mijen

  • 4034
  • 0
  • 0
  • 0
  • 4 ay önce

duygusal engellilik

neredeyse tüm sorunların kaynağında yer alan, yaygınlığı yeryüzündeki insan sayısına eşdeğer olan problem...
bireyler, bebekliklerinden itibaren büyüdükleri aile ve toplum tarafından şekillendirilirler...
öğretilmiş aile, toplum tarafından kabul gören ilgi ve bakım şekli hükümranlığını korur...
kadın ve erkek kimliği oluşurken de doğuştan annelik ve babalık rolleri giydirilir...

somuta indirgemek gerekirse,
anne bebeğini besler, altını temizler, gazını çıkarır ve yatağına yatırır; bebek mızıldanmaya, hatta ağlamaya başlar ama yanına gitmez. düşüncesinden geçen şudur, karnını doyurdum, altı temiz, gazı da çıktı, bu ne ki şimdi diye sorar kendine ve bebeğin yanına gitmez, onun bebeğin yanına gitmemesi bebeğin ilgi ve şefkat ihtiyacının doyurulmaması anlamına gelir...
bebeğin ihtiyacı olan anneyle iletişime geçmektir, duygusal ihtiyacını gidermektir, ama anne kendi büyürken annesinden böyle bir şey görmediği için bunu bebeğinden de esirger, bilinçli olarak yapmasa da rolünü böyle öğrenmiştir...
duygusal zekanın oluşumunda, empati yeteneğinin gelişiminde, özgüvenin oluşup yerleşmesinde ilk ve en önemli durak ailedir... bireyleşme sürecini başlatan aile, çocuğun kendini nasıl ortaya koyacağını da onu yetiştirirken belirler...

çoğu zaman da bebeğin ihtiyaçlarından çok toplumun ne istediği önem kazanır, bebeğinin basit istemlerini bile geri çevirir anne ve baba; kendi kültürümüz açısından incelersek çocuğun aile içi istismarı aşağılanmadan, şiddete, korkutmadan, bıçak ya da ateşle tehdide kadar gider...
anne ve babanın arasındaki sorunların bedelini yine çocuklar öder; birbiriyle iletişim kuramayan ebeveynler çocuklarını onlara bağlı oyuncaklar olarak görürler; çocuklar ya kazara doğmuştur, ya da evliliği kurtarabilmek için...

bebek, çocuk adı her ne olursa olsun, anne ve babaya bağımlıdır, onların canından bir parçadır...
bu insanın tanrısallığını hatırlatan küçük canlar aileleri tarafından ezilirler, itaatkar olmayı, duygularını belli etmemeyi öğrenirler, zorla, zorunlu kılınarak; her fırsatta çaresizlikleri ile yüzleştirilirler, aileler bunu bilinçli yapmaz, çünkü kendileri de böyle öğrenmiştir...
bağımlı oldukları ve sevgileriyle ayakta durdukları varlıkların, ailelerinin istemlerine taviz vermeyi çok erken yaşlarda öğrenen bireyler, itaatsizliği anneye babaya karşı gelmeyi zaman içinde özgürlükle eşdeğer olarak kabul ederler...

proust, insanın acısının kendisine acı veren tarafından dindirilmesine ihtiyaç duyduğunu yazar, derine inersek eğer ilk acıyı aile içinde en yakınından tadan çocuk yine ailesi tarafından yarasının sarılmasını beklemiştir, annesi tarafından dövülen çocuğun yine anneye sokulup ağlaması gibi. sonraki yaşantılarında da bireyler kendilerine acı veren kişileri seçerler hayatlarına almak üzere, tüm bu seçimler tesadüf değildir pek tabii...

çocuk daima onaylanmak ister, onu onaylayan aile ve toplumda geleneksel normları koyar ortaya ya bu şekilde davranacaksın ya da dışlanırsın der; taviz vererek büyüyen çocuk zaman içinde erişkinlik duygularını isyanıyla besler ve özgürlüğünü kazanacağı varsanısıyla daha bir tutsak hale gelir...

duygusal engellilik bireyin tüm yaşamı boyunca karşılaştığı kişilere olan davranışlarını, tüm hayatını belirler, tüm ilişkilerinde izlerini ortaya koyar...

devamını okuyayım »
22.12.2006 23:26