lem

  • 3486
  • 0
  • 0
  • 0
  • 12 yıl önce

reconstruction

filmin hikaye anlatmak ve yeni bir romana ba$lamak ile birebir tutulabilecek olan "a$ık olma safhası" üzerine söylediği; hınzır, beri yandan korkutucu, kafa bulandırıcı, aynı zamanda net ve kıvrandıran kelamları var... özellikle tiyatro ve epizodik anlatımla kefene girmi$ öykücülükte fazlasıyla yer alan tanrı-yazar kavramının üzerine; a$kın olu$umu, a$ıkların kendine çizdiği yollar ve bu yollardaki kilometre ta$ları üzerinden gidiyor film biraz da. elbette yönetmen boe, kendisinin de bir film kurguladığının farkında olarak, izleyicinin de sinema salonunda bir kurguya kendi zihniyle e$lik ettiğini filmin kimi kö$elerine iğneleyemeyi de ihmal etmiyor....

filmden çıkıp da, a$k me$k dolaylarına saplanan hüzünlü mü hüzünlü, kurgulu mu kurgulu kelamlar olduğundan dem vurmu$tum. bunlardan en önemlisi, herhangi birini tanımanın ne denli uzun bir dramatik yapıyı pe$inden sürklediğine kimi zaman aldırmayan insan doğası aslında (çok uzun oldu biliyorum)... söz gelimi her yeni me$k öncesinde bu me$kin a$ka meyletmesi için; daha önceden alı$ılan, zihnin raflarına kaldırılmı$ ve çoğusu ba$ka birine ait olan anıların benzerlerini yeni biri için saklamak zorundadır insan... yani, "kim", "ne yapıyor", "nasıl yapıyor", "neden benimle?", "ne yaptığını bilmem ne i$ime yarıyor?", "benden ho$nut mu?", "ho$nutluğumdan ho$nut mu?" vesaire de vesair deyu ilerleyen yepisyeni bir yapıyla, insan yeniden kar$ıla$ıyor en nihayetinde her yeni insanın yüzünde...

a$k ve ili$kiler babında ya$anan durumun gelip de sinemaya bağlandığı nokta ise tam da burada, durumun bu tekerrürden ibaret kronik hastalığında yatıyor. zira, bir filmin kurgulanı$ı, ama lineer ama değil, bir biçimde hikayenin, onu olu$turan karakterlerin, bu karakterlerin olayları ve durumları geli$tiren eylemlerinin hepsi de her yönetmenin ve her izleyicinin zihninde, kar$ıla$ılan her yeni filmde yeniden geli$iyor. a$ka gelip de salona gark olan her izleyici, daha önce diğer bir filmde kurmak zorunda olduğu bu kurgusal ili$kiyi, o anda yüzyüze gelmi$ bulunduğu yeni filmle de kurmak zorunda kalıyor bir yerde, tıpkı yeni sevgililer gibi... yönetmen boe'nin tam da bu noktada ellerinden öpmek gerekiyor..

üstelik bu durumu destekleyen, filmin tamamen bu genel paralel yapıdan feyzaldığını belgeleyen ba$ka anlar da spoiler olamayacak derecede saklı bir senaryo içeren bu güzideliğin içinde mevcut!

söz gelimi, ana karakterlerden birini aniden tanımamaya ba$layan diğer karakterleri, ba$ka bir filmin içinden çıkıp, diğer bir filmin içersine giren, haliyle "burada ne arıyorsun? sen kimsin nesin be adam?" gibi suallerle muhattap olan bir aktörün zayıf hafızalı dostlarıymı$ gibi algılamak son derece olası. aynı biçimde; hayatı ele alalım; bir kaç ay önce can ciğer olmakla kalmayıp kuzuya sarma olduğunuz bir ki$iyi, o an için yolda görüp de selam vermediğiniz, hatta yolunuzu deği$tirdiğiniz olmadı mı? bunun daha legal ve fena bir o kadar da doğal olanı, kalabalık bir topluluk içersinde, gözgöze geldikleri halde konu$mayan ve birbirini gayet iyi tanıdığını varsaydığımız kimseler değil midir? peki bu manzaraya $a$ırmayan insan evaldı, böyle $eyleri filmlerde görünce neden her $ey gözüne fantastik kuntastik görünür?...

i$te film biraz da bunların cevabı için bakınıyor karanlık salonda. ayrıca, son derece tuhaf bir hüzne sahip olan, alı$ık olunmayan türden bir filme imza attığının neyseki bilincinde olan rejisörümüz, bu duruma merhem olarak gayet makul de bir hikaye dizisi olu$turmu$ durumda.

yazar, onun karısı, bir yandan gerçek, bir yandan hayal, yahut bir yandan hayal bir yandan daha da hayal bir adam ve hepsinin ya$adığı kader anları. neden kader anları deniyor bilinmez ancak; mevcut ki$iler arasındaki ilk bakı$, tanı$ma, ilk dokunu$, ilk öpü$me, ilk sevi$me ranevula$ma, bu randevula$ma esnasında gerçekle$en kar$ıla$ma-kar$ılama fenomeni ve en nihayetinde de veda...

i$te tüm bunları filme almı$, üstelik hikayedeki kurguyu kuran yazarı da o kurgunun içine dahil edebilen bir yönetmenin elinden izlemek elbette bamba$ka bir anlam deryasına olta attırıyor... bununla birlikte; karanlık haliyle değilse de, a$kın $üpheye yer vermez güven duygusuna muhtaç haliyle öyküde yer bulan orpheus mitinin kullanımına hayran kalmamak elde değil. buna ek olarak hemen filmin ba$ında ve önemli bir kaç sahnesinde yer alan "sigara" ilüzyonu üzerinden de herkesin kendince varabileceği noktalar farklı olsa gerek. kendi adıma, sigaralı adam olarak adlandırılabilecek bu tipin, bir yandan gayet normal biçimde sigarasını tüttürmesi ile aynı sigarayla bir yandan da adeta bir sihire imza atması, filmin önemli dertlerinden biri olan "bu sadece kurgu, ama gene de acı veriyor"un da görsel kar$ılığı. yani son derece sıradan, ama aynı zamanda sihirli... acı verse de, mutlu etse de, ya da sigaralı adamın yaptığı gibi büyülese de...

tüm bunların haricinde dem vurmadan geçemeyeceğim maria bonnevie faktörü var filmin... (ki kendisi dünyanın en $ık tenine sahip kadınıdır)
bittikten sonra filmin bana sordurduğu sorulardan bir çoğunun direk, bazısının da dolaylı muhatabıdır kendisi. misal; bir cafe'ye girsem, kar$ıma maria bonnevie çıkar mı? dolmu$a binsem yanıma oturur mu? hadi yanıma oturmadı diyelim, para uzatırken ön koltukta otursa, "$unu uzatabilir misiniz" desem, $öyle gülmser mi bir kez olsun? elimde roma bileti olsa kar$ıma çıkan ilk ki$i maria bonnevie mi olur? olursa benimle gelir mi? gelirse yanımda oturur mu? uçak koltuğunda ba$ını omzuma yaslayıp mı uyumayı tercih eder, yoksa uyumayıp dergi okumayı mı? ola ki tüm bunlar oldu diyelim; indikten sonra beni hatırlar mı? ya da uyandıktan sonra?...

devamını okuyayım »
04.09.2004 02:51