnız bırakmazdı... uyanınca, seni arayacaktım...
...
..
.

devamını okuyayım »
09.01.2004 03:48