derectus

  • 2796
  • 17
  • 3
  • 1
  • bugün

karen fogg

olay hafızalarda hala canlı. işçi partisi genel başkanı doğu perinçek, 7 şubat 2002 günü düzenlediği basın toplantısında, madam fogg’un e-postalarını ele geçirdiklerini açıkladı. peşpeşe düzenlediği toplantılarda ortaya çıkan tablo şuydu: madam fogg, ele geçirilen yedi bin küsur e-postanın muhteviyatından anlaşıldığına göre, temsilcilik görevinin hudutlarını çok aşmış; türkiye’de fiilen bir beşinci kol hareketi örgütlemeye girişmiş; bu bağlamda gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum örgütleri ve kimi bürokratlarla bir ‘şebeke’ teşkil etmiş. büyük bütçelerle oluşturulan gruplar brüksel’e bağlanmışlar.
karen fogg'un emaillerini ele geçiren hacker'ı, ahmet mehmet'i bulduk ve olayın perde arkasını, bilinmeyen yönlerini konuştuk. emailleri nasıl ele geçirdi? ilkin kime verdi? perinçek'le nasıl irtibata geçti? sonuçlarını nasıl görüyor?

-kendinizi bir ‘hacker’ olarak tanımlar mısınız?
fiilen öyleyim aslında. ama, bir ‘hacker’ın teorik müktesebatına sahip olduğumu söyleyemem. bilgisayar konusundaki bilgim, sıradan kullanıcının üzerinde...

-karen fogg’un bilgisayarına girip yazışmalarını ele geçirdiniz ve bunu , ‘uzman’lığınız olmadan yaptığınızı söylüyorsunuz? nasıl oluyor bu?

iki imkanımı değerlendirdim, diyebilirim. birincisi ‘cüret’. bu çeşit bir iş her şeyden evvel cüret gerektiriyor. ikincisi ise bir iki ecnebi lisandan anlamak. böylece hem internette bilgisayar güvenliğiyle ilgili gelişmeleri ve dökümanları takip edebiliyordum, hem de nüfuz ettiğim sistemde karşıma çıkan birkaç dilde yazılmış evrakın manasını sökebiliyordum.

-internette sörf yaparak ve biraz yabancı dil bilerek, insan bir büyükelçiliğin bilgisayar sistemine sızabiliyor mu?

haklısınız. biraz tuhaf. belki şu sizi tatmin eder. türkiye’deki avrupa temsilciliğinin bilgisayar sistemi çok özel koruma duvarları arkasında değildi. niye böyleydi derseniz; sadece aptallıktan değil, derim. asıl neden pervasızlıktı bana göre. temel bir tutum bu onlar için. türkiye’de pek pervasızlar. aptallık bunun bir sonucu.

-çok kolaydı yani?

tam öyle değil. işin çocuk oyuncağı veya zahmetsiz olduğu anlamına gelmez bu. bilakis. ama şu da doğru: evet, internette sörf yaparak ve biraz yabancı dil, tercihen ingilizce bilerek bu işleri kıvırabilirsiniz. çünkü internet bir çöplük ama karıştırınca çok iyi şeyler de çıkabiliyor. bu, modern çöplüklerin genel bir özelliği değil mi zaten?

-internet, çöplük...?

burada bir farklılık var tabii, hak da yemeyelim. internet bir paylaşım ortamı. kuvvetli bir otoriteden de şimdilik azade. şimdilik, diyorum, çünkü bunun çaresine bakmayı düşünüyorlar muhakkak ki. benim karen fogg hadisesinde kullandığım kodu –hatırladığım kadarıyla- bir çinli yazmıştı, mesela. çinli bunu “c” programlama dilinde yazdığı için ben onu kullanmadım da, pc’mde daha kolay çalıştırdığım “perl” versiyonunu kullandım. bunu c’den perl’e çeviren de bir iranlıydı! görüyorsunuz, bunlar muhalif ülkelerin vatandaşları hep. internet böyle bir yer işte.

-evet, güzel bir dayanışma örneği gibi görünüyor. ama karen fogg’a dönersek...? nasıl başladı bu iş?

2001 yazı başıydı. bir nadire mater olayı patlak vermişti, hatırlayacaksınız. bu hanım ab fonlarından desteklenen bir kitap yayımlamıştı. mehmedin kitabı, diye. türk ordusuna hakaretler yağdıran, bir küfür kitabıydı. ben de kendimi milliyetçi olarak tanımlarım. ne demek milliyetçi? bunun ilkin bir hissiyat olduğunu söyleyeyim. fikri çerçevesi de, bu çerçeveyi doldurduğunuz ayrıntılar da başka başka olabildiği için, tafsilata girmeyeyim.

ab temsilciliğiyle derdim böyle başladı. bardağı taşıran damla bu oldu yahut. ilkin basit bir protesto mesajı yerleştirmek üzere internet sitelerine yöneldim. bilenler bilir, sistemi incelerken siteyi kendi makinelerinde çalıştırdıklarını ve bütün ağlarının da internete açık olduğunu gördüm. gerisi çorap söküğü gibi geldi.

-bilgisayar sistemine girdiniz. sonra ne oldu? ne buldunuz?

doğrusu bu konudaki ayrıntıları hatırlamam zor. iki sene geçti üzerinden. şu kadarını söyleyeyim: açık rastladığım her bilgisayar kontrolüm altındaydı. karen fogg’unki başta. basitleştirerek anlatayım: ortak bir kullanılan makine vardı. herkese ait bir klasör bulunuyordu. ilk girdiğim de bu müşterek makine olmuştu. burada yedek dosyalarını muhafaza ediyorlardı. çok işe yaradı gerçekten. bu makineyi ele geçirince, diğer bütün makinelerin de kapısı açıldı. sistemdeki en yetkili makine buydu çünkü. bu makineye ‘sistem’ (bilgisayardaki en yetkili merci denebilir buna) ayrıcalıklarıyla girince bütün diğer makinelerin hakimi oldum. artık istediğim her türlü yazılımı yüklemeye, belli bir takvime göre etkinleştirmeye imkanım vardı.

- karen fogg’unki en önemlisiydi herhalde?

evet. onu günü gününe takip edebiliyordum. pek çok şey buldum:raporlar, bilgi notları, iç yazışmalar. en ilginci de aslında bilgi işlem sorumlusunun makinesinden çıktı. bütün sistemin mimarisi ve kullanıcı adı ile şifre listeleri! çok gülmüştüm... bilgisayarlarda muhafaza edilen her türlü evraka ulaştım. fogg’un duygu yüklü bazı mektupları dahil!

- ve tabii e-postalar?

aslında e-postalara hemen nüfuz edemedim. çok büyük dosya hacimleri söz konusuydu. yüzlerce megabyatlık dosyalar! dbx uzantılı dosyalar. bunları indirmem gerekiyordu ama benim gibi telefon hattıyla internete bağlanan birisi için imkansız gibi bir şeydi bu! pc’im de fi tarihinden kalmış bir aletti ya, neyse.

- yani öyle teknoloji harikaları kullanarak yapmadınız bunları?

yok canım, nerde..? komiktir, işin en civcivli zamanında monitörüm bozuluverdi. yeni bir monitör alacak para bile yok. haftalarca internet kafelerden yürüttüm işi. neyse. bunlar acıklı tarafı işin... bu büyük dosyaları indirmek için başka yollar bulmak gerekti. detayına girmeden söyleyeyim. geniş bant internet bağlantısı bularak indirdim bu dosyaları. tersi olamazdı çünkü. daha ufak dosyaları indirmek bile bütün bir gece sürebiliyordu... elçilik e-posta sunucusunu da kendi ağında tutuyordu. dolayısıyla, bütün çalışanların e-postalarını arşivlemem dahi olanaklıydı. tek tek uğraşmaya gerek kalmadan yani. bir kısmını aldım da ama tamamına imkan bulamadım.

-bütün iş ne kadar sürdü. sanki haftalarca uğraşmışsınız gibi anlatıyorsunuz?

üstüne bastınız. tam olarak ben bile hatırlamıyorum ama 6-7 ay sürdü bu. ilginç aylardı ama. o arada fazilet partisi kapatıldı, ilerleme raporu yayımlandı, 11 eylül geldi geçti.. bütün bunların oradaki akislerini takip edebiliyordum. 11 eylül en ilginciydi...

- nasıl yani?

ilk şoku atlattıktan sonra karen fogg da 11 eylül şakalarına kaptırmıştı kendisini. daha ikinci veya üçüncü gündü, o bildik e-posta esprileri gelmeye başladı ona da. dün gibi aklımda olan bir tane var. hani new york’un ortasına aya sofya’yı yerleştiren bir resim vardı... avrupalılar eğleniyorlardı doğrusu.

-e-postaları ve diğer evrakları ele geçirdiniz. bir yandan da okuyordunuz...

yo, doğruyu söylemek gerekirse her şeyi okuma imkanım yoktu. zamanım yoktu bir defa. başka meşgalelerim de vardı haliyle. bir de zaten bütün bunları elde etmek için harcadığım zaman çok fazlaydı. elemek zorundaydım okurken. hızla ve kabasından okuyordum.. bazı şeylerin vahametini görmeye yetecek bir dikkatle aynı zamanda...

-mesela?

mesela bir volkan vural olayı vardı. bu, basına tam yansımayan bir husustu... neden böyle kaldı, bilemiyorum... belki aydınlık yayımlamıştır bunla ilgili bir şeyler.. ama birkaç sayısını alabilmiştim sadece.. neyse, olay şu. ulusal program denen vaat listesi hazırlanırken vural ile fogg sıkı diyalog halindeler. malum, vural ab’ye uyum işlerine bakan tepe bürokratımızdı o zaman. fogg, kimi siyasi vaatlerin programda açık bir biçimde yer bulmamasından şikayet ediyor vural’a. vural’ın verdiği yanıt dehşete düşürdü beni: merak etmeyin, diyordu, ben onları satır aralarına yerleştirdim.. bizim siyasetçiler (hükümeti kastediyor tabii ki) böyle belgeleri dikkatli okumazlar, bunları görmeyip imzayı atacaklardır! bir diğeri ise 2002 ilerleme raporu meselesiydi. volkan vural, rapor ilan edilmeden evvel almak ve basına sunulmadan önce biraz makyajlamak istiyordu. karen fogg’u memnun eden bir talep tabii. mealen, aklımda kaldığı kadarıyla aktarıyorum tabii ama dehşet verici değil mi? devletin en üst düzeyinde bulunan bir diplomatımız, bir ecnebi meslektaşına neler söylüyor! kim kimin için çalışıyor belli değil. takip etmedim ama sanıyorum volkan vural’ın yeri artık o kadar sağlam değil. nerde? siz biliyor musunuz?

-bu niye gündeme gelmedi dersiniz?

kim bilir? belki de ben okuduklarımı yanlış tefsir ediyorumdur. sonuçta diplomat filan değilim.

-başka?

bir başka örnek daha verebilirim... ab elemanları dpt’yle görüşmeler yürütüyorlar. proje bazında fon verecekler. malum, dpt o dönemde mhp’ye bağlı. elçiliğin iç yazışmasında şunlar söyleniyordu: destek verdiğimiz projelerin güneydoğuda ve van gibi doğu anadolu şehirlerinde yoğunlaşması mhp’yi kuşkulandırıyor, orta anadolu’da birkaç projeyi destekler görünmek lehimize olur!

-peki bunlar işçi partisinin, doğu perinçek’in eline nasıl geçti?

ben verdim. ama ilk tercihim değildi aslında. dedim ya, kendimi milliyetçi olarak tanımlarım. her vatansever gibi memleketin içinden geçtiği durumdan bunalmış durumdaydım. hala da öyle ya, neyse. perinçek ilk tercihim değildi ama ona verdiğime pişman da değilim. sağolsun, gayet güzel kullandı bunları.

-ilk tercih kimdi o zaman?

polise, milli istihbarata, hatta genel kurmaya vermek geçti içimden. ama bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyordum. nasıl karşılanacaktı? kaldı ki bunlar içinde en çok güvendiğim de askerdi. polis de, mit de siyasetin daha fazla kontrolü gibi gelmiştir bana. bu işleri bildiğimden değil tabii, sadece hissiyat bu. siyaset düşmanı da değilimdir, yanlış anlaşılmasın ama halimiz de ortada değil mi? hele o günlerde bu kurum da mesut yılmaz’ın anap’ına bağlı durumda. malum, mesut yılmaz avrupa birliği davasının önde giden bir heveskarı, neferi konumda. adının karışmadığı yolsuzluk, uğursuzluk da kalmamış biri. kişisel olarak da hiç hazzetmediğim bir adam sonra. anap zaten başımıza bütün bu küresel çorapları ören odak olmuş. askere ise nasıl ulaşabilirim, hiçbir fikrim yok. basın yayın organlarına verilebilir ama onun da riski büyük... ama ‘tarihi’ bir fırsat var elimde. kaçırmamam lazım. kim kullanabilir bütün bu belgeleri diye düşünmeye başladım...

-ve?

ve büyük birlik partisi geldi aklıma. muhsin yazıcıoğlu şahsen bana itimat telkin eden biridir. ne kadar basit düşünüyorum, değil mi? bir e-posta yollayıp durumu izah ettim. birkaç örnek de yolladım. genel başkan yardımcılarından birinden cevap geldi. adını tam hatırlamıyorum ama bilgehan veya kutluhan gibi bir şeydi. ilgisini çekmişti yolladıklarım. bana kim olduğumu soruyordu. siz bir hacker mısınız? diyordu. doğrusu, buna bir anlam veremedim. durumu kabaca izah eden bir e-posta daha attım. bu defa daha büyük bir dosyayı nasıl alacaklarını da tarif ettim.

-nasıl yani, onlar mı alacak dosyayı?

evet. o günlerde dosyaları hazırlayıp ab temsilciliğinin internet sitesine yerleştiriyordum. böylece dikkat çekmeden alınabiliyorlardı. ayrıca, kapalı olma ihtimali yok denece kadar az olan makine oydu. bbp’den bir daha haber alamadım. doğrusu hayal kırıklığına uğramıştım.

-neden ilgilenmediler dersiniz?

kimbilir. belki onu da siz sorarsınız kendilerine. ben de merak ediyorum çünkü...

-sonra?

sonra mhp’yi denedim. mhp içinde genel başkana kadar ulaşabilecek bir bağlantıyla önce basılı bazı evrakı ilettim. ardından bir cd halinde e-postalar gitti. hiçbir cevap alamadım oradan da...

-bu arada takibi sürdürüyordunuz ama?

günü gününe takip ediyordum karen fogg’u. malzeme biriktikçe birikiyordu elimde. e-postaların sayısı 7-8 bine ulaşmıştı.

-hiç kuşkulanmadılar mı dersiniz?

çok pervasızdılar bence. ama komik şeyler de olmuyor değildi hani. dosyaların hacmi gitgide büyüdüğünden, indirmek zor oluyordu. fogg’un makinesindeki e-postaları silmek zorunda kaldım. riskliydi tabii. uyanabilirlerdi. kadın şoke oldu. yazışmalardan gördüğüm kadarıyla bilgi işlemci de şaşırmıştı. microsoft türkiye’yi aramışlar. onlar da, olur böyle aksilikler dert etmeyin mealinde bir şeyler demiş!

-peki perinçek’e nasıl ulaştınız?

perinçek son bir teşebbüs olacaktı. ümidim iyice kırılmıştı doğrusu. elimdekilerin kıymetsizliğine hükmetmek üzereydim. doğu bey hakkında benim de birçok kuşkum vardı doğrusu. benim de diyorum, çünkü bilirsiniz perinçek’in seveni azdır... haksız da değiller belki. çok tutarlı bir çizgisi yok sonuçta. ama insanların değişebileceğine inanmak lazım. kaldı ki, bütünüyle kuşkusuz kim var ki! hem sonra, güvendiklerimden bir cevap bile alamamışım. perinçek’i de takip ediyorum bir müddettir. bir de hasan yalçın var tabii, rahmetli. 11 eylül sonrası performansları harika. samimi veya değil, onu kimse bilemez. neyse, perinçek’e birkaç örnek yolladım. hemen cevap geldi. çok önemli şeyler var elinizde, bunların devamı var mı, diye bizzat yazdı. tamam dedim, işte aradığım adam!

-sonra?

sonra birkaç örnek daha yolladım e-postayla. devamını vermeyi de vaat ettim. bir cd’ye kayıt yapmanın yollarını arıyorum. bu da kolay bir iş değil çünkü. bahçeliye yollarken göbeğim çatlamış zaten. ben bunları düşünüp dururken, 7 şubat günü ne göreyim: doğu perinçek basın toplantısı yapıyor! doğrusu bu defa biraz korktum.

-niye korktunuz?

çünkü elçiliğin makinelerinde henüz temizlik yapmamışım. izlerimi bütünüyle yok etmem lazım. bu bir. ikincisi daha da önemli belki. elçilik bir süredir hazırlık yapıyor. brüksel’e doğrudan bağlanacaklar. benim de bu konuda umutlarım ve korkularım var. korkum, sistemi baştan aşağı elden geçirip durumu fark etmeleri. umudumsa, sisteme dokunmadan brüksel’e bağlanmaları. çünkü bu brüksel’e de sızma imkanı demek! basın toplantısı her şeyi bitirdi tabii.. hızlı bir biçimde ne kadar olabilirse o kadar temizlik yapmakla kaldım.

-bu arada fırsat kaçtı yani?

bir bakıma. ama bundan emin olmak mümkün değildir.

-e-postaların devamını nasıl verdiniz?

yazışmaları e-postayla yapıyordum. ahmet mehmet takma adıyla yürüdü bunlar. biliyorsunuz, doğu bey ‘karen fogg’un e-postalları’ kitabının önsözünde bana bu adla teşekkür eder. bbp’ye de benzer bir isimle ama başka bir adresten yazmıştım. e-postalrın devamını ip’nin kadıköy şubesine, o günlerin yöneticisi hasan karanlık’a verdim. onu da tanımam. internetten yaptığım bir tercihti bu. adresi aldım, yetkilinin ismini öğrendim filan... jet hızıyla verdim çıktım. durum komikti biraz.

-sonra?

sonrasında ben de herkes gibi seyirciydim. tarihe dokunmuştum. şimdi merakla bekliyordum: kımıldayacak mı bakalım diye

gerçek hayat dergisinden alıntıdır.

devamını okuyayım »
25.03.2005 00:00