gifted

  • 379
  • 0
  • 0
  • 0
  • 10 ay önce

alzheimer

yüreğimi sızlatan meret. ne vakit bu adı duysam, cız eder içim... yıllardır rahmet içinde, mezarındaki dedem, ben bu adı duyduğumda huzursuzlanacak, yattığı yerde keyfi kaçacak gibi gelir.

babamın babasıydı. 95 yaşındaydı. polisti. çocukluk sevdası karısını ve bir de evladını toprağa vermişti. ve kim bilir kaç tane yoldaşını. huysuzdu. evinde bakıcı istemedi, yalnız yaşamaya diretti. biz sadece yemeklerini yaptık, koyduk dolabına. o, her sabah kahvaltısını hazırladı, camiye gidip arkadaşları ile saatlerce vakit geçirdi, akşam yemeğini yedi ve erkenden uyudu. 95 yaşında, sapasağlam bir koca çınardı dedem. bir gün trafik kazası geçirmiş. küçük bir kaza. şöförün söylediği, dedem düşmüş aracın üzerine. biraz kanamış başı. zaten camiden dönüş saatini epey geçtiğinden yollara düşmüştü annem. evin ve caminin uzağında olmuş olay. anlam veremedik. kendisi de itiraf etmedi o zaman. çok değil birkaç hafta sonra, evin bir sokak ilerisinde, camiden dönerken görmüşler. ama dedem avare. 30 yıllık komşusu anlamaz mı? bir sorun var. dedem apartmanın önünden bile geçiyor ama çıkartamıyor sanki muhiti. hemen bizi aradı. doktorlar, hastaneler derken teşhisin konulması uzun sürmedi. alzheimer.

2 hafta öncesinde, günlük bütün ihtiyaçlarını karşılayan, her allahın günü camiye giden, arkadaşlarıyla vakit geçiren ve yaşına rağmen yalnız yaşayan dedem, bir anda çöktü sanki. insan inanamıyor. bir hastalığın, bu kadar süratle etki edebileceğini kabul edemiyor. ilk aşamalarında, yatılı bir bakıcı bulundu, kendi evinde yaşaması iyidir dediler. sonra ne derlerse desinler, bizim eve geldi. en iyi annem bakardı.

alzheimer, unutkanlıkla eşleştirilir hep. oysa alzheimer unutmamaktır. dedem, babam dışında, biri toprakta kalan 3 evladının ve torunlarının vefasızlığını hiç hatırlamadı belki, ama ben ölsem unutmam. hastalığından sonra 2 bayram gördü dedem. o iki bayramda, samimiyetsizce bizim evimize doluşmalarını unutmam. el gibi bir saat oturup, hemen nasıl siktir olup gittiklerini unutmam. ayda bir kez açılan telefonları unutmam. ben, dedemin cenazesinde nasıl kan yaş ağladıklarını, unutamam. nasıl bir ikiyüzlülük, nasıl bir adilik. adı ölüm diye, salya sümük ağlaşıyorlar. onları ağlatan dedemin ölümü değil kendi vicdanlarıydı. vefasızlıklarından utanıyorlardı belki.

cenaze sonrası evde taziyeleri kabul ederken, iki kişi ağlamadı hiç. ben ve annem. ikimiz de gerçekleri biliyorduk, dedeme karşı yüzümüz yerde kalmadı, hiç bir utancımız yoktu ona karşı. yapacağımızı yapmıştık ve helallik almıştık. dedem kurtulmuştu. ağlamadık.

7 ay tutunabildi dedem. en iyi tedaviler, en iyi bakım ama nafile. sadece 7 ay. hiç direnmedi hastalığa.

ne zaman evden çıkacak olsam, gece veya gündüz fark etmezdi, " vazifeye mi? " diye sorardı. kendisi gibi polis sanıyordu beni de sanırım. kalbini kırmadım hiç. hep vazifeye diye çıktım evden. bir de hep " iyi geceler"imiz vardı. günaydın da "iyi geceler"di bizim evde, iyi geceler de. suyunu zorla eline tutuşturmasak, asla susamazdı. zorla yemek yedirmesek, acıkmazdı. salonda bir koltuğu vardı, kuş gibi otururdu orada. bazen merakına yenilirdi, evi keşfetmeye çalışırdı, ancak beyini ne yazık ki kısa devre yapıyordu ve o anlık akış kesilmelerinde kontrolsüzce yere düşüyordu. o yüzden tuvalete birlikte giderdik. banyoyu birlikte yapardık. ne zaman olacağı belli olmuyordu düşüşlerin ve çok sık olmaya başlamıştı. kontrole gittiğimizde, dedem hangi ayda ya da hangi yılda olduğumuzu hatırlayamadı. kağıda öylesine, hatırladığı bir şeyi yazmasını istemiş doktor. dedem, sadece annemin adını yazdı. kendi oğlundan önce anneme güveniyordu çünkü. tüm bakımını annem yapıyordu, ben sadece yardımcı olabiliyordum.

aylarımız böyle geçti. iyice ağırlaşmaya başladığı günlerde, bir anlık yanından ayrıldım. bizimkiler işe gitmiş. dedemin ayak sesini duymamla fırlamam bir oldu ama ellerimden kayıp gitti. kötü çarptı, başı çok kanadı. temizleyip yatağına yatırdım. başında kocaman bir buz torbası. tuvalete gittik beraber, döndük. bir anda ağlamaya başladı. sanırım anlık bir berraklık haliydi ve yaşadıklarını düşününce üzülmüştü. " beni bu hallerde mi görecektiniz?" dedi. 23 yaşındaydım, 95 yaşındaki dedeme söyleyecek tek söz bulamadım. karşılıklı ağladık da ağladık. bir kaç aydan sonra, son iki haftası yoğun bakımda geçti. son hafta bilinci kapalıydı. ama ölmeden önceki 5. günüydü sanırım, yoğun bakımdan beni uğurlarken öyle bir baktı, öyle bir el salladı ki, ağlamaktan yürüyemedim bile. tam o anda veda ettik biz birbirimize. yine bilincinin berraklaştığı ender anlardan biriydi ve bana öyle veda etmişti.

ben ne zaman bu hastalığın adını duysam, dedemin ağlamasını hatırlarım. " beni bu hallerde mi görecektin?" deyişi gelir aklıma. sanki ona baktığımız zamanlar için yüzü düşer. tuvalete götürdük diye utanır. sanki beraber geçirdiğimiz o aylardan dolayı mahçup olur. keşke 10 yıl daha yaşasaydı, keşke o hastalığa direnseydi de biz 10 yıl daha öyle baksaydık ona. hiç erinmezdim. manevi olarak çöktüğümüz zamanlar olmadı mı, tabi oldu. çok zor bir bakım süreciydi. ama hepsine değerdi dedem. helali hoş olsun. ben bunların hepsini unuttum. unutmadığım şey, dedemin hastalığı yüzünden bilemediği vefasızlıklar. o hiç bilemedi evlatlarının vefasızlığını, ben de hiç unutmadım. şimdi babamın ailesinden kimseyi tanımam. zaten 3 tanesini severdim. babanem rahmetli olalı epey oldu. dedemden bir yıl önce filan, amcamı da ağırlamıştık bizim evde. kanserdi. çok dayanamadı. nihayetinde dedemin de ölümü ile, babamın ailesi tek kişi kalmıştır benim için... babam.

yıllar sonra şu yüzden düştü aklıma... amcamın oğlu aradı. numarası zaten yok bende, sesinden de tanıyamadım. adını söyledi yine tanımadım. zaten araba kullanıyorum ve aklım çorba gibi. bir tanıdık vesilesiyle bana ulaşmış, büyük ihtimalle tutuklanacak biri için ankara' nın bir ucundaki adliyeye yetişmeye çalışıyorum. neyse dedim, tanımış gibi yaptım ama tanımamışım amcamın oğlunu. bana, şu an yanına gittiğim kişinin kendi mesai arkadaşı olduğunu ve ona göre ilgilenmemi söyledi, ricada bulundu. konuşmanın sonlarına doğru ses tonundan yakaladım kimle konuştuğumu. kendi öz babası, bizim evimizde kanser ile savaşırken, o sesi hiç duymamıştım telefonda. kendi dedesi için de bir defa bile benim telefonuma ulaşmamıştı. bu ne yüzsüzlüktü. bende kalan bir hatırı olduğunu filan mı sanıyordu acaba. resmen sinirden köpürmüş halde telefonu kapattım. çok evvelden hak ettiği iki çift lafı etmemişsem, rahmetli babasının bendeki saygısından, saydığım 3 kişi arasında oluşundandır. eskaza diğer amcalarımın çocuklarından biri olsaydı arayan, hak ettiğini duyardı.

bu hastalık da bulaşıcıdır. hastanızı toprağa verdikten sonra, onun unuttuğu herşeyi, ömür boyu hatırlamak şeklinde bulaşmıştır hastalık bünyenize. bendeki tanımı, unutamamak hastalığıdır.

devamını okuyayım »
20.10.2010 11:10